Deponun pas ve kan kokan havasını arkamızda bırakıp zırhlı araca bindiğimizde, dışarıdaki gri sis şehri yutmuştu. Yol boyunca sessizlik hakimdi. Yanımda oturan Leonardo, gümüş tabakasından çıkardığı sigaranın dumanını zırhlı camın aralığından dışarı üflüyordu. Bakışları buz gibiydi. Dimitri ise direksiyonu öyle sıkı kavramıştı ki, eklemlerinin beyazlığı dikiz aynasından seçiliyordu.
Zihnimde sadece o isim yankılanıyordu: Varan.
Yıllarca bu malikanenin ekmeğini yiyen, en mahrem sırlarına tanıklık eden başkahya, 19 yıl önce beni o beşikten koparıp Valente ailesine teslim eden içerideki halkaymış. Elimi boynumdaki gümüş kolyeye götürdüm. Yetimhanenin rutubetli ranzalarında koruduğum bu metal, şimdi bana kime karşı savaşmam gerektiğini fısıldıyordu. İnkar etme, gücü eline al. Kaçış yoktu. İçimdeki savaşçı ruh, depoda Erdem’in bacağından gelen o çatırtı sesinden beri tamamen uyanmıştı. Ben artık o sıradan kafedeki çaresiz kız değildim.
Araba, Moretti Malikanesi’nin devasa demir kapılarından içeri sert bir frenle daldığında, dün geceki sıcak havadan eser kalmadığını anladım. Bahçedeki onlarca koruma elleri tetikte bekliyor, malikanenin yüksek sütunlarından sızan loş ışıklar ortamı tekinsiz bir yere çeviriyordu.
Arabadan indik. Leonardo kabanını savurarak devasa ahşap kapıyı tek bir hamlede açtı ve içeri girdik.
Mermer salona adım attığım an, ölümcül bir atmosfer yüzüme çarptı. Salonun ortasında, kristal avizenin altında bir adam diz çöktürülmüştü. Üzerindeki kahya üniforması yırtılmış, elleri arkasından kalın plastik kelepçelerle bağlanmıştı. Yere bastırılmış olan adam Varan’dı. Yılların sadık hizmetkarı, şimdi bir köpek gibi titriyordu.
Onun hemen arkasında, babam Marcus Moretti duruyordu. Elindeki kalın, ucu gümüş işlemeli bastonunu mermere her vurduğunda salonda keskin bir ses yankılanıyordu. Annem Elena merdivenlerin başında, gözlerinde bir kraliçenin acımasız ve soğuk nefretini taşıyarak aşağıyı izliyordu. Ablam Katiana ise salonun köşesindeki antika koltuğa oturmuş, elindeki bıçakla oynayarak buz gibi bakışlarını Varan’a dikmişti.
"Demek geldiniz," dedi babam Marcus. Sesi derinden ve ürkütücüydü. Yaşlı gözleri doğrudan benim üzerime, ardından arkamdan gelen Leonardo ve Dimitri’ye kaydı. "Erdem köpeği her şeyi itiraf etti mi?"
"Etti baba," dedi Leonardo, kabanını korumalardan birine fırlatırken. Adımlarını diz çökmüş olan Varan’ın tam önünde durdurdu. Ağır postalıyla adamın titreyen çenesini sertçe yukarı kaldırdı. "Biz dışarıda Valente’nin izini sürerken, meğer yılanı koynumuzda besliyormuşuz. 19 yıl önce düşmana kapıyı açan, kızımızı o beşikten alan el... Varan’mış."
Bu kelimeler salonda yankılandığı an, Varan deliler gibi ağlayarak Marcus’un ayaklarına doğru kapanmaya çalıştı. "Yalvarırım Marcus Bey! Yapmayın! Beni Valente ailesi tehdit etti, çocuklarımı öldüreceklerdi! Mecbur kaldım!" diye haykırdı, mermeri ıslatarak.
Babam Marcus tek bir kelime bile etmedi. Sadece elindeki ağır bastonu, Varan’ın sol omzuna tam gücüyle indirdi.
Küt.
Köprücük kemiğinden gelen kırılma sesiyle birlikte Varan’ın acı dolu hıçkırığı malikanenin duvarlarında patladı. Adam acıyla yana doğru devrildi, mermer zemine ağzından sızan taze kanlar damlamaya başladı. Yetimhanede beni ezen zorbaları hatırladım; onlar vurduğunda canım yanmıştı ama şimdi, benim hayatımı çalan adamın kemiklerinin kırılışını izlemek içimdeki karanlık adaleti besliyordu.
Katiana oturduğu koltuktan yavaşça ayağa kalktı. Topuklu ayakkabılarının mermerde çıkardığı ses, Varan’ın iniltilerine karışıyordu. Yanıma kadar yürüdü, her zamanki soğuk ve mesafeli duruşuyla kolumu sıktı. Kulağıma doğru eğilerek, "Gördün mü küçük kız kardeş?" diye fısıldadı zehirli bir sesle. "Sana dün gece demiştim. Bu evde kan bağı bile kimseyi korumaz. Varan yıllardır ekmeğimizi yiyordu ama bizi sırtından vurdu. Eğer bu dünyada ezilmek istemiyorsan, acımayı unutacaksın."
Babam Marcus, belindeki altın işlemeli silahı çekti. Emniyetin açılışındaki o ölümcül ses salondaki herkesin nefesini kesti. Silahı bana doğru uzattı, kabzasını avcumun içine yerleştirdiğinde metalin soğukluğu tüm bedenimi ürpertti.
"19 yıl boyunca o yetimhanenin soğuk duvarları arasında senin gençliğini çalan adam bu, Aria," dedi babam, gözlerindeki devasa güçle bana bakarak. "Biz Moretti ailesiyiz. Bizim dünyamızda hainlerin hükmünü adalet sarayları değil, mağdurlar verir. Bu senin intikamın. İlk cezasını sen kes."
Silahın ağırlığı ellerimde büyürken, yerdeki kanlar içinde titreyen Varan’a baktım. Adam gözlerimin içine bakarak, "Aria... Yalvarırım... Sen onlara benzeme... Acı bana..." diye inledi.
Çenemi kaldırdım. Gözlerimizi hainden ayırmadım. İçimdeki uykudaki savaşçı ruh, elindeki silahın tetiğine doğru parmağımı kaydırırken tamamen şaha kalktı. Ben o eski, zayıf kız değildim. Silahın namlusunu adamın sağlam kalan diğer omzuna doğru doğrulttum.
Güm.
Sert bir patlama sesi salondaki tüm kristalleri titretti. Silahın geri tepmesiyle kollarım hafifçe sarsıldı ama gözlerimi bile kırpmadım. Kurşun, Varan'ın omzunu parçalayıp arkasındaki mermer duvarda derin bir delik açtığında, salona taze bir kan ve barut kokusu yayıldı. Varan acının şokuyla arkaya doğru savrulurken, çığlığı mermer zemine gömüldü.
Silahın dumanı yavaşça havaya karışırken, namluyu indirdim ve dizlerinin üzerine çökmüş, acıyla kıvranan hainin yüzüne dik dik baktım.
"Sen benim 19 yılımı çaldın Varan. Şimdi seninle aynı çatının altında nefes almak bile bana hakaret."
Silahı yavaşça babam Marcus'un uzanan eline geri bıraktım. Arkamı döndüğümde Leonardo ve Dimitri'nin gözlerinde ilk kez bana karşı saf bir saygı ve onaylama gördüm. Kollarını göğsünde kavuşturmuş olan Katiana ise hafifçe başını salladı; Moretti kanının hakkını verdiğimi o da anlamıştı. Artık bu evde kimse bana sıradan bir yetimhane kızı muamelesi yapamazdı. İlk kan dökülmüştü, sarsılmaz imparatorluğin kalbini köstebeklerden temizlemiştim. Ve bu, Valente ailesine karşı başlayacak olan o büyük, acımasız savaşın sadece ilk sahnesiydi.
Silahı yavaşça babam Marcus'un uzanan eline geri bıraktım. Namludan sızan ince duman havaya karışırken arkamı döndüm. Leonardo ve Dimitri'nin gözlerinde ilk kez bana karşı saf bir saygı vardı. Kollarını göğsünde kavuşturmuş olan Katiana ise hafifçe başını salladı; Moretti kanının hakkını verdiğimi o da anlamıştı. Artık bu evde kimse bana sıradan bir yetimhane kızı muamelesi yapamazdı. İlk kan dökülmüştü. Sarsılmaz imparatorluğun kalbini köstebeklerden temizlemiştim.
"Götürün şunu," dedi babam Marcus, yerdeki iniltileri umursamadan korumalara işaret ederek. "Valente'ye ait ne varsa, bu gece bu şehirden silinecek."
Korumalar Varan’ın sürüyerek salondan çıkarırken, mermer zeminde koyu kırmızı bir iz kaldı. İçimdeki o rahatsızlık ve yabancılık hissi geçmemişti ama artık bu evin kurallarını kabullenmeye başladığımı biliyordum.
Annem Elena merdivenlerden yavaşça inip yanıma geldi. Titreyen elleriyle omuzlarımı kavradı. "Yoruldun güzel kızım," dedi, sesi hala titriyordu. "Odana çık ve dinlen. Artık güvendesin."
Güvende miydim? Hiç sanmıyordum.
Merdivenleri tırmanıp dün gece arkasına sandalye dayadığım o lüks odaya tekrar girdim. Kapıyı kapattım. Bu kez sandalye dayamadım; çünkü bu evde kapıları kilitlemenin beni korumayacağını, gücü elime almam gerektiğini Leonardo dün gece zaten söylemişti. Üzerimdeki kıyafetleri değiştirip yatağın kenarına oturdum. Gözlerimi zifiri karanlığa diktim.
Tam o sırada, odanın devasa camına dışarıdan sert bir şey çarptı.
Tık.
Hızla ayağa kalktım. Yetimhane yıllarının verdiği refleksle anında tetikteydim. Cama doğru yaklaştım ve perdeyi yavaşça araladım. Dışarıda sisli, zifiri bir karanlık vardı. Camın önündeki küçük mermer çıkıntıya baktığımda kalbim bir anlığına duracak gibi oldu.
Orada, yağmurun altında ıslanmış küçük, yırtık bir kağıt parçası duruyordu.
Camı aralayıp kağıdı elime aldım. Bu, benim altı yaşındayken yetimhanenin bahçesinde çekilmiş, dünyada sadece tek bir kopyası olan eski bir fotoğrafımdı. Fotoğrafın arkasını çevirdiğimde, jilet gibi keskin bir yazıyla yazılmış tek bir cümleyle karşılaştım:
"Moretti'nin duvarları seni benden koruyamaz Aria. Kundaktayken benimdin, şimdi de benimsin. - Valente."
Nefesim boğazımda tıkandı. Başımı hızla kaldırıp malikanenin devasa, karanlık bahçesine baktım. Ağaçların arasında, sislerin içinde duran ve doğrudan benim pencereme bakan siyah bir figür gördüm. Adam, izlendiğini anladığı an karanlığın içinde yok oldu.
Valente çoktan evin içine, odamın sınırına kadar sızmıştı. Savaş kapıda değil, tam olarak penceremin ardındaydı.















