İçeriğe geç

Gel Birde Burdan Bak

Bölüm 5 · 26 dk okuma

Gel Birde Burdan Bak

Bölüm 5

Gri Şehirde Kırmızı İzler

Hastanenin V.I.P. katındaki koridorlarda yankılanan topuk sesleri, şafak vaktinin sessizliğini bir bıçak gibi yarmıştı. Ankara Emniyeti’nden gelen iki dedektif, kapıdaki zırhlı koruma duvarını aşmaya çalışırken; Uras, elindeki dosyayı ceketinin iç cebine yerleştirip Delfin’in saçlarını neredeyse hissedilmeyecek bir şefkatle, ama daha çok bir sahiplenme dürtüsüyle okşadı.

"Zamanı geldi," dedi Uras. "Can, kapıdakileri oyala. Delfin, sen sadece dinlenmiş bir kurbanı oyna. Gerisini bana bırak."

Uras odadan çıktığında, Delfin omzundaki zonklamayla baş başa kaldı. Ancak zihni, otopsideki o geometrik kesiklerle meşguldü. Üçgen... Katilin duraksadığı o küçük nokta. Neden? Eğer bu bir ritüelse, ritüelin bir sonraki aşaması neydi?

Uras, hastanenin alt katındaki basın odasına girdiğinde karşısında bir medya ordusu buldu. Flaşlar patlıyor, sorular havada uçuşuyordu. "Kaçırma" videosu her yerdeydi. Uras, podyuma çıktığında yüzünde o meşhur, güven veren ama bu kez içine hüzün ve öfke katılmış maskesi vardı.

"Hakkımdaki iddialar, sadece şahsıma değil, Ankara’nın huzuruna yapılmış bir saldırıdır," dedi Uras, sesi tüm salonu domine ederek. "Delfin Hanım, vakfımızın bir projesi için danışmanlık yapmaktadır. Otoparktaki görüntüler, onu bir suikast girişiminden kurtardığım anlara aittir. İşte, adli tıp raporu..."

Ekrana, Delfin’in imzaladığı "Doğal Ölüm" raporu yansıdı. Salonda bir fısıltı koptu. Uras, yalanı o kadar büyük bir özgüvenle söylüyordu ki, kendi yalanına inanmamak neredeyse imkansızdı. Ancak tam o sırada, salonun en arkasında duran bir gazeteci ayağa kalktı.

"Peki ya cesedin üzerindeki o geometrik semboller, Uras Bey?" diye sordu adam. Sesi buz gibiydi. "Onlar da mı doğal ölümün bir parçası?"

Uras’ın bakışları dondu. Bu bilgi raporda yoktu. Bu bilgi, sadece katilin ve otopsideki doktorun bilebileceği bir detaydı. Uras, Can ile göz göze geldi. Can, kalabalığın arasından adama doğru süzülürken adam çoktan kapıdan çıkıp gitmişti.

Hastanedeki Davetsiz Misafir

Delfin, yatağında yarı uyur vaziyetteyken odanın kapısının yavaşça açıldığını hissetti. Gelenin Can olduğunu sanarak gözlerini açtı ama karşısında gördüğü kişi, üzerinde doktor önlüğü olan, yüzü maskeli bir yabancıydı.

"Raporu imzalamamalıydın, Doktor," dedi yabancı. Sesi, bozuk bir plak gibi cızırtılıydı.

Delfin, komodinin üzerindeki su bardağına uzanmaya çalıştı ama adam elini üzerine bastırdı. Adamın eldivenli parmakları arasında, otopsideki kurbanda kullanılan aletin aynısı duruyordu: Lazer odaklı cerrahi bir neşter.

"Neden durdun?" diye sordu Delfin, korkusunu bastırmaya çalışarak. "Otopsideki kesiği atarken neden tam o noktada durdun? Ne bekliyordun?"

Adam şaşırmıştı. Delfin’in bu kadar soğukkanlı bir soru sormasını beklemiyordu. Neşteri Delfin’in sağlam omzuna yaklaştırdı. "Bir sonraki parçayı bekliyordum," dedi fısıltıyla. "Labirentin kalbi, her zaman bir kurban ister. Ve bugün, o kurban sensin."

Delfin tam çığlık atacakken, adam neşteri masadaki boş bir kağıda sapladı. Kağıdın üzerinde, kurbanın vücudundaki o üçgenin tamamlayıcısı olan bir sembol vardı: Bir göz.

"Uras'a söyle," dedi yabancı. "Onun kusursuzluğu, sadece benim karanlığımda parlayabilir."

Adam, hemşire yardım alarmı çalmadan saniyeler önce odadan kayboldu. Can içeri daldığında, Delfin titreyen elleriyle masadaki neşterin saplandığı kağıdı gösteriyordu. Uras, basın toplantısını yarıda kesip odaya geldiğinde, kağıttaki sembolü gördü ve hayatında ilk kez renginin attığına şahit oldular.

"Bu..." dedi Uras, sesi titreyerek. "Bu benim çocukluk evimin kapısındaki amblem."

Delfin, neşteri kağıttan çekip çıkardı. Neşterin ucunda küçük bir kan lekesi vardı; ama bu Delfin’e ait değildi. Katil, neşteri oraya bırakırken kendi parmağını bilerek kesmişti. Bir davetiyeydi bu.

"Beni oraya çağırıyor," dedi Uras.

Delfin yataktan kalkmaya çalıştı. "Yalnız gitmeyeceksin. O kesikleri ben okudum, o dili ben biliyorum. Eğer bu bir oyunsa, kuralları biz koyacağız."

Can, dışarıdaki ekibi hazırlarken; Ankara’nın üzerine çöken pus, artık yerini geceye ve yaklaşan hesaplaşmanın kanlı kokusuna bırakıyordu. Üçü de biliyordu: Bu gece ya labirentten çıkacaklardı ya da o labirentin içinde sonsuza dek birer gölge olarak kalacaklardı. Uras’ın çocukluk evine gitme kararı, dışarıdaki fırtına dindiğinde alınmıştı. Ancak Uras, Delfin’in o halde hastaneden çıkmasına izin vermeyecek kadar inatçıydı. Şehir hastanesinin V.I.P. katındaki o geniş oda, bir anda hem bir savaş karargahına hem de tuhaf bir sığınağa dönüşmüştü.

Uras, az önce odadaki gerginliği dağıtmak istercesine pencerenin kenarına geçti. Ankara’nın ışıkları aşağıda titrerken, ceketini yavaşça çıkardı. "Bu gece hiçbir yere gitmiyoruz," dedi sesi yumuşayarak. "En azından sen gitmiyorsun. Vücudun bu kadar adrenalini kaldıramaz, doktor."

Can, güvenliği kontrol etmek için dışarı çıktığında odada ağır bir sessizlik oluştu. Delfin, hastane yatağında otururken sağlam eliyle üzerindeki beyaz pikeyi düzeltmeye çalışıyordu. O an, Uras’ın kendisine doğru yaklaştığını hissetti. Uras, yatağın kenarındaki sandalyeyi çekip tam karşısına oturdu.

"Omzun hala çok acıyor mu?" diye sordu. Sesi, az önceki o sert "reklam kralı" tonundan çok uzaktı.

"Biraz," dedi Delfin, bakışlarını kaçırarak. "Ama alışkınım. Adli tıpta çalışırken bazen saatlerce aynı pozisyonda kalırız, her yerimiz tutulur."

Uras hafifçe gülümsedi. "Seni o morgda, elinde neşterle ilk gördüğümde, etrafındaki o soğuk havaya rağmen ne kadar canlı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise..." Elini yavaşça kaldırıp Delfin’in yüzüne düşen bir saç telini kulağının arkasına itti. Parmağının ucu, Delfin’in yanağına çok hafifçe değdi.

Delfin’in kalbi bir anlığına tekledi. Yüzündeki kanın hücum ettiğini, yanaklarının yandığını hissedebiliyordu. Hayatı boyunca rasyonel verilerle uğraşmıştı ama şu an Uras’ın bu kadar yakınında olması, hiçbir kitapta yazmayan bir kimyasal tepkimeye yol açıyordu.

"Şimdi ne?" diye fısıldadı Delfin. Utancından dolayı sesi neredeyse duyulmuyordu.

"Şimdi, o soğukluğun altında aslında ne kadar kırılgan ama bir o kadar da inatçı bir ateş olduğunu görüyorum," dedi Uras. Gözleri, Delfin’in titreyen kirpiklerine kilitlenmişti. "Can’ın önüne atladığında... O an hayatımda ilk kez birinin mantıksız bir şey yapmasından etkilendim."

Delfin iyice kızararak bakışlarını ellerine indirdi. "Ben sadece... kimse ölmesin istedim."

Odanın içindeki bu yoğun çekim, kapının çalınmasıyla bölündü. Can içeriye, üzerinde popüler bir restoranın logosu olan paketlerle girdi.

"Efendim, dışarıdan bir şeyler getirttim. Hastane yemeğiyle bu geceyi çıkaramazsınız," dedi Can, masayı hazırlamaya başlayarak.

Uras ayağa kalktı ve ceketinin kollarını tekrar yukarı kıvırdı. "Delfin, senin için Ankara’nın en iyi çorbacısından bir şeyler söyledim. Adli tıpçı olabilirsin ama şu an iyi beslenmen gereken bir hastasın."

Masaya oturduklarında, ortam bir anlığına o karanlık mafya atmosferinden uzaklaşıp günlük bir rutine döndü. Uras, büyük bir ciddiyetle Delfin’in çorba kasesini önüne koydu ve ekmeğini küçük parçalara böldü.

"Sen gerçekten her şeyi böyle 'kusursuz' mu yaparsın?" diye sordu Delfin, Uras’ın ekmek dilimlerini neredeyse milimetrik bölmesini izlerken.

Uras duraksadı, elindeki ekmeğe baktı ve hafifçe güldü. "Meslek hastalığı diyelim. Ama bazen... kontrolü kaybetmek de iyi hissettirebiliyormuş. Bugün senin sayende öğrendim."

Delfin, çorbasından bir kaşık alırken Uras’ın ona bakmaya devam ettiğini fark etti. "Neden öyle bakıyorsun?"

"Yüzünde küçük bir leke kalmış," dedi Uras. Uras, peçeteye uzanmak yerine, parmağının ucuyla Delfin’in dudağının kenarındaki küçük bir damlayı sildi. Delfin o an neredeyse boğulacak gibi oldu; boğazına kaçan çorba yüzünden bir anda öksürmeye başladı. Yüzü kıpkırmızı kesilmiş, bakışlarını nereye kaçıracağını şaşırmıştı. Uras’ın bu beklenmedik ve samimi dokunuşu, odadaki tüm havayı bir anda elektriklendirmişti.

Can, masanın diğer ucunda bu manzarayı izlerken yüzünde muzip bir gülümseme belirdi. Elindeki peçeteliği hafifçe havaya kaldırarak araya girdi:

"Abi, sen neden yoruyorsun kendini? Neden parmağınla siliyorsun?" dedi Can, sesindeki gülümsemeyi saklayamayarak. "peçeteden bol ne vardı ki? Bir işaret etsen ben bütün ruloyu getirirdim."

Uras, bakışlarını Delfin’in kızaran yüzünden bir an bile ayırmadan, Can’a doğru dönmeden sadece sesiyle yanıt verdi. Sesi, buz gibi ama tartışmaya kapalı bir otoriteyle doluydu:

"Kes sesini Can."

Can, anında ciddileşip önüne dönerken, Uras parmağındaki küçük lekeyi umursamadan tekrar Delfin’e yaklaştı. Az önceki o sert ve tavizsiz mafya lideri gitmiş, yerine Delfin’in her tepkisini hayranlıkla izleyen bir adam gelmişti.

"İyi misin doktor?" diye sordu yavaşça. Sesi şimdi sadece ikisinin duyabileceği kadar alçaktı. "Görünüşe göre sadece neşterle değil, peçetesiz hayatla da aran pek iyi değil."

Delfin, öksürüğünü dizginleyip derin bir nefes aldı. Alnındaki sıcaklık ve kalbindeki o hızlanan ritim, dışarıdaki fırtınadan çok daha etkiliydi artık. Ankara'nın ayazı camları döverken, bu masada oturan üç kişi de biliyordu ki; bu sadece bir yemek değil, fırtınadan önceki son sessizlikti.

Yemek bittiğinde, Can elindeki tableti masaya bıraktı. "Efendim, babanız Taner Bey aradı. Olan biteni duymuş. Ankara’daki evde sizi bekliyor."

Uras’ın yüzündeki o yumuşak ifade anında kayboldu. Babasının ismini duymak, odadaki havayı tekrar soğuttu. "Taner Bey’e söyle, kendi işine baksın. Bu labirent benim, ben çözeceğim."

Delfin, Uras’ın babasıyla olan bu gerginliğinin, mafya dünyasındaki o hiyerarşiden kaynaklandığını sezebiliyordu. Uras, masadan kalkıp tekrar pencereye yöneldiğinde, Delfin onun sırtındaki o devasa yükü ilk kez bu kadar net gördü.

"Uras?" dedi yavaşça.

Uras arkasını döndü. "Efendim?"

"Yarın... o eve gittiğimizde ne bulursak bulalım, yalnız olmayacaksın. O raporu sadece ben okuyabilirim, hatırlıyorsun değil mi?"

Uras, kıza doğru yürüdü ve yatağın başucunda durdu. Eğilip Delfin’in alnına çok kısa, tüy kadar hafif bir öpücük kondurdu. "Biliyorum doktor. Şimdi uyu. Yarın, Ankara’nın en eski günahlarıyla yüzleşeceğiz."

Delfin, Uras odadan çıkana kadar nefesini tuttu. Alnındaki o sıcaklık, omzundaki acıdan çok daha baskındı artık. Dışarıda karla karışık bir yağmur başlarken, Delfin hayatının en tehlikeli ama en heyecan verici hikayesinin içine hapsolduğunu biliyordu. Hastanenin beyaz ışıkları, sabaha karşı yerini Ankara’nın o meşhur, kurşun rengi şafağına bırakmıştı. Delfin, gece boyu kesik kesik uyumuş, her gözünü açtığında Uras’ı ya camın kenarında bir gölge gibi dikilirken ya da koltukta elinde dosyalarla görmüştü.

Sabahın ilk ışıkları odaya sızdığında, Uras çoktan ayaklanmıştı. Üzerinde kömür karısı bir kaşmir kazak ve koyu renk bir kumaş pantolon vardı. Hastane odasının o steril havasına inat, odaya ağır bir odunsu parfüm ve taze demlenmiş kahve kokusu yayılmıştı.

"Kendi Kurallarım, Kendi Tedavim"

Delfin hafifçe doğrulmaya çalışınca omzundaki sızıyla yüzünü buruşturdu. Uras, bir saniye bile gecikmeden yanına bitti. Sert ve otoriter bir tavırla ama elleri bir pamuğa dokunur gibi nazikçe Delfin’in sağlam omzundan tutup onu yastığa geri yasladı.

"Sana kımıldama demiştim," dedi Uras. Sesi sabahın mahmurluğuyla daha da derin, daha da boğuk çıkıyordu. "İnatçılığın adli tıp raporlarına geçmeli Delfin. Ama burada doktor benim."

"Sadece... biraz su içmek istemiştim," diye fısıldadı Delfin. Uras’ın bu kadar yakınında olması, sabahın bu sessizliğinde kalbinin ritmini yine bozmuştu.

Uras, masanın üzerindeki bardağı doldurdu. Suyu bizzat içirirken, eli Delfin’in ensesini destekliyordu. Delfin suyu içerken, bakışları Uras’ın kolundaki saate kaydı. Saat sabahın altısıydı.

"Uras, baban... Taner Bey seni bekliyor demiştin. Neden hala buradasın?"

Uras bardağı bıraktı ve Delfin’in çenesini hafifçe yukarı kaldırarak gözlerinin içine baktı. Bakışları bir koruma içgüdüsüyle parlıyordu. "Taner Bey beklemeyi sever. Ama benim için şu an öncelik, benim gölgemde yaralanan birini ayağa kaldırmak. Can kapıda bekliyor. Seni buradan çıkarıyoruz. Hastane artık güvenli değil, basına sızan bilgilerden sonra burası bir sirke dönecek."

Can’ın kullandığı zırhlı araç, Ankara’nın kalabalığına karışmadan İncek taraflarındaki ormanlık bir alanda, yüksek duvarlarla çevrili bir villaya girdi. Burası Uras’ın "kimsenin bilmediği" sığınağıydı. İçerisi modern, soğuk ama inanılmaz derecede lüks döşenmişti.

Uras, araçtan inerken Delfin’in itiraz etmesine fırsat vermeden onu kucağına aldı.

"Uras, yürüyebilirim! Sadece omzum yaralı, ayaklarım değil!" dedi Delfin, utançtan kıpkırmızı kesilerek. Başını Uras’ın göğsüne gömmek istiyordu ama aynı zamanda o sert göğüs kafesinin altındaki kalp atışını duymak onu sersemletiyordu.

"Sus ve tadını çıkar doktor," dedi Uras, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümsemeyle. "Benim korumam altındayken yere basmana gerek yok."

İçeri girdiklerinde Uras onu yumuşak, devasa bir koltuğa bıraktı. Can mutfağa yönelirken, Uras ceketiyle koltukta oturan Delfin’in üzerini örttü.

"Can, kahvaltıda ne var?" diye seslendi Uras, bir yandan da şömineyi yakmaya çalışırken.

"Efendim, taze simit ve Ankara tulumu getirttim. Ayrıca sizin istediğiniz o sert kahve çekirdekleri hazır," dedi Can mutfaktan.

Uras, şöminenin başında diz çökmüş ateşi canlandırırken, Delfin onu izliyordu. Dünyayı yöneten, reklam krallığı kuran ve yer altını titreten bu adam, şimdi onun üşümemesi için ateş yakıyordu.

Kısa süre sonra küçük bir masanın etrafında toplandılar. Uras, simidin çıtır yerini koparıp Delfin’in tabağına bıraktı. Bu o kadar "normal" ve "günlük" bir hareketti ki, Delfin bir an için peşlerindeki katili, otopsideki cesedi ve yaklaşan fırtınayı unuttu.

"Babanla arandaki mesele..." dedi Delfin, simidinden bir parça ısırırken. "Seni o eve neden çağırıyor? O sembolü gördüğünde neden bu kadar sarsıldın?"

Uras’ın elindeki kahve fincanı havada asılı kaldı. Bakışları sertleşti, oda bir anda on derece soğumuş gibi oldu. "Taner Bey, geçmişin tozlu raflarını karıştırmayı sever. O sembol, ailemizin eski bir mührüydü. Ama ben o mührü yıllar önce kırdım sanıyordum. Görünüşe göre birileri parçaları birleştirmiş."

Uras masadan kalktı, Delfin’in yanına yürüdü ve eğilerek kulağına fısıldadı: "Eğer o eve gittiğimizde duyacaklarından korkarsan, elimi sakın bırakma. Çünkü babamın dünyasında merhamet sadece bir kelimedir, benim dünyamda ise o merhamet sadece senin için geçerli."

Delfin, Uras’ın bu sert ama korumacı tavrı karşısında yutkunamadı. Tam o sırada Can içeri girdi, yüzü kireç gibiydi.

"Efendim, bir mesaj geldi. Labirentten. İkinci ceset bulunmuş. Bu sefer... Ankara Kalesi’nin surlarında. Ve üzerinde yine o üçgen var."

Uras, Delfin’in sağlam elini sıkıca kavradı. "Oyun hızlanıyor doktor. Kahvaltını bitir. Ankara’nın zirvesine, o katilin bize bıraktığı mesajı okumaya gidiyoruz."

Delfin, Uras’ın elinin sıcaklığında hem büyük bir huzur hem de ölümcül bir korku hissetti. Yolculuk henüz yeni başlıyordu. Ankara Kalesi’nin kadim taşları, gece boyu üzerine çöken pusun ağırlığıyla ağlıyordu. Zırhlı araç surların dibinde durduğunda, Uras’ın elindeki telefon titriyordu. Gelen istihbarat, labirentin en karanlık köşesine bir fener tutmuştu ama o ışık sadece yıkım getirmişti.

Uras, arabadan inmeden önce Delfin’e döndü. Bakışları bu kez sadece sert değil, bir kalkan gibi korumacı ve derin bir endişe doluydu.

"Delfin, burada kalmanı istiyorum," dedi Uras, sesi bir emir kadar keskin ama alt tonunda yalvarış saklıydı. "Can seninle kalacak. Ben yukarıya bakıp geleceğim."

Delfin, sağlam eliyle kapı koluna uzandı. "Beni kandıramazsın Uras. Oraya giden her ceset benim işim. Ne gördüğünü söyle."

Uras cevap vermedi. Kapıyı açtı ve Delfin’in dışarı çıkmasına engel olmak için önüne geçti. "Bazı şeyler, bir doktorun soğukkanlılığını bile parçalar. İçerideki kurban... Hasret Özkan."

Delfin’in dünyası o an kalenin surları gibi başına yıkıldı. Onu yıllar önce terk eden, anılarında sadece yarım kalmış bir koku ve eksik bir ninni olarak kalan annesi... Şimdi bir cinayet mahallinin merkezindeydi. Delfin, Uras’ı iterek araçtan fırladı. Omzundaki acı, kalbindeki o devasa boşluğun yanında hiçbir şeydi.

Surların en tepesinde, Ankara’nın tüm ışıklarının ayaklar altına serildiği o noktada, bir kadın bedeni bir heykel gibi duruyordu. Boynuna, o geometrik kesinlikle işlenmiş bir üçgen kazınmıştı. Ama bu kez farklı bir detay vardı: Üçgenin tam ortasında, Delfin’in çocukken taktığı o gümüş madalyon asılıydı.

Delfin, dizlerinin üzerine çökerken bir hıçkırık boğazında düğümlendi. Uras, bir fırtına gibi yanına gelip onu arkasından kucakladı. Onu o manzaradan çekip çıkarmak, dünyadan koparmak ister gibi sıkıca sarıldı.

"Bakma," diye kükredi Uras, Delfin’in başını kendi göğsüne yaslayarak. "Delfin, bakma buna. Ben buradayım. Kimse sana dokunamaz, kimse seni daha fazla kıramaz."

Uras, Can’a bir işaret çaktı. "Olay yerini temizleyin. Hiçbir polis, hiçbir gazeteci buraya yaklaşmayacak. Bu ceset, benim özel mülküme taşınacak. Delfin’in annesini bu soğuk taşlarda bırakmayacağım."

Delfin, Uras’ın kollarında hıçkırıklara boğulurken, Uras’ın elindeki silahın emniyetini kapatıp onu beline yerleştirdiğini ve sadece ona odaklandığını hissediyordu. Uras, onu kucağına alıp surlardan aşağı indirirken, Ankara’nın ışıkları sanki bu büyük acının gölgesi olmuştu.

Gecenin ilerleyen saatlerinde, İncek’teki sığınakta şömine çıtırdayarak yanıyordu. Delfin, üzerine geçirdiği Uras’ın siyah hırkasına sarılmış, boş gözlerle ateşi izliyordu. Annesinin ölümü, labirenti artık kişisel bir intikam savaşına dönüştürmüştü.

Uras, elinde iki kadeh ve bir battaniyeyle içeri girdi. Battaniyeyi nazikçe Delfin’in bacaklarına örttü ve yanına oturdu. Aralarındaki o yoğun, elektrikli hava, yerini hüzünlü bir yakınlığa bırakmıştı.

"Onu bulacağım Delfin," dedi Uras, sesi buz gibi bir kararlılıkla. "Anneni bu oyunun parçası yapan her kimse, Ankara’yı ona dar edeceğim. Ama önce... senin iyi olman lazım."

Delfin başını kaldırıp Uras’ın okyanus kadar derin gözlerine baktı. Uras, elindeki bardağı sehpaya bırakıp elini Delfin’in yanağına koydu. Başparmağıyla gözyaşı izini sildi.

"Dün gece..." dedi Uras, sesi aniden kısıldı. "Dün gece seni öptüğümde... Delfin, eğer seni rahatsız ettiysem, eğer o anki zayıflığından faydalandığımı düşündüysen..."

Delfin, Uras’ın bu kadar "sert" ve "yenilmez" bir adamken, onun duyguları karşısında bu kadar savunmasızca soru sormasıyla sarsıldı. Utançtan yanakları yine ısındı ama bu kez kaçmadı.

"Rahatsız olmadım," diye fısıldadı Delfin. "Sadece... korktum. Senin gibi birinin gölgesinde kaybolmaktan, bu karanlığın içinde sana tutunup sonra düşmekten korktum."

Uras, yüzünü Delfin’inkine yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe kapandığında, odadaki barut kokusu yerini umuda bıraktı.

"Benim gölgem seni yutmaz Delfin, seni korur," dedi Uras, dudakları Delfin’in dudaklarına değmeden hemen önce. "Sana söz veriyorum; bu labirentin sonunda sadece katil değil, bizim hikayemiz de olacak. Ve o hikayede sen asla yalnız kalmayacaksın."

Delfin, Uras’ın elini tuttu. Sert parmakların arasındaki o güven duygusu, annesinin kaybıyla açılan yaraya sürülen ilk merhemdi. Ankara’nın ayazı camları döverken, labirentin kalbinde iki ruh birbirine mühürleniyordu. Delfin, dudaklarındaki o sıcak baskının ve Uras’ın itirafının ağırlığıyla sarsılmıştı. Kalbi, kaburgalarını döven bir kuş gibi çırpınıyordu. Annesinin kaybı bir yanda, Uras’ın hayatına bir fırtına gibi girişi diğer yanda... Zihni daha fazla yükü kaldıramayacak kadar yorgundu.

"Ben... biraz dinlenmek istiyorum. Odaya gitsem iyi olacak," dedi Delfin, sesi titreyerek. Bakışlarını Uras’ın o delici gözlerinden kaçırıp yerinden kalktı. Omzundaki sızıya rağmen adımlarını hızlandırarak üst kattaki misafir odasına yöneldi.

Uras, onun gidişini izlerken elindeki kadehi öyle sıkı kavrıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Tam o sırada salonun karanlık köşesinden Can belirdi. Her zamanki ifadesiz yüzü, bu kez yerini bariz bir hoşnutsuzluğa bırakmıştı.

"Ateşle Oynuyorsun, Uras"

Can, Uras’ın yanına gelip masadaki içki şişesine uzandı. "Onunla fazla yakınlaşıyorsun," dedi Can, sesi bir dost uyarısından çok, soğuk bir gerçeğin ilanı gibiydi. "Delfin bir sivil, Uras. Üstelik şu an doğrudan hedefin ortasında. Ona bu kadar dokunman, onu bu kadar merkeze alman sadece onu daha çok tehlikeye atar."

Uras, sert bir bakış fırlattı. "Onu koruyorum, Can. Görmüyor musun?"

"Koruyor musun yoksa kendi zayıflığını mı besliyorsun?" Can, kadehini masaya sertçe bıraktı. "Ona bakarken gözlerinde gördüğüm şey koruma içgüdüsü değil, Uras. Bu bir saplantıya dönüşüyor. Taner Bey bunu fark ederse, o kızı senin elinden almak için bir saniye bile düşünmez. Onunla bu kadar yakın olman... stratejik olarak bir intihar."

Uras, dişlerini sıkarak ayağa kalktı. "Benim duygularım stratejiye sığmaz Can. O kız benim için sadece bir 'tanık' değil artık, anla şunu!"

Tam o sırada, merdivenlerin başında bir gölge belirdi. Delfin, uyuyamamış ve aşağıda konuşulanların bir kısmına kulak misafiri olmuştu. Üzerindeki hırkanın önünü sıkıca kapatarak yavaş adımlarla yanlarına geldi ve karşılarındaki koltuğa oturdu. Yüzü kireç gibiydi ama gözlerinde geri adım atmayan bir kararlılık vardı.

"Can haklı," dedi Delfin, sesi odadaki gerginliği bir bıçak gibi kesti.

Uras ve Can aynı anda ona döndü. Uras, "Delfin, sen dinlenmeliydin..." diyecek oldu ama Delfin elini kaldırarak onu susturdu.

"Kendi evime gitmek istiyorum," dedi Delfin, doğrudan Uras’ın gözlerine bakarak. "Burası benim dünyam değil. Senin gölgen, senin savaşların... Bunlar bana ağır geliyor Uras. Annemi kaybettim, hayatım bir günde altüst oldu. Şimdi bir de senin 'stratejik zayıflığın' olarak anılmak istemiyorum. Kendi düzenime, kendi güvenliğime dönmem lazım."

Uras, ona doğru bir adım attı, sesi şimdi her zamankinden daha otoriter ve daha karanlıktı. "Güvenlik mi? Delfin, evin şu an bir olay yeri. Dışarı çıktığın an o katilin bir sonraki hamlesi olursun. Seni o kapıdan dışarı bırakmam."

"Beni burada zorla mı tutacaksın?" diye sordu Delfin, sesi titrese de başını dik tuttu. Utancı, yerini savunma içgüdüsüne bırakmıştı. "Bana yardım etmek istiyorsan, beni bu labirentin içine daha fazla çekme. Ben sadece... normal hayatımı istiyorum."

Uras, Delfin’e doğru eğildi, aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Can, aradaki gerilimi hissederek bir adım geri çekildi.

"Normal hayatın o surlarda bitti Delfin," dedi Uras, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir fırtına kadar yıkıcıydı. "Benimlesin çünkü yaşamanın tek yolu bu. Şimdi odaya çık ve ben izin verene kadar 'ev' kelimesini ağzına alma. Can, kapıya iki adam daha dik."

Delfin, Uras’ın bu sert ve mülkiyetçi tavrı karşısında yutkunamadı. Uras’ın gözlerindeki o sahiplenici ateş, hem onu korkutuyor hem de içinde bir yerlerde tuhaf bir güven duygusu uyandırıyordu. Ama özgürlüğünün bu kadar kolay elinden alınması, Ankara’nın ayazından daha çok üşütmüştü içini. Güneş, İncek’in ağaçları arasından süzülüp odanın içine sızarken, Delfin gece boyu gözünü kırpmamıştı. Annesinin acısı, otopsideki o korkunç görüntüler ve Uras’ın akşamki mülkiyetçi tavrı... Hepsi zihninde kördüğüm olmuştu.

Kapı iki kez sertçe tıklandı. Can’ın ruhsuz sesi koridorda yankılandı:

"Delfin Hanım, kahvaltı hazır. Uras Bey aşağıda sizi bekliyor."

Delfin, hırkasına daha sıkı sarılarak yatakta yan döndü. "Aç değilim, gelmeyeceğim," diye bağırdı. Sesi, kararlılığını belli edercesine sertti.

Can bir süre bekledi, ardından uzaklaşan ayak sesleri duyuldu. Delfin, kendi küçük zaferinin tadını çıkaracağını sanıyordu ama sadece beş dakika sonra kapı bu kez tıklanmadı; doğrudan açıldı. İçeri giren kişi, yaydığı o baskın odunsu kokuyla kim olduğunu belli ediyordu.

"İnatçılık Bir Adli Tıp Kuralı mıdır?"

Uras, üzerinde siyah bir gömlekle kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde birleştirmişti. Bakışları, Delfin’in üzerine örttüğü yorganı delecek kadar keskindi.

"Can’a gelmeyeceğini söylemişsin," dedi Uras, sesi alaycı ama bir o kadar da emrediciydi. "Benim masamda sandalyeler boş kalmaz."

"Masandaki boşluklarla ilgilenmiyorum Uras," dedi Delfin, yüzünü yastığa gömerek. "Kendi evime gitmeme izin vermiyorsan, burada ne yapacağıma da karışamazsın. Aşağı inmiyorum."

Uras, ağır adımlarla yatağa yaklaştı. Yatağın kenarına oturduğunda, Delfin yatağın çöktüğünü hissetti. "Güzelce inmeyi mi tercih edersin," diye fısıldadı kulağına doğru, "yoksa benim yöntemimi mi?"

Delfin tam ağzını açıp itiraz edecekti ki, Uras ani bir hareketle yorganı üzerinden çekip attı. Delfin ne olduğunu anlayamadan, Uras’ın güçlü kolları belini ve dizlerinin altını kavradı. Onu bir tüy kadar hafifçe havalandırdı.

"Bırak beni! Ne yapıyorsun sen? Uras, indir hemen!" Delfin, sağlam eliyle Uras’ın omzuna vurmaya çalışıyordu ama Uras sanki bir taşa vuruyormuşçasına istifini bozmadı.

"Sana yere basmana gerek olmadığını söylemiştim," dedi Uras, merdivenlere yönelirken. "İnat edersen, seni bütün gün böyle taşırım."

Sessiz Kahvaltı ve Soğuk Rüzgarlar

Uras, Delfin’i aşağı indirip kahvaltı masasının başköşesine, yumuşak bir sandalyeye nazikçe bıraktı. Can, karşılarında dikilmiş, elindeki dosyayı incelerken ikilinin bu halini görünce hafifçe boğazını temizledi.

Delfin, sandalyeye oturur oturmaz kollarını göğsünde birleştirdi ve bakışlarını bahçedeki gri gökyüzüne dikti. Önüne konan sıcak simidin, taze peynirin ve dumanı tüten çayın yüzüne bile bakmıyordu.

Uras, kendi çayından bir yudum alıp Delfin’e döndü. "Daha ne kadar çocuk gibi davranacaksın?"

Delfin, Uras’a bakmadan soğuk bir sesle cevap verdi: "Zorla alıkonulduğum bir yerde kahkahalar atarak kahvaltı yapmamı beklemiyorsun herhalde."

Uras, bıçağını masaya bırakıp sandalyesini Delfin’e doğru yaklaştırdı. "Delfin, bak bana."

Delfin başını diğer tarafa çevirdi. Uras, elini uzatıp Delfin’in çenesinden tutarak yüzünü kendine çevirmeye çalıştı ama Delfin elini itti.

"Dokunma bana. Madem burada bir mahkumum, o zaman mahkum gibi davranacağım. Konuşmak istemiyorum."

Uras’ın gözlerinde o tehlikeli şimşekler çaktı ama bu kez öfkelenmedi. Aksine, Delfin’in bu tripli halleri hoşuna gitmiş gibi hafifçe sırıttı. "Trip mi atıyorsun sen bana? Ankara’da bana kimse sesini yükseltemezken, sen bana kahvaltıda yüzünü mü asıyorsun?"

"Seni ve Ankara'nı umursamıyorum Uras," dedi Delfin, sonunda ona bakarak. Gözleri dolmuştu ama hala meydan okuyordu. "Annem öldü, evime gidemiyorum ve sen beni bir eşya gibi oradan oraya taşıyorsun."

Uras’ın yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Elini bu kez nazikçe Delfin’in masanın üzerindeki elinin üzerine koydu. "Anneni öldürenleri bulmam için, senin hayatta ve yanımda olman lazım. Bunu anladığın gün, bu masada birlikte kahvaltı yapacağız. O zamana kadar... bu simidi bitireceksin."

Delfin, elini hızla geri çekti. "Bitirmeyeceğim."

Uras, arkasına yaslanıp Can’a döndü. "Can, planı anlat. Ankara Kalesi’ndeki o madalyonun izini sürdün mü?"

Can tam konuşmaya başlayacakken Delfin, trip atmayı bir kenara bırakıp kulak kabarttı. Ne kadar kızgın olsa da, annesinin katiline giden yol Uras’ın dudakları arasındaydı. Ancak Uras, Delfin’in dikkat kesildiğini fark edince sustu ve tabağını gösterdi.

"Önce kahvaltı, doktor. Sonra bilgi."

Delfin, sinirle bir parça simit kopardı ve ağzına tıktı. Uras’ın zafer kazanmışçasına parlayan gözlerine bakarak çiğnemeye başladı. Ankara’nın bu puslu sabahında, labirentin içinde yeni bir savaş başlıyordu: Aşk, öfke ve intikamın savaşı. Delfin, simidi ağzında öfkeyle çiğnerken Uras’ın o ukala ama korumacı tavrı sinirlerini iyice bozuyordu. Uras ise sanki az önce kucağında bir kadını zorla aşağı indiren o değilmiş gibi, son derece sakin bir şekilde kahvesinden bir yudum daha aldı.

"Afiyet olsun doktor," dedi Uras, sesi alaycı bir tınıyla odada yankılanırken. "Gördüğün gibi, kan şekerini biraz yükseltince daha makul bir insan oluyorsun."

Delfin, simidi yutup bardağındaki çaya uzandı ama içmek için değil, sadece ellerini ısıtmak için bardağı kavradı. "Sadece bilgi almak için yiyorum. Seninle barıştığımı sanma."

Uras, sandalyesinde geriye yaslanıp kollarını göğsünde birleştirdi. O siyah gömleğin altındaki omuzlarının ne kadar geniş olduğunu fark etmek, Delfin’in yüzünün tekrar kızarmasına neden oldu. Uras, onun bu utangaçlığını fark etmiş gibi gözlerini kısmıştı.

Can, elindeki tableti masaya, tam aralarına bıraktı. Ekranda, Ankara Kalesi'nde bulunan o gümüş madalyonun yüksek çözünürlüklü bir fotoğrafı vardı.

"Madalyonu inceledik," dedi Can, sesi her zamanki gibi bir makine kadar ruhsuzdu. "Arkasındaki seri numarası silinmiş ama işçilik çok eski bir gümüş ustasına ait. Ankara’nın eski Samanpazarı esnaflarından biri. Ama daha ilginç olanı..." Can ekranı kaydırdı. "Annen Hasret Özkan’ın son bir haftalık telefon dökümleri. Sürekli aynı numarayı aramış. Numara, Taner Bey’in eski çalışma ofisine kayıtlı."

Delfin’in elindeki çay bardağı masaya sertçe çarptı. "Taner Bey mi? Yani Uras’ın babası mı?"

Uras’ın yüzü bir anda mermer bir heykel kadar kaskatı kesildi. Gözlerindeki o alaycı parıltı yerini karanlık bir kuyuya bıraktı. "Babamın bu işle bir ilgisi varsa..." dedi ve duraksadı. Sesi öyle bir tondaydı ki, o an Ankara’nın tüm ayazı odanın içine dolmuş gibi hissettirdi. "Onu kendi labirentine gömerim."

"Beni Bırakmayacaksın, Değil mi?"

Kahvaltı masasındaki o ağır hava, dışarıdaki fırtınayla yarışıyordu. Can dosyaları toplayıp odadan çıkarken, Uras masanın üzerinden uzanıp Delfin’in titreyen elini kavradı. Bu kez sert değil, güven veren bir baskıyla sıktı.

"Korkuyor musun?" diye sordu Uras, sesi beklenmedik bir yumuşaklığa bürünmüştü.

Delfin elini çekmedi. "Korkuyorum Uras. Annemi kaybettim, şimdi de hiç tanımadığım bir dünyanın, senin dünyasının içine çekiliyorum. Ya baban gerçekten işin içindeyse? Ya sen de onun gibiysen?"

Uras ayağa kalktı ve Delfin’i de nazikçe yerinden kaldırdı. Onu kucağına almadı bu sefer ama elleri hala omuzlarındaydı. "Ben babam değilim Delfin. Ben bu şehri babamdan, onun gibilerden korumak için inşa ettim. Şimdi hazırlan. O gümüş ustasına gidiyoruz. Madalyonu kimin yaptırdığını, annene kimin ulaştığını öğreneceğiz."

Delfin trip atmayı bırakmış, tamamen gerçeğin peşine düşmüştü. "Geliyorum. Ama bir şartla; oraya gittiğimizde beni arabanın içinde bekletmeyeceksin. Olayın içinde olacağım."

Uras, Delfin’in bu dik duruşuna baktı. Dudaklarının kenarında, bu kez gerçek bir takdirle karışık bir gülümseme belirdi. "Pekala doktor. Ama yanımda duracaksın. Gölgen gibi değil, tam yanımda. Çünkü biri sana dokunmaya kalkarsa, o gümüş ustasının dükkanını mezarı yaparım."

Delfin, Uras’ın bu sert korumacılığı karşısında utancını bastırmaya çalışarak hırkasına sarıldı. "Tamam, yanındayım. Ama sadece annem için."

Uras, onun kulağına doğru eğildi, sıcak nefesi Delfin’in tenini ürpertti. "Neden burada olduğun önemli değil. Yanımda olman yeterli."

Kısa süre sonra, zırhlı araç Ankara’nın dar ve yokuşlu Samanpazarı sokaklarına girdi. Eski konakların, antika dükkanlarının ve taze öğütülmüş kahve kokusunun birbirine karıştığı bu mahalle, şimdi bir cinayetin ipucunu saklıyordu.

Uras araçtan inip kapıyı Delfin için açtı. "Geldik. Maskeni tak doktor, burası senin steril laboratuvarlarına benzemez. Burada sadece toz ve sırlar vardır."

Delfin, Uras’ın koluna girmemek için dirense de, kalabalığın içinde Uras’ın korumacı eli tekrar beline yerleşti. Ankara’nın gri gökyüzü altında, labirentin en eski kapısını aralamak üzereydiler

Delfin, belinde hissettiği o sahiplenici elin sıcaklığıyla bir an duraksadı. Samanpazarı’nın dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarında yürürken etraftaki meraklı bakışlar ve Uras’ın bu "her an her şeyi yapabilirim" havası onu boğmaya başlamıştı. Annesinin acısı henüz çok tazeyken, Uras’ın bu kadar hızlı bir şekilde hayatının her alanına müdahale etmesi içindeki savunma mekanizmasını tetikledi.

Uras’ın elini yavaşça ama kararlı bir şekilde üzerinden itti. Aralarına bir adım mesafe koyarak durdu.

"Mesafe, Lütfen"

Uras, elinin boşluğa düşmesiyle kaşlarını çattı. Adımlarını yavaşlatıp Delfin’e döndü. "Ne oldu?" diye sordu, sesi her zamanki o otoriter tondaydı ama içinde bir şaşkınlık barındırıyordu.

"Çok yakınsın Uras," dedi Delfin, sesi Ankara’nın ayazı kadar soğuk ve mesafeliydi. "Buraya annem için geldim, senin bir aksesuarın olarak değil. Lütfen biraz alan tanı bana."

Uras’ın gözlerindeki o korumacı ateş bir anlığına söner gibi oldu, yerini buz gibi bir ciddiyete bıraktı. "Seni korumaya çalışıyorum Delfin. Burası hastane odasına benzemez, kimin nereden çıkacağı belli olmaz."

"Korumakla hapsetmek arasında ince bir çizgi var," diye karşılık verdi Delfin, bakışlarını dükkanların vitrinlerine çevirerek. "Şu an o çizgiyi geçiyorsun. Kendi ayaklarım üzerinde durabilirim, teşekkür ederim."

Uras, Delfin’in bu soğuk tavrı karşısında derin bir nefes aldı. Cebinden sigara paketini çıkaracak gibi oldu ama sonra vazgeçip ellerini ceketinin cebine soktu. Aralarındaki o bir adımlık mesafeyi koruyarak, ahşap kapısı gıcırdayan küçük bir dükkanın önünde durdular.

İçerisi yoğun bir metal ve asit kokusuyla doluydu. Tezgahın arkasında, gözlüğünün üzerinden onlara bakan yaşlı bir adam oturuyordu. Uras, dükkana girer girmez ortamın havası değişti; yaşlı adam Uras’ı görünce toparlanıp ayağa kalktı.

"Uras Bey..." dedi adam, sesi titreyerek. "Sizi buralarda görmek... hayırdır inşallah?"

Uras, masadaki tozlu bir sandalyeyi Delfin için çekti ama Delfin oturmak yerine ayakta kalmayı tercih etti. Uras, bu reddedilişi fark etse de bozuntuya vermedi ve madalyonun fotoğrafını adamın önüne bıraktı.

"Bu madalyon, Agop Usta. Senin elinden çıktığını biliyorum. Kimin için yaptın?"

Yaşlı adam madalyona baktığı an yüzü kireç gibi oldu. Elleri titreyerek fotoğrafı eline aldı. "Bu... bu çok eski bir sipariş. Yirmi yılı geçmiştir. Ama unutmam mümkün değil."

Delfin, mesafeli duruşunu bozup bir adım öne çıktı. "Kime yaptın?"

Agop Usta, Delfin’in yüzündeki acıyı ve kararlılığı görünce yutkunarak Uras’ı işaret etti. "Bunu baban yaptırmıştı Uras Bey. Taner Bey... Bir hanımefendi için, özel bir hediye olarak istemişti. Arkasına da o zamanlar 'asla unutulmayacak olan için' yazdırmıştı."

Delfin duyduklarıyla sarsıldı. Annesi ve Taner Bey... Aralarındaki bağ düşündüğünden çok daha derindi. Uras’a baktığında, onun da bu bilgiyi beklemediğini, yüzündeki o sert ifadenin ilk kez bir şüpheyle çatladığını gördü.

Dükkandan çıktıklarında Ankara’nın rüzgarı daha sert esiyordu. Uras tekrar Delfin’in koluna uzanmak istedi ama Delfin geri çekildi.

"Şimdi anladın mı?" dedi Delfin, sesi titreyerek. "Baban annemi tanıyordu. Belki de onun ölümünün arkasında gerçekten o var. Ve sen... sen hala beni koruduğunu söylüyorsun."

Uras, yolun ortasında durup Delfin’e döndü. Bu kez sesi çok daha sert ve yaralıydı. "Eğer babamın parmağı varsa, onu kendi ellerimle adalete teslim ederim dedim Delfin. Ama şu an babamla olan bağım yüzünden bana bu kadar soğuk davranman..."

"Davranıyorum çünkü kimin dost kimin düşman olduğunu artık bilmiyorum," dedi Delfin ve hızlı adımlarla araca doğru yürümeye başladı.

Uras, arkasından bakarken yumruklarını sıktı. Onu bu labirentten çıkarmaya çalıştıkça, labirentin duvarları aralarına örülüyordu. Arabaya bindiklerinde aralarındaki sessizlik, patlamaya hazır bir bomba gibi.

Araba, Samanpazarı’nın dar sokaklarından bir hışımla çıkıp Ankara’nın gri asfaltına daldığında, içerideki hava buz gibiydi. Uras direksiyonu öyle sıkıyordu ki, parmak boğumları bembeyaz kesilmişti. Delfin ise camdan dışarıyı izliyor, Agop Usta’nın söylediklerini zihninde tartıyordu. Madalyonu Taner Bey yaptırmıştı.

Sessizliği bozan, Can’ın ön koltuktan gelen sert sesi oldu.

"Efendim, şirketten acil kodlu sinyal geldi. Babanız... Taner Bey, yönetim kurulu odasına girmiş. Yanında avukatları var. Sizin özel veritabanınıza erişim talep ediyorlar. Eğer engellemezsek on dakikaya tüm sistemleriniz ellerinde olacak."

Uras’ın bakışları dikiz aynasından arkadaki Delfin’e kaydı. "Can, bas! Şirkete gidiyoruz."

"Uras, beni bir yere bırak, bu senin ailenle ilgili bir mesele," dedi Delfin, sesi mesafeliydi. Az önce elini ittiği için aralarında görünmez bir duvar örülmüştü.

Uras, ani bir manevrayla şeridi değiştirdi. "Hayır doktor. Madalyonun ucu babama çıktıysa, bu artık senin de meselen. Yanımdan ayrılmıyorsun."

Şirketin devasa cam binasının önüne geldiklerinde, lobideki koruma ordusu yolu açtı. Uras, asansöre binerken Delfin’in bileğini nazik ama bırakmayacak kadar sıkı kavradı. En üst kata çıktıklarında, yönetim kurulu odasının kapıları iki yana açıldı. Masanın başında, elinde gümüş saplı bastonuyla Taner Bey oturuyordu.

"Sonunda geldin Uras," dedi Taner Bey, sesi bir aslanın kükremesini andırıyordu. Bakışları hemen arkadaki Delfin’e odaklandı. "Ve yanında bir... misafirle."

Uras masaya yaklaştı, ellerini masaya dayayıp babasının üzerine eğildi. "Hasret Özkan, baba. Madalyon, Agop Usta. Bana anlatacak bir şeyin var mı?"

Taner Bey’in yüzünde acı bir gülümseme belirdi. "Hasret benim en büyük pişmanlığımdı Uras. Onu bu dünyadan korumaya çalıştım ama o, senin o tertemiz sandığın imparatorluğunun altındaki kirli dosyaları buldu. Onu ben değil, senin içindeki o 'gölge' susturdu."

Delfin’in nefesi kesildi. Herkes bir anlığına Can’a baktı. Can, istifini bozmadan Taner Bey’e döndü: "Benim sadakatim sadece Uras Bey’edir Taner Bey. İftiralarınız beni yıkamaz."

Tam o sırada, binanın dışından gelen devasa bir patlama sesiyle camlar zangırdadı. Binanın alt katlarında dumanlar yükselmeye başladı. Güvenlik alarmları kulak tırmalayan bir tonda çalarken, içeriye maskeli bir grup daldı.

"Delfin, yere yat!" diye bağırdı Uras.

Uras, saniyeler içinde Delfin’in üzerine kapandı. Delfin, onun vücudunun ağırlığını ve göğsündeki o sert, ritmik atışları hissediyordu. Odanın içine gaz bombaları atılırken görüş açısı kapandı. Uras, dumanların arasında Delfin’i kucağına aldı.

"Korkma, buradayım," diye fısıldadı Uras, sesi patlamaların gürültüsü arasında bir sığınak gibiydi.

Uras, Delfin’i odanın güvenli bir köşesine, devasa bir mermer sütunun arkasına bıraktı. Tam o sırada maskeli saldırganlardan biri Uras’a doğru hamle yaptı. Uras, tek bir hareketle adamı etkisiz hale getirirken Delfin’e döndü: "Can! Delfin’i buradan çıkar! Çabuk!"

"Uras! Seni bırakmam!" diye bağırdı Delfin. Gözleri yaşarmıştı, trip atacak vakit çoktan geçmişti; sadece onun hayatta kalmasını istiyordu.

Uras, dumanların arasından ona son kez baktı. "Gitmezsen ikimiz de ölürüz. Can, götür onu!"

Can, Delfin’i kolundan tutup acil çıkış merdivenlerine doğru sürüklerken, Delfin’in gördüğü son şey; Uras’ın elindeki silahla dumanların içine, babasının ve o gizemli dosyaların olduğu yere doğru bir gölge gibi dalışıydı.

Asansörlerin patlama sesi binayı temellerinden sarsarken, Ankara’nın en yüksek binasından alevler yükselmeye başladı. Delfin, Can’ın koruması altında dışarı çıktığında, geride bıraktığı adamın ve annesinin sırrının alevler içinde kalışını izliyordu

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.