İçeriğe geç

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 6 · 9 dk okuma

GEREKLİ ŞEYTAN

Bölüm 6

BEYAZ ODADAKİ KORDON

Beyaz odanın çelik kapısı arkamızdan kilitlendiğinde, sığınaktan beri peşimi bırakmayan o kaotik dış dünyanın uğultusu bıçak gibi kesildi. Burada ne zombi feryatları vardı ne de Efruz’un bitmek bilmeyen emirleri. Sadece dezenfektan kokan steril bir hava ve o odanın tam ortasında, az önce koca bir mutant sürüsünü diz çöktürmüş olmasına rağmen şimdi bir kedi uykusundan yeni uyanmış gibi tembelce yatakta uzanan bir tehlike vardı.

Sırtımı kapıya yasladım. Üzerimdeki lekeli askeri ceketi yavaşça çıkarıp odanın köşesindeki çelik sandalyenin üzerine bıraktım. Sadece siyah, vücudumu saran taktik tişörtümle kalmıştım. Bakışlarımı odanın tavanındaki havalandırma ızgarasından geçirip yatakta doğrulan Arel’e diktim.

Arel, dağınık siyah saçlarını parmaklarıyla geriye doğru iterken o pürüzsüz, porselen gibi beyaz tenini ortaya çıkardı. Gözlerindeki o uykulu ama insanı kendi girdabına çeken koyu neon yeşili parıltı, odanın çiğ ışığı altında daha da belirginleşmişti. Dudaklarında, her şeyin onun kontrolündeymiş gibi hissettiren o sinir bozucu, o amansız bir tebessümü vardı.

Yataktan yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan kalktı. Çıplak ayakları steril zemine bastığında, aramızdaki o birkaç metrelik mesafeyi adeta bir avcı zarafetiyle, sindire sindire kapatmaya başladı. Attığı her adım, odadaki hava basıncını biraz daha düşürüyor gibiydi.

"Yüzbaşı..." dedi, sesi adeta bir fısıltı gibi ama odanın sessizliğinde yankılanacak kadar net çıktı. "Bunca zaman o sığınakta arkana saklandığın o emirler, o nöbet listeleri, o seni bir an bile yalnız bırakmayan nişancı kız... Hepsi dışarıda kaldı. Şimdi bu bembeyaz kutunun içinde, sadece senin o sarsılmaz iraden ve benim durdurulamaz zihnim var."

Tam önümde durdu. Aramızda milimler kalmıştı; öyle ki, askeri yeleğimin ve tişörtümün altından deliler gibi çarpan kalbimin ritmini duyabildiğine emindim. Ama o buz gibi, mesafeli duvarlarımı yıkmamak adına gözlerimi bir saniye bile kırpmadan doğrudan ona baktım. "Sınırı aşma, Arel," dedim, sesimdeki o sert, disiplinli tona tutunmaya çalışarak. "Sadece seni kontrol altında tutmak için buradayım."

Arel bu sözüm üzerine hafifçe kıkırdadı. O tehlikeli, manipülatif elini yavaşça kaldırdı. Solgun, ince parmak uçları, ilk önce çenemin kenarındaki sert hata dokundu. Ardından, adeta bir tüy hafifliğiyle, tünelde kendi tırnaklarıyla bıraktığı ve sargının altından sızlayan o boynumdaki taze yaraya doğru indi. Parmaklarının soğukluğu, tenimdeki o sıcak kan akışıyla buluştuğunda içimde bir şeylerin sarsıldığını hissettim.

"Kontrol altında tutmak mı?" diye fısıldadı, başını hafifçe yana eğip yüzünü yüzüme daha da yaklaştırarak. Nefesi, dudaklarıma çarpıyordu. "Hâlâ yalan söylüyorsun, Baran. İçindeki o karanlık canavarın, benim zihnim sokağa taştığında nasıl uyandığını hissettim. Sen beni burada hapsetmiyorsun... Sen benim sayemde, o sıkıcı askeri kimliğinden kaçıp ilk kez nefes alıyorsun."

Arel, parmaklarını boynumdan çekmedi; aksine, arsızca tişörtümün yakasından içeri doğru kaydırıp köprücük kemiğimin üzerindeki sert kasları kavradı. Beni arkamdaki çelik kapıya biraz daha bastırırken, tüm pürüzsüz bedeniyle göğsüme yaslandı. O an aramızdaki o düşmanca mesafe tamamen eridi. Gözlerindeki o koyu neon yeşili ışık, doğrudan ruhumun en derin, en saklı köşelerine sızıyordu. O sarsılmaz gururum, onun bu yakınlığı karşısında ilk kez böylesine ağır bir yenilgi alıyordu ama dışarıya sadece dişlerimi sıkarak yansıyan bir öfke verebiliyordum.

"Seni buraya gömerim demiştim," dedim, sesim neredeyse boğuk ve derin bir fısıltı halinde çıktı. Sol elimi hızla kaldırıp onun o ince, solgun bileğini sertçe kavradım. Onu kendimden uzaklaştırmak istiyordum ama elini çekmek yerine, parmaklarımı bileğine daha sıkı dolayarak aramıza daha da büyük bir tensel gerilim kilitledim.

Arel, bileğini sıkan güçlü parmaklarıma bakıp arsızca gülümsedi. Dudakları dudaklarıma o kadar yakındı ki, konuşurken teni tenime değiyordu. "Gömebilirsin Yüzbaşı... Ama ikimiz de biliyoruz ki, beni gömeceğin tek yer, o buz tutmuş kalbinin tam ortası."

Bileğini sıkan parmaklarıma, tenimizden birbirimize akan o hırçın sıcaklığa rağmen Arel geri adım atmak yerine göğsüme biraz daha yaslandı. Dudaklarındaki o kışkırtıcı tebessüm, aramızdaki milimleri eritmek ister gibi derinleşti. Bakışları bir anlığına dudaklarıma kaydı, ardından tekrar gözlerimin içine baktı; o uykulu, tehlikeli neon yeşili parıltı zihnimi tamamen uyuşturmak üzereydi. O sarsılmaz, buzdan duvarlarımın un ufak olduğunu, o katı askeri disiplinimin onun bu gerekli şeytan cazibesi altında can çekiştiğini hissedebiliyordum.

"Beni kendinden uzaklaştırmak mı istiyorsun, yoksa daha sıkı tutmak mı, Yüzbaşı?" diye fısıldadı, sesi adeta bir zehir gibi kulaklarıma dolarken. Sol elini yavaşça kaldırıp göğsümün tam üzerine, deliler gibi atan kalbimin hizasına yerleştirdi. "Kalbin aksini söylerken, o buz gibi bakışların beni korkutamaz."

Nefesim daralıyor, iradem parmaklarımın arasından kayıp gidiyordu. Kendimi tamamen bu tehlikeli çekime bırakmak üzereyken, odanın tavanındaki dijital paneller birden kırmızıya döndü ve keskin bir bip sesiyle sarsıldık.

“Yüzbaşı Baran ve Denek Arel. Efruz Bey sizi acilen Merkez Komuta Odası'na çağırıyor. Protokol kodu: Kırmızı-04. Gecikme kabul edilmez.”

Odanın o çiğ, mekanik sesi aramızdaki o yoğun, boğucu büyü hissini bir bıçak gibi kesti.

Gözlerimi hızla kırpıştırarak kendime gelmeye çalıştım. Arel’in bileğini tutan elimi hızla çektim ve onu göğsüğümden geriye doğru ittim. Arel bu ani hareketimle yatağa doğru birkaç adım sendeledi ama yüzündeki o zafer kazanmış, arsız sırıtan ifade zerre kaybolmadı. Dağınık siyah saçlarını geriye atarak hafifçe güldü, yarım kalan o anın tadını çıkarıyor gibiydi.

Sırtımı kapıdan ayırıp derin bir nefes aldım. Kalbimin ritmini düzeltmek, o az önce sarsılan sarsılmaz askeri duruşumu yeniden kuşanmak için bir saniyem vardı. Masanın üzerindeki askeri ceketimi hızla üzerime geçirip fermuarını boğazıma kadar çektim. O üzerimdeki kontrolü kaybetmiş adamı, o bembeyaz odanın zeminine gömmüştüm bile. Yüzüme tekrar o dondurucu, mesafeli maskemi yerleştirdim.

"Kendine çeki düzen ver, Arel," dedim, sesim az önceki fısıltının aksine tamamen pürüzsüz, soğuk ve emredici çıkmıştı. "Efruz bekletilmeyi sevmez. Yürü."

Arel yataktan doğrulup üzerindeki o dökümlü gri gömleği umursamazca düzeltti. Yanımdan geçerken o kışkırtıcı ses tonuyla mırıldandı: "Bu seferlik seni o sıkıcı kuralların kurtardı, Yüzbaşı... Ama kapı tekrar kapandığında, o üniformanın arkasına saklanamayacaksın."

Merkez Komuta Odası, devasa dijital ekranların mavi ışığıyla aydınlatılmış, sığınağın kalbi niteliğinde soğuk bir yerdi. Ekranlarda virüsün yayılma haritaları, gen analizleri ve laboratuvarın alt katlarındaki sismik hareketler dalgalanıyordu. Efruz, ellerini arkasında bağlamış, bu dev ekranlardan birine bakıyordu. Maya ise hemen yanındaki konsolda hararetle verileri şifreliyordu.

İçeri girdiğimizde Efruz bize doğru döndü. Gözleri bir anlığına Arel’e, ardından benim üzerime kaydı. Yüzündeki o her zamanki kibirli ama bu sefer oldukça ciddi ifade, durumun ciddiyetini açıkça ortaya koyuyordu.

"Yüzbaşı Baran, zamanımız daralıyor," diyerek söze başladı Efruz, ses tonu tüm odada yankılanmıştı. "Sizi buraya çağırdım çünkü laboratuvarın en derin katmanından, yani virüsün ilk mutasyona uğratıldığı 'Sektör Sıfır'dan çok önemli bir sinyal aldık. Sığınak yönetiminin sizden gizlediği asıl gerçek şu: Bu virüs sadece insanları canavara dönüştüren biyolojik bir kaza değil."

Efruz, ekrana büyük bir DNA sarmalı yansıttı. Sarmalın ortasında, tıpkı Arel’in gözlerindeki gibi neon yeşili parlayan yapay bir kod zinciri vardı.

"Bu virüs, insan beynini ve sinir sistemini tamamen dışarıdan kontrol edilebilir kılmak için tasarlanmış bir kitle silahı," dedi Efruz, gözlerini doğrudan Arel’e dikerek. "Ve Arel... O sadece bu virüsün bir taşıyıcısı değil. O, bu silahın çalışan tek 'Anahtarı'. Virüsün yayılmasını tamamen durdurabilecek ya da yeryüzündeki tüm zombileri tek bir emirle bir orduya dönüştürebilecek tek genetik yapı onun damarlarında akıyor. sığınak çöktü çünkü birileri bu anahtarı ele geçirmek istedi."

Arel, Efruz’un bu büyük açıklamasına karşı sadece hafifçe başını yana eğdi, yüzündeki o umursamaz, alaycı tebessümünden zerre ödün vermedi. "Bak sen..." dedi Arel, parmaklarıyla oynayarak. "Demek ben sadece bir anahtarım. Efruz Bey, bu kadar önemliysem neden beni o karanlık hücrelerde çürüttünüz? Yoksa o kilidi açmaktan korktunuz mu?"

Efruz dişlerini sıktı ama sakinliğini korudu. Tekrar bana döndü. "Yüzbaşı, asıl önemli kısım şu: 'Sektör Sıfır'daki ana bilgisayar verilerini kurtarmamız gerekiyor. Eğer o veriler yok olursa, Arel'in içindeki bu gücü asla sabitleyemeyiz ve virüs eninde sonunda onun da zihnini tamamen ele geçirip onu kontrolsüz bir canavara dönüştürür. Bu operasyonu sadece sen ve ekibin yönetebilir. Çünkü Arel'in mutasyonunu baskılayabilen tek frekans senin biyometrik sinyallerin."

Efruz’un açıkladığı bu büyük sır, omuzlarımdaki yükü on kat daha artırmıştı. Arel sadece korumam gereken bir denek ya da tehlikeli bir red flag değil, insanlığın ya kurtuluşu ya da mutlak sonu demekti. Ve en kötüsü, onun bu deliliğe sınır olan zihnini zapt etme görevi tamamen bana aitti.

"Anlaşıldı, Efruz Bey," dedim, sesimi olabildiğince sarsılmaz ve buz gibi tutarak. "Hazırlıkları başlatın. Sektör Sıfır'a iniyoruz."

Efruz’un odasından çıkıp Sektör Sıfır operasyonu için teçhizat odasına doğru ilerlerken, koridorun loş bir köşesinde Lara önümü kesti. Silahını omzuna asmış, kollarını göğsünde bağlamış halde doğrudan bana bakıyordu. Gözlerindeki o keskin, her şeyi sezen nişancı dikkati bu sefer tamamen bana odaklanmıştı. Ekibin geri kalanı hazırlık yaparken, ikimiz koridorda yalnız kalmıştık.

"Yüzbaşı," dedi Lara, sesini olabildiğince alçak ama hesap sorar bir tonda tutarak. "Odalardan sorumlu askerlerden duydum. Arel ile aynı odayı paylaşıyormuşsun. Protokol falan dediler ama... Benim tanıdığım Baran, ne olursa olsun o hastalıklı denekle aynı nefesi solumayı kabul etmezdi."

"Mecburiyet, Lara," dedim, sesime her zamanki o sarsılmaz, buz gibi mesafemi yerleştirerek. "Onu benden başka kontrol edebilen yok. Sığınaktaki krizi unuttun herhalde."

Lara bir adım daha yaklaştı, gözlerini gözlerime dikti. "Mecburiyet olduğuna emin misin? Odadan çıkarken ikinizin halini de gördüm. Aranızda... sığınaktaki o mesafeden çok daha fazlası var. O çocuk tam bir saatli bomba, Baran. Seni kendi karanlığına çekmeye çalışıyor ve sen o sarsılmaz duvarlarının arkasında ilk kez bu kadar sarsılıyorsun. O bir canavar, bunu sakın unutma."

Lara'nın bu sözleri, az önce odada Arel'in dudaklarının sıcaklığını tam boynumda hissettiğim o anı zihnime getirdi. Duvarlarımın sarsıldığını dışarıdan birinin, hele ki en yakın silah arkadaşımın fark etmiş olması içimdeki o askeri gururu fena halde incitmişti. Tam kendimi savunmak için sert bir çıkış yapacaktım ki, koridorun gölgesinden gelen o tanıdık, sinir bozucu ses sözümü havada bıraktı.

"Ah, şu sadık nişancı kızımız yine iş başında..."

Arel, elleri ceplerinde, o pürüzsüz porselen tenine tezat oluşturan dağınık siyah saçlarıyla gölgelerin içinden ağır adımlarla çıktı. Dudaklarında tam bir canavar olduğunu gösteren o zehirli, alaycı ve kışkırtıcı tebessüm vardı. Gözlerindeki o uykulu ama tehlikeli koyu neon yeşili parıltıyla doğrudan Lara’ya baktı, ardından bana dönerek aramıza girdi.

"Yüzbaşının duvarları hakkında bu kadar endişelenme, tatlı kız," dedi Arel, sesindeki o bel altı vuran, insanı çileden çıkaran alaycılıkla. Adeta benim üzerimde hak iddia eder gibi tam yanımda durdu, omuzlarımızın birbirine değmesine izin verdi. "O duvarlar dışarıdan gelecek saldırılar için yapılmış. Ama içeride, o bembeyaz odada, Yüzbaşıyla benim aramda o duvarların ne kadar çabuk eridiğini görsen... Eminim o keskin gözlerin inanamazdı."

Lara’nın yüzü öfkeden kıpkırmızı kesildi, eli istemsizce belindeki tabancaya gitti. "Seni hastalıklı piç—"

"Arel! Kes sesini!" diye gürledim, sesimin dondurucu tonu tüm koridorda yankılandı. Sol elimle Arel’i sertçe kolundan kavrayıp arkama çektim, gözlerim öfkeden kararmıştı.

Lara’ya döndüm, sarsılmaz askeri otoritemi yeniden kuşanarak, "Lara, teçhizat odasına dön ve operasyon için hazır ol. Bu bir emirdir," dedim.

Lara bana kırgın ve öfkeli son bir bakış atıp arkasını dönerek hızla uzaklaştı. Koridorda Arel ile baş başa kaldığımızda, arkamdaki o arsız yırtıcının hafifçe kıkırdadığını duydum.

"Gördün mü Yüzbaşı?" diye fısıldadı Arel, arkamdan kulağıma doğru eğilerek. "O bile aramızdaki o sıcaklığı görebiliyor. Ne kadar saklamaya çalışırsan çalış, artık herkes senin kime ait olduğunu biliyor."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.