İçeriğe geç

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 3 · 11 dk okuma

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 3

BAĞLAR VE SIRLAR

Arel’in göğsümde hafifleyen ağırlığı ve dudaklarındaki o zehirli tebessümün bıraktığı his, laboratuvar katından yukarı çıkarken bile tenimi terk etmemişti. Attığım her adımda, askeri botlarımın beton zemindeki yankısı kafamın içindeki soruları bastırmaya yetmiyordu. Kurallar nettir, sınırlar bellidir; ancak o cam fanusun ardındaki çocuk, hayatım boyunca bağlı kaldığım tüm doğruları tek bir nefeste darmadağın etmişti. Üst katlardaki zombi sürüsünün geri çekilmesiyle sığınak yeniden o tekinsiz, sessiz ritmine dönmüştü ama benim içimdeki fırtına yeni başlıyordu.

Koridorun sonundaki çift kanatlı, ağır ahşap kapıyı çalma gereği duymadan sertçe iterek Efruz’un odasına girdim. Efruz, masasının arkasındaki geniş deri koltuğunda oturmuş, önündeki kristal kadehten kehribar rengi bir sıvıyı yavaşça yudumluyordu. Geldiğimi gördüğünde hiç şaşırmadı; aksine, o her zamanki kibirli ve her şeyi önceden tahmin etmiş lider duruşuyla hafifçe gülümsedi. Kadehi masanın üzerine bıraktı, gümüş saatinin ışığı loş odada bir anlığına parıldadı.

"Geleceğini biliyordum, Baran," dedi, sesi o kadar sakindi ki az önce sığınağın kapısında binlerce canavarın burayı yıkmak üzere olduğunu unutmuş gibiydi. "Otur."

"Oturmaya gelmedim, Efruz," dedim, masaya doğru büyük adımlarla yürüyüp ellerimi sertçe masanın kenarına dayayarak.

Saçlarımın birkaç tutamı yine gözlerimin önüne düşmüştü ama bakışlarımdaki o öfkeli ve hesap soran karanlığı gizlemeye yetmiyordu. "Bana hemen bir açıklama borçlusun. Aşağıda ne oldu öyle? O canavar neden benim göğsümde sakinleşti? Zihnini kontrol edebildiğimi, onun krizlerini bastırabileceğimi nereden biliyordunuz? Bu çocuk nereden çıktı?"

Efruz koltuğunda hafifçe geriye yaslandı, parmak uçlarını birbirine değdirerek beni inceledi. "Sakin ol Yüzbaşı. Askeri disiplinine ne oldu? Sorularının hepsinin mantıklı bir cevabı var." Derin bir nefes alıp masanın üzerindeki dokunmatik ekrana dokundu ve önüne gizli bir dosya açtı. "Arel, virüsün ilk ortaya çıktığı laboratuvarda, yani bu felaketin merkezinde doğdu. Annesi virüsü hamileyken kapmıştı. Herkes bebeğin ölü doğacağını ya da bir canavara dönüşeceğini düşünüyordu ama Arel... O virüsle birlikte yaşamayı başardı. Virüs onun sinir sistemini yok etmedi, aksine onunla bütünleşti. O, dışarıdaki çürümüş et yığınlarının biyolojik lideri."

"Peki ya ben?" diye sordum, sesim odadaki soğuk havayı daha da keskinleştirerek. "Benim onunla ne ilgim var?"

Efruz gözlerini doğrudan gözlerime dikti, bakışlarındaki o hırslı ve acımasız deha tüylerimi ürpertecek cinstendi. "Biz bu sığınağı kurduğumuzda, Maya ile birlikte Arel'in zihinsel dalgalarını inceledik. Kriz anlarında yaydığı elektromanyetik ve zihinsel enerji o kadar yüksek ki, onu zayıf ya da duygusal bir zihinle kontrol etmek imkansız. Kim ona yaklaşmaya çalıştıysa, Arel onun zihnini ele geçirip delirmesine neden oldu. Zombileri buraya çekti."

Ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp tam karşıma geldi. "Ama senin askeri sicilini, psikolojik testlerini inceledik Baran. Sen çocukluğundan beri duygularını tamamen kapatmış, mutlak bir disiplin ve kurallar bütünüyle büyümüş birisin. Senin zihnin, bu sığınaktaki en sarsılmaz, en soğuk ve en katı yapı. Arel’in o kaotik, yangın yeri gibi olan zihnini durdurabilecek tek şey, senin o buz gibi duvarlarındı. Bunu test etmek için onun kriz anındaki beyin dalgalarıyla senin odaklanma anındaki verilerini karşılaştırdık. Bir yapbozun iki kayıp parçası gibiydiniz. Matematiksel olarak, onun virüsünü sadece senin sarsılmaz iraden evcilleştirebilirdi. Ve az önce aşağıda, teorimizin ne kadar haklı olduğunu kanıtladın."

Duyduklarım karşısında yumruklarımı sıktım. Beni ve sarsılmaz gördüğüm disiplinimi, bir canavarı dizginlemek için bir araç olarak kullanmışlardı. "Yani beni ona zincirlediniz," dedim alçak bir sesle.

"Seni insanlığın geleceğine zincirledim, Baran," dedi Efruz, elini omzuma koyarak. "O çocuk sığınaktan çıkamaz, ama kriz anlarında seni yanında hissetmek zorunda. Yoksa hepimizi o canavarlara yem eder. Şimdi odana git ve dinlen. Çünkü bundan sonraki her günün, o şeytanla mücadele ederek geçecek."

Efruz'un odasından çıkarken kafamdaki sorular azalmamış, aksine daha da tehlikeli bir boyut kazanmıştı. Ben sığınağın koruyucusuydum, ama şimdi sığınağı korumak için bir canavarın gardiyanı ve zihinsel ortağı olmak zorundaydım.

Efruz’un odasından çıktığımda, şakaklarımda zonklayan bir ağrı vardı. Attığım her adımda askeri botlarımın çıkardığı sesler, sığınağın o bitmek bilmeyen metalik uğultusuna karışıyordu. Koridordaki floresan lambalardan biri arızalanmıştı; düzenli aralıklarla kırpışarak etrafa tekinsiz, kesik gölgeler düşürüyordu. Zihnim bir savaş alanı gibiydi. Kendimi bildim bileli sığındığım o aşılmaz kurallar duvarı, aşağıda yaşanan o birkaç dakikalık kriz yüzünden çatırdamaya başlamıştı. Bir canavarın zihinsel çapası olmak... Bu, askeri el kitabında yazan bir görev değildi.

Üst kat askeri yatakhanelerine giden loş ve dar koridora saptığımda, adımlarım istemsizce yavaşladı. Koridorun ortasında, duvara rahat bir tavırla yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış bir siluet bekliyordu.

Arel.

Fanustan çoktan çıkarılmış, sığınak içinde serbestçe hareket etmesine izin verilmişti tabii benim gözetimimde olmak şartıyla. Üzerine sığınağın standart siyah askeri pantolonlarından birini giymişti ama üzerindeki gri tişörtün yakasını bilerek genişletmiş, o solgun ve pürüzsüz köprücük kemiklerini açıkta bırakmıştı. Dağınık, ıslak görünümlü siyah saçları gözlerinin önüne düşüyor, kırpışan ışığın altında o tekinsiz bakışlarını daha da gizemli kılıyordu. Dudaklarındaki o sinir bozucu, alaycı tebessüm yerli yerindeydi.

Yanından geçip gitmek istedim. Görmezden gelmek, kurallarıma sığınmak en doğrusuydu. Ancak tam hizasına geldiğimde, o pürüzsüz ve melodik sesi koridorun sessizliğini bıçak gibi kesti.

"Beni böylece arkanda bırakıp gidemezsin, Yüzbaşı. Sonuçta artık birbirimizin ruh ikizi sayılırız, öyle değil mi?"

Durmak zorunda kaldım. Yumruklarımı sıkarak yavaşça ona doğru döndüm. Saçlarımın arasından ona en soğuk, en mesafeli bakışımı fırlattım.

"Benimle düzgün konuş, Arel. Ben senin arkadaşın değilim. Sığınağın güvenliği için sadece bir zorunluluksun. Ve inan bana, kuralları çiğnememe yetecek tek bir hata yaparsan, Efruz’un ne dediği umurumda olmaz, seni o fanusa ellerimle geri tıkarım."

Arel, sözlerimden korkmak bir yana, sanki bu öfkemden besleniyormuş gibi keyifle güldü. Yaslandığı duvardan ayrılıp yavaş, kedi gibi sessiz adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Aramızdaki mesafeyi tamamen kapatana kadar durmadı. O kadar yakınıma gelmişti ki, solgun teninden yayılan o tekinsiz, hafif kimyasal kokuyu ve sıcak nefesini hissedebiliyordum. Boyu benden biraz kısaydı, bu yüzden kafasını hafifçe geriye atıp doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözbebeklerinde hâlâ o neon parıltının çok hafif, uykulu bir izi vardı.

"Hâlâ o sıkıcı kurallardan bahsediyorsun," dedi, ses tonunu tehlikeli bir fısıltıya düşürerek. Elini yavaşça kaldırdı, uzun ve solgun parmakları askeri gömleğimin yakasına dokunacak kadar yaklaştı ama temas etmedi. "Oysa daha birkaç dakika önce, o koca göğsün benim için en güvenli limandı. Kalbinin nasıl deliler gibi çarptığını duydum Baran. Beni sığınağı korumak için mi tuttun, yoksa o buz gibi zihninin içinde ilk kez benden bir sıcaklık gördüğün için mi?"

"Haddini aşıyorsun," dedim, sesim bir aslanın kükremesi kadar derinden ve tehditkar çıktı. Elim refleksle onun bileğini kavradı. Teninin o aşırı solgunluğuna tezat, inanılmaz sıcak bir teni vardı. Bileğini sertçe sıktım. "Sözlerine dikkat et. Karşında bir çocuk yok."

Arel, bileğini sıkmama rağmen acı çektiğini belli eden tek bir mimik bile göstermedi. Aksine, bakışları doğrudan dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerime çıktı. O alaycı ve bel altı vuran tarzıyla fısıldadı: "Karşımda tam bir erkek var, farkındayım Yüzbaşı... Sert, mesafeli ve hırslı. Ama unuttuğun bir şey var; o sıktığın bilek, dışarıdaki binlerce ölüyü buraya çağırabilir. Ve benim canım yeniden sıkılırsa..." Başını hafifçe kulağıma doğru yaklaştırdı, nefesi boynumu sıyırdı. "...beni durdurmak için beni yine o göğsüne bastırmak, bana dokunmak zorunda kalacaksın. Asıl soru şu: Buna hazır mısın, yoksa benden köşe bucak kaçacak mısın?"

Bileğini hızla ileri doğru iterek onu kendimden uzaklaştırdım. İçimdeki öfke ve adını koyamadım o tuhaf gerilim neredeyse kontrolümü kaybettirecekti. Bu çocuk bir canavardı ama pençeleriyle değil, laflarıyla ve o büyüleyici, tekinsiz cazibesiyle insanı zehirliyordu.

"Odanı bul ve oradan çıkma," dedim arkamı dönüp hızla yürürken. "Bir dahaki sefere bu kadar sabırlı olmayacağım."

Arkamdan gelen o keyifli, alaycı kahkahası koridorda yankılanırken, kalbimin ritmini düzene sokmak için derin nefesler alıyordum. Ondan nefret ediyordum, beni çileden çıkarıyordu. Ama en kötüsü neydi biliyor musun? Haklı olduğunu bilmek. Ona her krizde dokunmak zorunda kalacağım gerçeği, sığınağın en derin karanlığı gibi üzerime çökmüştü.

Arel’in koridorda yankılanan o alaycı kahkahası hâlâ kulaklarımda uğuldarken, kendi odamın çelik kapısının önüne nasıl geldiğimi fark etmedim bile. Manyetik kartımı kilide okuttum; mekanik bir tıslamadan sonra kapı iki yana açıldı. Kendimi bu beton yığınının içindeki tek sığınağıma, mutlak yalnızlığıma bırakmak istiyordum. Ancak içeri adım attığım an, odadaki havanın yalnız olmadığımı fısıldayan o yabancı sıcaklığını hissettim.

Elim gayriihtiyari belimdeki silaha doğru giderken gözlerim loş odayı taradı. Masamın üzerindeki küçük yeşil abajur açıktı ve ışığın vurduğu sandalyede, ranzama doğru dönük bir şekilde Lara oturuyordu.

Tüfeğini hemen yanındaki duvara yaslamıştı. Örülü koyu renk saçlarından birkaç tutam omzuna dökülüyordu. Yeşil gözleri, odaya girdiğim andan itibaren üzerimdeydi; o alışık olduğum keskin nişancı dikkatinden ziyade, içinde anlamlandıramadığım derin bir endişe, hatta gizli bir şefkat barındırıyordu. Benim o mesafeli, duygusuz duvarlarımın arkasını görmeye çalışan tek insandı bu sığınakta.

Lara’nın bana olan duygularının, o profesyonel askeri bağın çok ötesinde olduğunun uzun zamandır farkındaydım. Gözlerindeki o ufacık parıltı, bana bakarken sesinin o hafifçe yumuşayan tonu her şeyi ele veriyordu. Ama ben onu bu cehennemde korumam gereken, yan yana savaştığım bir kız kardeşten farksız görmüyordum. Onun canını yakmamak, aramızdaki o hayati askeri bağı zedelememek için bu durumu hiçbir zaman bozmamış, hep görmezden gelmiştim.

"Odama izinsiz girmemen gerektiğini biliyorsun, Lara," dedim, sesimi olabildiğince düz ve resmi tutmaya çalışarak. Kapıyı arkamdan kapattım ve ceketimi ranzanın kenarına bıraktım. Saçlarımı elimle geriye doğru attım ama birkaç inatçı tutam yine alnıma düştü.

"Kuralları çiğnemek sadece sana özel bir hak değil, Yüzbaşı," dedi Lara, hafifçe tebessüm etmeye çalışarak ama sesi buruktu. Sandalyeden kalktı, bana doğru birkaç adım attı. "Aşağıda olanları gördüm Baran. Maya her şeyi anlattı. Efruz’un seninle ne konuştuğunu da tahmin edebiliyorum."

"Güzel," dedim, masaya doğru yürüyüp kollarımı göğsümde bağlayarak. "O zaman ne kadar büyük bir belaya bulaştığımızı da biliyorsun demektir. O çocuk bir saatli bomba."

Lara aramızdaki mesafeyi biraz daha kapattı, yeşil gözlerinde sönmeyen bir öfke belirdi. "O çocuk bir canavar, Baran! Aşağıda senin üzerine saldırdığında... Kalbimin nasıl durduğunu bilmiyorsun. Onun o hastalıklı virüsü, senin o temiz ve sarsılmaz zihnini lekeliyor. Efruz ne derse desin, o şeytana bu kadar yaklaşmana katlanamıyorum." Sesi son kelimelere doğru hafifçe titredi ama hemen kendini toparladı. "Seni korumak benim görevim. Eğer o sana zarar verirse..."

"Bana zarar veremez," diye sözünü kestim, sesime mutlak bir otorite ekleyerek. Lara'nın gözlerindeki o yoğun duyguyu gördükçe içimdeki mesafe hissini daha da büyütmek zorunda kalıyordum. "Arel’i kontrol altında tutabilecek tek kişi benim. Bunu sen de biliyorsun, Efruz da. O yüzden bu konuyu kapat, Lara. Karşımızda ne idüğü belirsiz bir tehdit varken kişisel endişelere yer yok."

Lara, ona karşı takındığım bu profesyonel, soğuk tavır karşısında sessiz kaldı. Gözlerindeki o hayal kırıklığı bir anlığına odayı doldurdu. Onun canını yaktığımı biliyordum ama bu dünyada sevgiye, aşka yer yoktu; duygular sadece ölüm getirirdi. "Anlaşıldı, Yüzbaşı," dedi alçak bir sesle. Duvara yasladığı tüfeğini omzuna astı ve kapıya doğru yürüdü.

Tam kapıdan çıkacakken durdu, arkası dönük bir şekilde fısıldadı: "Yine de dikkat et. O canavar senin kurallarına benzemez. İnsanın içindeki en karanlık arzuları besler."

Kapı arkasından kapandığında odada yine o ağır sessizlik kaldı. Lara’nın haklı olduğunu biliyordum. Arel tehlikeliydi. Yatağıma uzanıp gözlerimi sığınağın beton tavanına diktiğimde, şakaklarımdaki ağrı daha da şiddetlenmişti. Gözlerimi kapattığım an, o tekinsiz neon yeşili gözler karanlığın içinden bana bakmaya devam ediyordu.

Lara’nın gidişinin ardından odada kalan o çiğ sessizlik, sığınağın beton duvarlarından daha ağır bir şekilde üzerime çöktü. Botlarımı çözmeden, üzerimdeki siyah askeri tişörtle kendimi ranzanın sert yatağına bıraktım. Kolumu gözlerimin üzerine koyup dış dünyadaki tüm sesleri, sirenleri, zombileri ve en çok da o çocuğun alaycı sesini zihnimden silmeye çalıştım. Ancak göz kapaklarımı kapattığım an, zifiri karanlığın içinde beliren o neon parıltılar, bilincimin kontrolünü elimden almaya başlamıştı bile.

Derin, tekinsiz bir uykuya, daha doğrusu bir karabasana doğru çekildim.

Rüyamda sığınakta değildim. Burası, gökyüzünün kızıla boyandığı, kıyamet sonrasının o yıkık dökük, küllerle kaplı şehriydi. Etrafta ne bir ses vardı ne de bir canlı belirtisi. Sadece diz boyu çökmüş sis ve havada uçuşan siyah küller... Üzerimde yine o siyah askeri kıyafetlerim vardı ama bu sefer adımlarım kendi irademle hareket etmiyordu. Ayaklarım beni sığınağın en alt katındaki o cam fanusun devasa bir kopyasına, şehrin tam meydanında yükselen o cam kuleye doğru sürüklüyordu.

Kulenin önüne geldiğimde, camın ardındaki silueti gördüm.

Arel’di. Ama bu sefer fanusun içinde değildi. Camın diğer tarafında, tamamen serbest bir şekilde duruyordu. Üzerindeki o gri, dökümlü kıyafeti küllerin arasında hafifçe savruluyor; o solgun, pürüzsüz teni kızıl gökyüzünün altında adeta bir porselen gibi parlıyordu. Dağınık siyah saçlarının arasından bana bakarken, gözlerindeki o koyu neon ışık bu kez uykulu değil, tamamen vahşi ve büyüleyici bir güçle parıldıyordu.

Beni gördüğü an, yine o tanıdık, can yakan alaycı gülüşüyle dudakları kıvrıldı. Elini yavaşça cama doğru uzattı. Ben de tıpkı gerçekte olduğu gibi, kurallarıma ve askeri disiplinime sığınmak istercesine ona doğru bir adım attım ve avucumu kalın camın dış yüzeyine, onun elinin tam hizasına yerleştirdim.

Fakat o an, rüyanın o tekinsiz mantığı devreye girdi. Aramızdaki o aşılmaz sandığım kalın cam, sanki buzdan yapılmış gibi aniden erimeye, parmaklarımızın arasından akıp gitmeye başladı.

Aramızdaki tek engel de yok olmuştu.

Arel, camın erimesiyle birlikte hiç zaman kaybetmeden öne doğru bir adım attı. O solgun, inanılmaz sıcak elleri birden boynuma, askeri gömleğimin yakasına kapandı. Beni sertçe, mutlak bir sahiplenmeyle kendine doğru çekti. O kadar yakındı ki, nefesi doğrudan dudaklarıma çarpıyordu. O tekinsiz neon gözleri ruhumun en derin, en gizli köşelerini talan ederken, solgun parmakları saçlarımın arasına sızdı. Başını hafifçe eğip kulağıma doğru fısıldadı:

"Seni gidi duvarların arkasına saklanan gardiyan... Rüyamıza hoş geldin. Burası kuralların olmadığı, sadece ikimizin olduğu o kör nokta. Gerçekten benden kaçabileceğini mi sandın?"

İçimde uyanan o yoğun, tehlikeli ve nefesimi kesen hisle birlikte onu göğsüme bastırmak, o sıcak tenine daha da dokunmak istedim. Kurallarım, askeri kimliğim, sığınağın disiplini... Hepsi o kızıl gökyüzünün altında küle dönüşüyordu. Onun zihni benim zihnime akıyor, beni kendi karanlık sularında boğuyordu. Tam ona daha sıkı sarılacakken, Arel’in dudakları boynuma doğru kaydı ve fısıltısı bir çığlığa dönüştü:

"Baran! Uyan!"

Gözlerimi dehşet ve büyük bir nefesle açtım. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine delice çarpıyordu. Sırılsıklam ter içinde yatağımda doğruldum. Odamdaki yeşil abajurun ışığı hâlâ kırpışıyordu ama kulaklarımı dolduran ses rüyamdaki ses değildi.

Sığınağın gerçek acil durum sirenleri acı acı ötüyordu ve odamın kapısı büyük bir gürültüyle vuruluyordu.

"Yüzbaşı! Baran, hemen uyan!" diye bağırıyordu dışarıdaki asker. "Arel... Arel odasından kaçtı! Ve dışarıdaki tüm sürü sığınağın alt tahliye kapılarına doğru yükleniyor! Efruz acilen seni çağırıyor!"

Yataktan fırlarken, rüyamın sıcaklığı hâlâ tenimde, o tekinsiz neon gözlerin gölgesi ise zihnimdeydi. Oyun bitmişti; canavar serbest kalmıştı ve bu kez sığınağı yıkmaya kararlıydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.