Fısıltılar gittikçe yükseliyordu.
"Düğün başlıyor..."
"Düğün başlıyor..."
Sesler konağın her köşesinden geliyor gibiydi.
Beril kulaklarını kapattı ama işe yaramadı.
"Çatı katına çıkmalıyız." dedi yaşlı kadın. "Gerçek orada saklı."
Üçü eski ahşap merdivenlerden yukarı çıktı.
Her basamakta tahta gıcırdıyor, sanki konak onların çıkmasını istemiyordu.
Sonunda paslı demir kapının önüne geldiler.
Beril, elindeki anahtarı kilide soktu.
Anahtar zor dönüyordu.
Bir an durdu.
Sonra...
Tak!
Kapı açıldı.
İçerisi beklediklerinden çok farklıydı.
Oda, eski oyuncaklar, sandıklar ve üzeri beyaz çarşaflarla örtülmüş eşyalarla doluydu.
En arka duvarda ise devasa bir tablo asılıydı.
Tabloda genç bir gelin vardı.
Ama bu Elif değildi.
Beril dikkatle yaklaştı.
Resimdeki gelinin yüzü...
Kendisine çok benziyordu.
"Bu... nasıl olur?"
Tablonun altındaki küçük pirinç levhada şu yazıyordu:
"Lanet ilk kez 1898 yılında başladı."
Yaşlı adam şaşkınlıkla geri çekildi.
"Demek Elif ilk kurban değildi..."
Beril'in gözleri odanın köşesindeki eski sandığa takıldı.
Sandığın kapağı hafif aralıktı.
İçinden sararmış zarflar görünüyordu.
İlk zarfı açtı.
İçindeki mektup şu cümleyle başlıyordu:
«"Bu satırları okuyan kişi, büyük ihtimalle yeni gelindir."»
Beril'in kalbi hızlandı.
Mektup devam ediyordu:
«"Eğer seçildiysen, sakın düğün tamamlanmasın. Çünkü bu gelinlik bir elbise değil... bir hapishanedir."»
Tam o sırada odanın kapısı sertçe kapandı.
Rüzgâr olmadığı hâlde odadaki bütün çarşaflar havalandı.
Altlarında onlarca eski gelin mankeni vardı.
Beril donup kaldı.
Çünkü mankenlerin hepsinin yüzü yoktu.
Sadece bir tanesinin yüzü vardı.
Ve o yüz...
Beril'in yüzüydü.
Aynı anda odanın içini buz gibi bir ses doldurdu.
"Artık kaçamazsın."
Beril yavaşça arkasını döndü.
Kapının önünde siyah siluet duruyordu.
Bu kez ilk defa yüzü görünüyordu.
Fakat Beril onu tanımıyordu.
Siyah gözleriyle ona baktı ve sakin bir sesle şöyle dedi:
"Ben canavar değilim."
Bir an sustu.
Sonra ekledi:
"Bu hikâyenin gerçek kötüsü... hâlâ ortaya çıkmadı."