Adam ağır bir nefes alarak ayağa kalktı. Tam o sırada gökyüzünü yaran şiddetli bir şimşek, deponun kirli camlarından içeri sızan beyaz bir ışıkla bütün odayı bir anlığına aydınlattı. Ardından gelen gök gürültüsü, deponun paslı duvarlarını titretti.
Üzerindeki beyaz profesör önlüğünü yavaşça çıkarıp metal masanın üzerine bıraktı. Parmakları, önlüğün cebindeki kaleme bir an dokundu; sonra elini çekti. Gözlerini son kez küresel cihaza çevirdi.
Kırmızı ışık hâlâ aynı ritimle yanıp sönüyordu.
Profesör, masanın kenarında duran koyu renkli kalın bir örtüyü alarak cihazın üzerine dikkatlice örttü. Kırmızı ışık artık görünmüyordu, ancak örtünün altından gelen hafif mekanik uğultu deponun sessizliğini bozmaya devam ediyordu.
Hiç vakit kaybetmeden kapıya yöneldi. Ağır demir kapıyı açtı, dışarı çıktı ve arkasından kapıyı kapattı. Önce birinci kilidi çevirdi. Ardından ikinci kilidi… Metalin çıkardığı tok ses, gecenin içinde yankılandı.
Sanki içeride kalması gereken bir şey vardı.
Yağmur tüm şiddetiyle yağıyordu. Soğuk damlalar birkaç saniye içinde saçlarını ve kıyafetlerini sırılsıklam etmişti. Fakat profesör bunu umursamadı. Başını eğdi ve boş sokak boyunca ağır adımlarla evine doğru yürümeye başladı.
Arkasında bıraktığı depo ise karanlığın içinde sessizce bekliyordu.