Gece boyunca yağan yağmurun sesi, terk edilmiş deponun paslı çatısına aralıksız vuruyordu. Tavandaki küçük çatlaklardan süzülen damlalar, beton zeminde birikmiş suya düşerek yankılı bir ritim oluşturuyordu.
Depo, sanki yıllardır kimsenin el sürmediği bir araştırma laboratuvarını andırıyordu. Yerde yüzlerce kâğıt parçası dağılmıştı. Her biri karmaşık matematik denklemleri, bilinmeyen semboller ve aceleyle alınmış notlarla doluydu. Bazılarının mürekkebi yağmur suyuyla dağılmış, bazıları ise ayakkabı izleri altında ezilmişti.
Duvara yaslanmış büyük bir kara tahtanın üzerinde silinmiş denklemlerin hayalet gibi kalan izleri seçiliyordu. Tebeşir tozu hâlâ tahtanın kenarlarında duruyor, sanki biri saatler önce son kez bir formülü silmişti. Tahtanın altında kırılmış tebeşir parçaları sessizce yere dağılmıştı.
Odanın tam ortasında ağır, metal bir masa vardı. Masanın üzerinde kusursuz biçimde yerleştirilmiş küresel bir cihaz duruyordu. Mat siyah yüzeyinin tam merkezindeki kırmızı ışık belirli aralıklarla yanıp sönüyor, her yanışta depoyu kısa süreliğine kırmızıya boyuyordu. Kürenin çevresindeki ince dijital göstergelerde sürekli değişen tarihler akıyordu: geçmiş, bugün ve henüz yaşanmamış geleceğe ait tarihler birbirine karışıyor, durmaksızın değişiyordu.
Masanın başında yaklaşık kırk yaşlarında bir adam oturuyordu. Omuzlarına kadar uzanan beyaz saçları dağılmış, yüzüne düşen gölgeler onu olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Dirsekleri masaya dayanmış, iki eliyle başını kavramıştı. Parmakları hafifçe titriyor, derin nefesleri deponun sessizliğinde duyuluyordu. Günlerdir uyumamış gibiydi.
Kırmızı ışık bir kez daha yanıp söndü.
Adam yavaşça başını kaldırdı. Yorgun gözleri önce küreye, sonra dijital tarihlere çevrildi. Dudakları kıpırdadı, fakat hiçbir ses çıkmadı.