İçeriğe geç

Gel Birde Burdan Bak

Bölüm 6 · 41 dk okuma

Gel Birde Burdan Bak

Bölüm 6

Küller ve Kanıtlar

Binanın önündeki otopark alanı, siren sesleri ve gökyüzüne yükselen siyah dumanlarla bir savaş alanına dönmüştü. Can, Delfin’i zırhlı aracın arkasına adeta fırlatarak bindirdi ve kapıları kilitledi. Delfin, camdan dışarıya, alevlerin sardığı en üst kata bakarken nefes alamıyordu.

"Uras içeride kaldı! Can, geri dönmelisin!" diye bağırdı Delfin, yumruğuyla zırhlı camı döverek.

Can, şoför koltuğuna geçip gaza basarken dikiz aynasından Delfin’e buz gibi bir bakış attı. "Uras Bey’in emri kesin. Senin güvenliğin her şeyden önemli. O, o cehennemden çıkmayı bilir doktor. Ama sen dışarıda kalırsan, av olursun."

Araç hızla uzaklaşırken Delfin, dikiz aynasından binanın tepesinde meydana gelen ikinci bir patlamayı gördü. Kalbi göğüs kafesini parçalamak istercesine çarpıyordu. Az önce elini ittiği, mesafeli davrandığı adam; şimdi onun hayatı için alevlerin ortasında babasıyla ve geçmişin hayaletleriyle baş başaydı.

Can, Delfin’i İncek’teki sığınağa değil, bu kez Ankara’nın daha kuytu, eski bir bağ evine götürdü. Burası Uras’ın "son kale" dediği yerdi. İçerisi tozlu ama teknolojik olarak tam donanımlıydı. Can, Delfin’i içeri sokup kapıları içeriden kilitledi ve eline bir uydu telefonu tutuşturdu.

"Bir saat içinde sinyal gelmezse, bu telefondaki tek tuşa bas. Seni sınıra kadar götürecek bir ekip gelecek," dedi Can ve belindeki silahın şarjörünü kontrol edip dışarı çıktı.

Delfin, odanın ortasında yapayalnız kalmıştı. Saatler geçmek bilmiyordu. Üzerindeki Uras’ın hırkasına daha sıkı sarıldı. Hırkada hala o odunsu parfüm ve hafif barut kokusu vardı. "Lütfen yaşa," diye fısıldadı karanlığa. "Lütfen o labirentten çık lütfen."

Gece yarısına doğru, bağ evinin bahçesinde çakıl taşlarının ezilme sesi duyuldu. Delfin, elindeki uydu telefonuna sarılarak kapıya yöneldi. Kapı yavaşça açıldı. İçeri giren kişi, dumanlar içinde kalmış, yüzü isli ve sol kolu kanlar içindeki Uras’tı.

Delfin, aralarındaki tüm mesafeyi, tüm kırgınlıkları o an unuttu. Koşarak Uras’ın boynuna sarıldı. Uras, sağlam koluyla Delfin’i belinden kavrayıp kendine çekti ve başını onun boynuna gömdü.

"Buradayım... buradayım doktor," dedi Uras, sesi çatallaşmıştı. "Beni öyle kolay bırakamazsın."

Delfin, geri çekilip Uras’ın yüzünü ellerinin arasına aldı. "Yaralısın! Can nerede? Baban nerede?"

Uras, sendeleyerek koltuğa çöktü. "Can, çevre güvenliğini sağlıyor. Babam ise... o yangından sağ çıktı ama artık bir hükmü yok. Şirket veritabanı imha edildi, ama yanıma almam gerekeni aldım."

Uras, kanlı elini ceketinin iç cebine attı ve yanmış bir deri dosya çıkardı. Dosyanın üzerinde annesinin ismi yazıyordu: Hasret Özkan – Operasyon Kayıtları.

Uras, Delfin’in yardımıyla yarasına pansuman yapılırken dosyayı masaya açtı. Delfin, titreyen elleriyle kağıtları çevirdi. Gördükleri karşısında donup kaldı. Annesi sadece bir adli tıp hemşiresi değil, Taner Bey’in imparatorluğundaki yasa dışı sevkiyatları raporlayan bir muhbirdi.

"Annem... o bir kahramandı," diye fısıldadı Delfin, gözyaşları kağıdın üzerine düşerken.

"Ve bu yüzden öldürüldü," dedi Uras, sesi bir yemin kadar ağır. "Babam onu susturmak istemiş ama katil o değil Delfin. Katil, bu dosyanın son sayfasında ismi geçen kişi. Babamın bile korktuğu o gölge."

Delfin son sayfayı çevirdiğinde, sadece bir imza ve bir sembol gördü. Sembol, otopsideki kurbanın üzerindeki üçgenin aynısıydı. İmza ise... "Gözcü".

Uras, Delfin’in elini tutup onu kendine çekti. Bu kez Delfin geri çekilmedi. Aksine, başını Uras’ın omzuna yasladı.

"Uras," dedi Delfin yavaşça. "Az önce Samanpazarı'nda sana mesafeli davrandığım için... özür dilerim. Sadece korkmuştum."

Uras, Delfin’in alnına derin bir öpücük kondurdu. "Korkma artık. Çünkü o Gözcü’nün kim olduğunu öğrendim. Ve o, senin hayatını mahvetmenin bedelini Ankara’nın en derin çukurunda ödeyecek. Ama önce..."

Uras, Delfin’in çenesini kaldırıp gözlerinin tam içine baktı. "Bana söz ver. Ne olursa olsun, bu labirentten el ele çıkacağız."

Delfin, Uras’ın parmakları arasındaki elini sıktı. "Söz veriyorum. Gölgen değil, yanındayım."

Dışarıda Ankara’nın karla karışık yağmuru başlarken, labirentin en karanlık ismi artık hedefteydi. İntikam, hiç bu kadar yakın ve bu kadar tehlikeli olmamıştı.Uras’ın bağ evindeki o ağır sessizlik, sadece şöminede çıtırtıyla yanan odunların sesiyle bozuluyordu. Delfin, elindeki dosyayı defalarca çevirmiş, o "Gözcü" imzasını binlerce kez incelemişti. Ancak dosyanın en arka sayfasındaki bir notu fark ettiğinde kaşları çatıldı.

"Uras, bir saniye... Bu imza... Bu bir isim değil."

Uras, pansuman yaptığı kolunu askıya alırken Delfin’in yanına eğildi. Delfin, dosyanın sonundaki resmi mühürleri ve tarihleri gösterdi. "Gözcü, bir kişi değil. Bu, babanın 1990’larda kurduğu gizli bir yazılım protokolünün adıymış. 'Gözcü Projesi'. Annem bir katilin peşinde değilmiş Uras; o, babanın şirketindeki yolsuzlukları otomatik olarak kaydeden bir sistemin peşindeymiş. Yani... o geometrik semboller, katilin imzası değil, sistemin hata verdiği verilerin kodlanmış haliymiş."

Uras donup kaldı. "Yani ortada gizemli bir seri katil yok mu?"

Delfin derin bir nefes aldı, omuzları çöktü. "Hayır. Otopsideki o kesikler, annemin cesedindeki o işaretler... Hepsi aslında sistemsel bir takibin fiziksel kanıtlarıymış. Annem ölmeden önce bu kodları vücuduna kazımış ki, sen ya da ben bulalım. Katil ise... sadece bu verilerin açığa çıkmasından korkan, babanın sıradan bir güvenlik şefi. 'Gözcü' diye biri hiç doğmamış Uras. Biz bir hayaletle savaşmışız."

Gerçeğin o soğuk ve rasyonel yüzü ortaya çıkınca, o karanlık mafya atmosferi bir anda dağılıverdi. Ertesi sabah, İncek’teki evin salonunda bambaşka bir hava vardı. Uras, üzerinde her zamanki jilet gibi takım elbisesi yerine, gri bir eşofman altı ve hafif tüylenmiş siyah bir sweatshirtle mutfaktaydı.

"Doktor, bu simitler neden bu kadar sert?" diye seslendi Uras. Elinde bir bıçakla ekmek tahtasının başında duruyordu ama o her şeyi kusursuz yapan adam gitmiş, yerine mutfakta biraz sakarlaşan bir Uras gelmişti.

Delfin, üzerinde Uras’ın dünkü o devasa siyah hırkası, ayaklarında kalın yün çoraplarla mutfağa girdi. Gözleri hala biraz şişti ama yüzünde günlerdir ilk kez huzurlu bir gülümseme vardı.

"Çünkü Ankara simidi bekleyince sertleşir Uras," dedi Delfin, tezgaha yaslanıp onu izlerken. "Bırak o bıçağı, parmağını keseceksin. Zaten bir kolun askıda."

"Ben koskoca holding yönetiyorum Delfin, bir simidi mi bölemeyeceğim?" dedi Uras, hafifçe homurdanarak. Ama simidi bölerken bıçak kaydı ve simit parçası mutfağın öbür ucuna fırladı.

Can, kapının eşiğinde göründü. Üzerinde yine o ciddiyet vardı ama elindeki alışveriş poşetlerini masaya bırakırken hafifçe gülümsedi. "Efendim, isterseniz ben taze olanları getirdim. Bir de... Delfin Hanım için istediğiniz o özel nemlendirici kremi aldım. Hastane havası cildini kurutur demiştiniz."

Delfin şaşkınlıkla Uras’a baktı. "Bunu mu düşündün?"

Uras, simitle olan savaşını kaybedip havluya elini silerken omuz silkti. "Adli tıpçısın diye kişisel bakımını ihmal edecek değilsin ya. Hem... yüzün kızarınca daha komik oluyorsun, krem sür de bari parlasın."

Kahvaltı sofrasına oturduklarında, artık kapıda bekleyen eli silahlı adamlardan veya şifreli dosyalardan konuşmuyorlardı.

"Peki şimdi ne olacak?" diye sordu Delfin, peynirini simidine sürerken. "Gözcü diye biri yok, baban köşesine çekildi, tehlike geçti."

Uras, sağlam eliyle çayından bir yudum aldı. "Şimdi ne mi olacak? Önce o berbat adli tıp işine geri döneceksin. Ben de yanan binayı tadilata sokacağım. Ama bir farkla..." Uras uzanıp Delfin’in elini masanın üzerinde tuttu. Bu kez mülkiyetçi bir tavırla değil, sadece orada olduğunu hissetmek ister gibi.

"Hafta sonları Batıkent’e, senin sevdiğin o dondurmacıya gideceğiz. Ve söz veriyorum, bu sefer yanımızda Can ve on tane koruma olmayacak. Sadece sen, ben ve o bayat simitlerin hikayesi."

Delfin güldü, başını Uras’ın omzuna yasladı. Ankara’nın griliği camın arkasında kalmıştı. Hayatları hala karmaşıktı, hala çözülmesi gereken onlarca bürokratik sorun vardı ama en azından peşlerindeki o hayalet artık yoktu.

"Uras?"

"Efendim doktor?"

"Krem için teşekkür ederim. Ama bir dahakine simitleri ben alacağım, senin seçtiklerinle dişimi kırabilirim."

Uras hafifçe gülümsedi ve Delfin’i kendine daha sıkı çekti. "Anlaştık doktor. Anlaştık."

Ankara Adli Tıp Kurumu’nun koridorları, sabahın ilk ışıklarında bile o steril, ruhsuz soğukluğunu koruyordu. Delfin için son üç gün, profesyonel hayatı ile özel hayatı arasına örülen gizli bir duvar gibiydi. Her şey Salı sabahı başlamıştı. Masasına bırakılan ilk not, sadece tek bir cümleydi: "Bazen en güvenli yer, bir fırtınanın tam kalbidir." Delfin o an bunu eski bir davanın artçısı sanmış, önemsememişti. Ancak Çarşamba sabahı masasında bulduğu o solgun papatyalar ve yanındaki "Uras’ın gölgesi seni korumuyor, sadece dünyadan gizliyor" yazılı kağıt, içindeki huzuru bir zehir gibi sarstı. Uras’ın yanında bulduğu o yeni hayatı kaybetmemek için sustu; sustukça o mektuplar çekmecesinde birer suç ortağı gibi birikti.

Bugün ise odaya girdiğinde, gümüş renkli mikroskobunun metalik yansıması altında bembeyaz bir zarfın parladığını gördü. Bu, üçüncü ve en ağır olanıydı.

Delfin, kapıyı arkasından kilitledi. Titreyen elleriyle zarfı açtığında, odaya yoğun, geniz yakan ve melankolik bir eski gül parfümü kokusu yayıldı. Bu koku, laboratuvarın steril havasına o kadar aykırıydı ki, Delfin bir an nefessiz kaldığını hissetti. Mektubun üzerindeki el yazısı, eski zamanlardan kalma bir kaligrafinin zarafetine sahipti; ancak her harf, bir cerrahın neşteri kadar keskin ve soğuktu.

"Delfin, gözlerindeki o derin hüzne ilk gördüğüm gün aşık olmuştum. Uras gibi bir adamın ellerindeki kan, senin ruhunu kirletiyor. O, senin kanatlarını kıran bir gardiyan; ben ise seni uçuracak fırtınayım. Benim yanımda sadece 'doktor' değil, sadece kendin olabilirsin. Seni bekliyorum, her zamanki yerde..."

Delfin, mektubun sonundaki o "her zamanki yer" ifadesini okuduğunda başının döndüğünü hissetti. Tam kağıdı yırtıp lavaboya atmak üzereydi ki, kapı menteşelerinden sökülecekmiş gibi bir güçle vuruldu ve kilit zorlanarak açıldı.

Uras, içeri bir fırtına gibi daldı. Elinde Delfin’in sabah mutfakta unuttuğu telefonu vardı ama bakışları doğrudan Delfin’in arkasına saklamaya çalıştığı eline kilitlendi. Burnuna çarpan o ağır gül kokusuyla Uras’ın yüzü anında bir mermer bloğuna dönüştü. Aralarındaki mesafeyi bir kaplan çevikliğiyle kapatıp Delfin’in bileğini kavradı ve kağıdı çekip aldı.

Mektubu okurken Uras’ın çene kasları öyle bir gerildi ki, dişlerinin gıcırtısı odada duyuluyordu. Bakışlarını kağıttan çekip Delfin’in dolan gözlerine diktiğinde, o bakışta artık aşk değil, ihanete uğramış bir kurdun yaralı öfkesi vardı.

"Üç gündür..." dedi Uras, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir kurşun kadar ağırdı. "Üç gündür bu sapık sana ulaşıyor, senin ruhundan bahsediyor... Ve sen bunu benden saklıyorsun, öyle mi doktor?"

"Uras, yemin ederim sadece bizi korumak istedim! Huzurumuz bozulmasın diye..."

"Huzur mu?" Uras acı bir kahkaha attı. Elindeki mektubu bir düşmanı boğar gibi buruşturup masaya fırlattı. Masadaki deney tüpleri bu hareketle yere çarpıp paramparça oldu. "Sen benden gizli iş çevirerek huzuru zaten morgun masasına yatırmışsın. Can! Delfin Hanım’ı eve götür. İkinci bir emre kadar odasından çıkmayacak!"

Can eşikte belirdiğinde, Delfin geri adım atarak masanın kenarına tutundu. "Hayır!" dedi sesi titreyerek ama kararlılıkla. "Gitmiyorum Uras! Beni bu şekilde cezalandıramazsın. Ben senin malın değilim, burası benim iş yerim!"

Uras ona doğru bir adım daha attı, gölgesi genç kadının üzerine bir kabus gibi çöktü. "Burası artık senin için güvenli değil Delfin. O adam 'her zamanki yer' diyor! Senin benden başka bir dünyan, benden başka bir yerin olamaz!"

"Beni eve kilitleyerek o adamı durduramazsın!" Delfin, Can’ın ona doğru uzanan elini sertçe itti. "Bırak beni Can! Uras, bak yüzüme... Ben sadece korktum. Beni bir odaya hapsederek koruyamazsın, sadece benden uzaklaşırsın."

Uras’ın gözlerindeki öfke bir an için sarsılsa da, yerini tekrar o buzdan duvara bıraktı. "Zorluk çıkarma doktor. Can, ne gerekiyorsa yap."

Delfin masadaki neşterlerden birine refleksle uzandı ama Uras elini ondan önce davranıp bileğini tutarak engelledi. Delfin, Uras'ın kollarında çırpınırken hıçkırıklar içinde bağırdı: "Bunu yaparsan aramızdaki her şeyi o mektuplardan daha beter yırtıp atmış olacaksın! Gitmiyorum diyorum sana!"

Ancak Uras, onu dinlemek yerine tek bir hamleyle Delfin’i kucağına aldı. Delfin’in yumrukları Uras’ın sert göğsüne inerken, Ankara Adli Tıp’ın koridorları bu kez bir vedanın değil, sarsılan bir güvenin çığlıklarıyla yankılanıyordu.

Uras, kucağında çırpınan Delfin ile Adli Tıp Kurumu’nun koridorlarında devleşmiş bir öfke gibi ilerliyordu. Personelin şaşkın bakışları altında, Delfin’in yumrukları Uras’ın geniş omuzlarında yankılanıyor, genç kadının "Bırak beni!" haykırışları yüksek tavanlı koridorda parçalanıyordu.

"Uras, dur! Herkes bakıyor, yapma!" diye bağırdı Delfin, sesi artık ağlamaktan kısılmıştı.

Uras durmadı. Kurumun çıkışındaki zırhlı aracın kapısı Can tarafından çoktan açılmıştı. Uras, Delfin’i arka koltuğa adeta bir fırtınanın enkazını bırakır gibi bıraktı ve yanına oturdu. Kapı kapandığında dış dünya sustu; içerideki hava ise barut gibi kokuyordu.

Araba, İncek’teki evin bahçesine girdiğinde Ankara üzerine kurşuni bir yağmur indirmeye başlamıştı. Uras, araçtan inip Delfin’in kapısını bizzat açtı. Delfin, inmemek için koltuğun kenarına tutunsa da Uras’ın tek bir bakışı, tüm direncini bir anlık tereddüde uğrattı.

"Kendi rızanla mı inersin, yoksa yine ben mi indireyim?" dedi Uras. Sesi artık bağırmıyordu; ama o alçak ton, bağırmasından çok daha ürkütücüydü.

Delfin, gözyaşlarını elinin tersiyle silip arabadan indi. Hızlı adımlarla eve girdi ve üst kattaki yatak odasına yöneldi. Arkasından Uras’ın ağır adımlarını duyabiliyordu. Odaya girdiğinde, Uras kapının eşiğinde durdu.

"Bu oda," dedi Uras, elindeki o buruşmuş mektubu masanın üzerine bırakarak. "Ben o 'şairi' bulup boğazını sıkana kadar senin dünyan burası olacak. Yemeklerin kapına gelecek, Can dışarıda bekleyecek. Telefonun bende kalıyor."

"Sen delisin!" Delfin, yatağın kenarındaki komodinin üzerindeki lambayı kavrayıp Uras’a doğru fırlattı. Lamba duvarda patlayıp parçalara ayrılırken Uras yerinden bile kıpırdamadı. "Beni buraya kitleyemezsin Uras! Ben senin oyuncağın değilim. O mektupları ben yazmadım, ben istemedim!"

"Ama sakladın!" diye gürledi Uras, odaya girip kapıyı arkasından tekmeleyerek kapattı. "Bana gelmek yerine, her sabah o herifin gül kokulu kağıtlarını okumayı tercih ettin. Belki de hoşuna gitti ha? 'Kuş' olman, 'gardiyan' olmam... Belki de o meçhul kahramanını bekliyorsun!"

Delfin, duyduğu bu ağır ithamla sarsıldı. Uras’ın yanına gidip tüm gücüyle suratına bir tokat attı. Odanın içinde yankılanan tokat sesiyle beraber zaman durdu. Uras’ın başı yana eğildi, yanağında parmak izleri kızarmaya başladı.

Uras, yavaşça başını çevirip Delfin’in titreyen ellerine baktı. Gözlerindeki öfke yerini bir anlık, çok derin bir kırılmışlığa bıraktı; ama bu saniyeler sürdü. Delfin, attığı tokadın pişmanlığıyla geri çekilirken Uras ona doğru yürüdü. Onu yatakla kendi arasına sıkıştırdı.

"Bana bir daha sakın el kaldırma doktor," dedi Uras, sesi nefes kadar yakındı. "Çünkü ben canını yakamam, ama seni bu odada kendi sessizliğinle boğabilirim."

"Uras, lütfen..." Delfin, Uras’ın siyah gömleğinin yakalarına tutundu. "Korktum. Senin o karanlık dünyandan, yine silahların patlamasından, babanın gölgesinden korktum. O mektupları sadece huzurumuz bitmesin diye sakladım."

Uras, Delfin’in alnına kendi alnını dayadı. İkisinin de nefesi birbirine karışıyordu ama aralarındaki o buzdan duvar hala oradaydı.

"Huzur yalanla kurulmaz Delfin," dedi Uras. Elini Delfin’in saçlarına daldırdı, bu kez okşamak için değil, onu sabit tutmak için. "Şimdi uyu. Ya da ağla. Ne istersen onu yap. Ama o herif ölene kadar bu kapı sana açılmayacak."

Uras geri çekildi, odadan çıktı ve kapıyı kilitledi. Delfin, kapının arkasından gelen o mekanik kilit sesini duyduğunda yere çöktü. Ankara’nın ayazı camları döverken, İncek’teki o lüks oda dünyanın en soğuk zindanına dönüşmüştü.

Aşağıda ise Uras, salonun ortasında durmuş, Can’a bakıyordu. Elindeki sargılı kolu, attığı tokat yüzünden zonkluyordu ama kalbindeki sızı daha baskındı.

"Can," dedi Uras, sesi ölüm saçıyordu. "Ankara’daki tüm çiçekçileri, tüm parfümerileri tarayın. O kağıdın cinsinden, o kokunun izinden gidin. Kimse benden bir şey saklayamaz. Kimse benim olanın saç teline mektup yazamaz."

"Emredersiniz efendim," dedi Can ve karanlığa karıştı.

Uras, elindeki içki kadehini şöminenin ateşine fırlattı. Ateş bir an parladı, sonra sönmeye yüz tuttu. Labirent artık sadece bir bilmece değil, bir güven savaşıydı.

İncek’teki evin koridorlarında yankılanan kilit sesi, Delfin’in kalbine saplanan bir iğne gibiydi. Odada hapsolduğu ilk saatlerde öfke hâkimdi; kapıyı yumruklamış, Uras’ın adını avazı çıktığı kadar bağırmıştı. Ancak dışarıdan gelen tek yanıt, koridorda nöbet tutan adamların ağır ayak sesleriydi. Gece yarısı olduğunda, öfke yerini zehirli bir kırgınlığa bıraktı.

Delfin, pencerenin kenarındaki koltuğa büzüldü. Ankara’nın üzerine çöken sis, bahçedeki çam ağaçlarını birer hayalet gibi gösteriyordu. Uras, onu korumak adına özgürlüğünü elinden almıştı. Oysa Delfin için bu koruma değil, bir imha operasyonuydu; ruhunun, iradesinin ve ona olan güveninin imhası.

Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kapı tekrar kilitlendi ve Can elinde bir tepsiyle içeri girdi. Tepside taze meyveler, dumanı tüten bir kahve ve Delfin’in sevdiği o çıtır simitler vardı. Can, tepsiyi sessizce masaya bıraktı.

"Uras Bey aşağıda sizi bekliyor, Delfin Hanım. 'Eğer gelmezse kahvaltıyı yukarıda, kapı kilitliyken yaparız' dedi."

Delfin, gözlerindeki kızarıklığı gizlemeye çalışmadan ayağa kalktı. "Kilitli kapılar ardında yemek yemek ona yakışır. İnmiyorum."

Ancak beş dakika sonra kapı tekrar açıldı. Uras, üzerinde dün geceki kırışmış siyah gömleğiyle, gözlerinin altı çökmüş bir halde kapı pervazına yaslandı. Bakışları doğrudan Delfin’in solgun yüzüne kilitlendi.

"Aşağı in, Delfin. Bu inat ikimizi de bitirecek."

"Bitiren ben değilim Uras, sensin," dedi Delfin, sesi bir fısıltı kadar cılız ama bir cam kırığı kadar keskindi. "Beni buraya kapatarak o mektupları yazan adamı değil, beni cezalandırıyorsun. Şu an senden, o mektupları yazan kimseden daha çok korkuyorum."

Uras, bu sözle sanki fiziksel bir darbe almış gibi sarsıldı. Bir adım öne çıktı ama Delfin refleksle geri kaçınca durdu. Aralarındaki mesafe sadece iki metreydi ama sanki aralarında Ankara’nın tüm vadileri uzanıyordu.

Aşağıdaki büyük meşe masada kahvaltı ederken, ortamdaki sessizlik o kadar yoğundu ki çatalın porselene değen sesi bir silah patlaması gibi yankılanıyordu. Uras, Delfin’in tabağına peynir koymak için uzandı ama Delfin tabağını hızla geri çekti.

"Dokunma tabağıma. Dokunma bana. Madem burada bir mahkumum, gardiyanımdan ihsan beklemem."

Uras elini havada bıraktı, yumruğunu sıkarak masaya dayadı. "Hala o herifi koruyorsun! Ona 'her zamanki yer' diyecek kadar alan açmışsın hayatında. Ben senin için dünyayı yakarken, sen bana bir yalanı layık gördün!"

"Yalan söylemedim Uras, sadece sustum! Çünkü senin dünyandaki her 'doğru' birinin ölümüyle sonuçlanıyor. Bak şimdi de öyle oldu. Mektubu sakladım diye beni hapse attın. O adam haklıymış... Sen beni sevmiyorsun, sen beni yönetmek istiyorsun."

Uras ayağa fırladı, sandalye büyük bir gürültüyle devrildi. "Yönetmek mi? Seni nefesimden sakınıyorum ben! O mektubun geldiği yer Samanpazarı’ndaki o dükkanın iki sokak ötesi çıktı. Oraya gideceğim ve o eli kıracağım. Sen ise burada, dizinin dibinde oturup bekleyeceksin!"

Delfin de ayağa kalktı, gözlerindeki yaşlar yanağına süzülürken acı bir gülümseme belirdi dudaklarında. "Git o zaman. Git ve öldür. Ama döndüğünde burada beni bulamayacaksın Uras. Fiziksel olarak burada olsam bile, o sevdiğin Delfin artık olmayacak. Sen kendi ellerinle bizi o mektubun içine gömdün."

Uras, cevap vermeden ceketini kaptığı gibi evden çıktı. Kapının şiddetle kapanma sesi evin içinde yankılanırken Delfin olduğu yere yığıldı. Az sonra dışarıda bir aracın patinaj çekerek uzaklaştığını duydu.

Can, mutfak kapısında belirip mahcup bir ifadeyle Delfin’e baktı. "Delfin Hanım, Uras Bey aslında sadece..."

"Sus Can," dedi Delfin, başını ellerinin arasına alarak. "Sakın onu savunma. O, labirenti çözdüğünü sanıyor ama kendi ördüğü duvarların arasında kayboluyor."

Gün boyu evde buz gibi bir hava hâkimdi. Delfin odasına geri dönmedi ama Uras’ın olduğu hiçbir yere de gitmedi. Akşam olduğunda Uras eve döndü; üstü başı dağılmış, el eklemleri patlamıştı. Delfin salonda, şöminenin karşısında donmuş bir halde oturuyordu. Uras yanına yaklaştı, ağır bir alkol ve tütün kokusu yayıyordu.

"Bulamadım," dedi Uras, sesi boğuktu. "Adres sahte, izler silinmiş. Ama bulacağım."

Delfin başını bile çevirmedi. "Bulma Uras. Çünkü bulsan da, öldürsen de biz artık eskisi gibi olamayacağız. Aramıza o mektuplardan daha büyük bir şey girdi: Senin merhametsizliğin."

Uras, Delfin’in dizinin dibine çökmek istedi ama genç kadının buz gibi bakışlarını görünce vazgeçti. Ankara’nın karlı gecesi başlarken, İncek’teki bu devasa evde iki yabancı, aynı yangının küllerinde birbirinden uzaklaşmaya devam ediyordu.

Delfin’in kanı dondu. O an, mektupların üzerindeki o kaligrafik el yazısını tekrar inceledi. Harflerin kavisleri, 'D' harfinin altına atılan o sert çentik... Mert’in lisedeyken defterlerine karaladığı o tuhaf imzanın aynısıydı.

"Uras!" diye bağırdı Delfin, kapıyı yumruklayarak. "Uras, aç şu kapıyı! O değil... Gözcü değil, başkası!"

Uras, elinde bir kadehle kapıyı açtığında yüzü hala kireç gibiydi. Delfin, Uras’ın göğsüne atılıp ceketinin yakalarına sarıldı.

"Uras, o mektuplar... Onlar Gözcü’den ya da babandan gelmiyor. O geri döndü. Mert geri döndü!"

Uras kaşlarını çattı, kadehini masaya bıraktı. "Mert kim Delfin? Kimden bahsediyorsun?"

Delfin hıçkırıklar içinde anlatmaya başladı. 2016 yılını, tacizleri, okul çıkışı pusuya yatmaları, bileğindeki o geçmeyen hayali morlukları... Uras dinledikçe, az önceki o "sahiplenici öfke" yerini buz gibi bir dehşete ve vicdan azabına bıraktı. Uras, Delfin’i odaya kilitleyerek, aslında onu on üç yıl önceki o travma odasına geri fırlattığını o an anladı.

"Bana 'gardiyan' dediğinde ne demek istediğini şimdi anlıyorum..." diye mırıldandı Uras, sesi titreyerek. Delfin’in titreyen ellerini avuçlarının içine aldı. "Delfin, özür dilerim... Ben seni koruduğumu sanırken, senin cehennemin olmuşum."

Delfin başını salladı. "Mektuptaki koku... Mert’in o zamanlar kullandığı, babasından kalan o ağır gül esanslı yağın aynısı. Uras, o ölmemiş. On yıl sonra, Ankara’nın dehlizlerinden çıkıp geldi. Beni izliyor. Adli tıp odama o çiçeği bırakan, senin o koruma duvarlarını aşan kişi o!"

Uras, Delfin’i göğsüne çekti, bu kez bir mahkum gibi değil, bir sığınak gibi sarıldı ona. "Eğer oysa," dedi Uras, sesi Ankara’nın en derin yeraltı dünyasını titretecek bir tondaydı. "Bu kez seni bir odaya kilitlemeyeceğim Delfin. Bu kez o hayaleti gerçekten gömeceğim. On yıl önce yarım kalan işi ben bitireceğim."

Ancak Ankara’nın puslu camının dışından, bahçedeki çam ağaçlarının arasından bir çift göz onları izliyordu. Karanlıkta parlayan bir çakmak ateşi, eski bir gül kokusunu geceye yayıyordu. Mert, labirentin dışından değil, tam kalbinden gülümsüyordu.

Uras’ın kollarında titreyen Delfin için zaman artık 2026 değil, 2016’nın o uğursuz Kasım akşamıydı. Uras, Delfin’in gözlerindeki o boş bakışı gördüğünde, genç kadının ruhunun şu an bu odada olmadığını anladı. Delfin, on yıl önce ruhunun parçalandığı o dar sokağa, Mert’in nefesinin soğukluğunu ensesinde hissettiği o ana dönmüştü.

Delfin, sanki o anı yeniden yaşıyormuş gibi kesik kesik, fısıltıyla anlatmaya başladı.

Tunalı’nın Arka Sokaklarındaki Pus

"Her şey o akşam başladı," dedi Delfin, bakışlarını bir noktaya sabitleyerek. "Dershaneden çıkmıştım. Ankara’nın o meşhur kuru ayazı vardı. Mert’ten ayrılalı iki hafta olmuştu ama o, her gün telefonuma yüzlerce mesaj atıyordu. 'Seni kimseye yar etmem, sen benimsin, benim kalacaksın' diyordu."

Delfin yutkundu, elleri Uras’ın gömleğini öyle sıkı kavradı ki parmak boğumları bembeyaz oldu.

"Tunalı’nın arkasındaki o ıssız ara sokağa girdiğimde, gölgesini gördüm. Uzun, hantal bir gölge... Kaçmaya çalıştım ama Mert benden çok daha hızlıydı. Beni kolumdan tutup o rutubetli, çöp konteynerlerinin olduğu dar boşluğa savurdu. Sırtım buz gibi betona çarptığında nefesim kesildi."

Mert’in o günkü yüzü Delfin’in kabuslarının başrolüydü. Genç kızın çığlık atmasına fırsat vermeden, iri eliyle ağzını kapatmış, yüzünü Delfin’in yüzüne yaklaştırmıştı.

"Beni ittiğinde bileklerimi öyle sert kavradı ki, Uras... Kemiklerimin birbirine sürttüğünü duydum. 'Bana bak!' diye kükredi. Sesindeki o hastalıklı sahiplenme duygusunu asla unutamam. Diğer eliyle yüzüme dokunmaya başladı, ama bu bir sevgi dokunuşu değildi. Tırnaklarını yanağıma batırarak, sanki oraya kendi imzasını kazımak istiyordu."

Delfin’in gözünden bir damla yaş süzüldü. "Sonra cebinden o küçük çakıyı çıkardı. Ucunu çenemin altına dayadı. Metalin o dondurucu soğukluğu hala tenimde... 'Eğer başkasına gülümsersen, bu yüzü öyle bir hale getiririm ki baban bile tanıyamaz' dedi. O an taciz sadece fiziksel değildi; irademi, gururumu, varlığımı ayaklar altına alıyordu. Kıyafetlerimi çekiştiriyor, boynumdaki kolyeyi -annemin hediyesini- 'Bu sana fazla güzel' diyerek koparıp atmıştı.

Mert o gece Delfin’i bırakmamıştı. Onu zorla, kimsenin uğramadığı o karanlık parka sürüklemişti. Saatlerce bir bankta, Delfin’in telefonunu karıştırarak geçmişini, mesajlarını, rehberindeki her ismi sorgulamıştı.

"Sabahın dördüne kadar o bankta oturmak zorunda kaldım. Gitmeme izin vermiyordu. Başını omzuma yaslıyor, sonra birden öfkelenip saçlarımı çekiyordu. O ağır, mide bulandırıcı gül esanslı yağı sürerdi ellerine... O gece o koku üzerime öyle bir sindi ki, günlerce yıkanmama rağmen tenimden çıkmadı. Beni öpmeye çalıştığında hissettiğim o iğrenme duygusu... Kendimi kirlenmiş, bitmiş hissediyordum."

Delfin hıçkırıklara boğuldu. "En son beni eve bırakırken apartman kapısında kulağıma fısıldadı: 'Nereye gidersen git, hangi doktora çıkarsan çık, tenindeki bu gül kokusu benim imzam. Her zamanki yerde seni bekliyor olacağım.'"

Uras, Delfin’in anlattıklarını dinlerken kendi içindeki canavarın uyandığını hissetti. On yıl önce bir çocuğun, sevdiği kadına yaptığı bu sistematik işkence, Uras’ın tüm mülkiyetçi duygularını bir intikam ateşine dönüştürdü. Delfin’i neden odalara kapattığını, neden bu kadar sert tepki verdiğini şimdi daha iyi anlıyordu; çünkü bilmeden Mert’in o hastalıklı metodunu taklit etmişti.

Uras, Delfin’i daha sıkı sardı. "Şşşt... geçti. O burada değil. Artık Ankara’nın gölgesinde saklanamayacak."

Uras başını kaldırdığında, gözlerinde sadece ölüm vardı. Mert, Delfin’e sadece mektup yazmamıştı; Uras’ın en değerli hazinesine, onun geçmişine dokunmuştu. Ve Uras için bunun tek bir karşılığı vardı: Mutlak yok oluş.

Ankara’nın karlı gecesinde, İncek’teki evin bahçe kapısında duran bir gölge, elindeki gümüş çakmağı çaktı. Gül kokusu rüzgarla birlikte açık kalan mutfak camından içeri sızarken, Mert karanlığın içinden fısıldadı:

"Zamanı geldi Delfin. Her zamanki yerdeyiz." Uras, kollarının arasındaki kadının her hıçkırığında, omuzlarının her sarsılışında kendi içinde bir yerlerin yıkıldığını hissediyordu. Onu korumak için ördüğü duvarların, aslında Delfin’in en büyük travmasının tuğlalarıyla aynı olduğunu görmek ruhunu azapla kavuruyordu. Ancak Uras’ın içindeki o karanlık stratejist, bu hayaleti yakalamak için daha fazlasını bilmesi gerektiğini söylüyordu.

Delfin’in başını yavaşça göğsünden kaldırdı. Parmak uçlarıyla ıslak yanaklarını kurularken gözlerinin içine, o en derin, en yaralı yere baktı.

"Delfin... Bana bak sevgilim," dedi Uras, sesi bir kadife kadar yumuşak ama bir çelik kadar kararlıydı. "Biliyorum, o günlere dönmek seni nefessiz bırakıyor. Ama o şerefsizin zihnini çözmem lazım. Bana... bana en çok iz bırakan, 'asla unutmam' dediğin bir anı daha anlat. Sana başka neler yaptı? Onu nasıl durduramadın? O 'her zamanki yer' sadece bir park mı, yoksa daha fazlası mı?"

Delfin titreyen bir nefes aldı. Gözlerini kapattığında yine o rutubetli 2016 kışına döndü. Ankara’nın o yılki karı, Mert’in takıntısı kadar beyaz ama onun kalbi kadar soğuktu.

"Bir keresinde..." dedi Delfin, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Lise son sınıfın mezuniyet balosu vardı. Mert mezun olmuştu ama hala okulun kapısında beklerdi. O gece gitmemi yasaklamıştı. 'Kimse seni o elbiseyle göremez' demişti. Ama ben direndim, gizlice hazırlandım. Beyaz, sade bir elbise almıştım... Annemle seçmiştik."

Delfin’in elleri Uras’ın kollarını bu kez bir can havliyle sıktı.

"Balo salonuna girmeden hemen önce, otoparkın o karanlık köşesinde birden karşıma çıktı. Beni kolumdan tutup o zamanlar sürdüğü o eski, paslı arabasına bindirdi. Bağırmama fırsat vermedi, ağzımı o meşhur gül kokulu mendiliyle kapattı. Beni Ankara’nın dışına, Mogan Gölü’nün ıssız bir kıyısına götürdü."

Uras’ın çene kasları gerildi. "Orada ne yaptı?"

"Arabayı kilitledi. Işıkları söndürdü. Karanlıkta sadece sigarasının ucu parlıyordu. Saatlerce konuşmadı, sadece beni izledi. Sonra... o çakıyı çıkardı. Ama bu sefer yüzüme değil, o çok sevdiğim beyaz elbiseme yaklaştırdı. 'Eğer ben yoksam, bu güzelliğin de bir anlamı yok' dedi. Elbisemi omuzlarımdan aşağı, yavaş yavaş, sanki bir kağıdı yırtar gibi kesti. Ben ağladıkça o daha çok keyif alıyordu."

Delfin hıçkırarak devam etti:

"Sonra... o kaba elleriyle omuzlarımı sıktı. Tırnaklarını köprücük kemiklerime geçirdi. 'Bana ait olduğunu unutma diye yapıyorum' dedi. O gece beni o soğukta, paramparça olmuş bir elbiseyle arabanın içinde saatlerce bekletti. Tacizi fiziksel acıdan çok, onurumu kırarak yapıyordu. Beni o gece orada, bir eşya gibi, iradesi alınmış bir kurban gibi hissettirdi. Sabah olduğunda beni evimin iki sokak ötesine bıraktı ve kulağıma fısıldadı: 'Her zamanki yerimiz, senin kaçamayacağın tek sığınaktır.'"

Uras, duyduklarıyla birlikte oturduğu yerden kalktı. Odanın içinde bir aslan gibi volta atmaya başladı. Gözlerindeki o koruma içgüdüsü, yerini mutlak bir avcı hırsına bırakmıştı.

"Mogan... Samanpazarı... Ve o park," diye mırıldandı Uras kendi kendine. "Delfin, o 'her zamanki yer' sadece coğrafi bir mekan değil. O, senin en zayıf düştüğün, onun seni teslim aldığı o anın simgesi. O şerefsiz şu an Ankara’nın sokaklarında değil, senin zihnindeki o korkuda yaşıyor."

Uras, Delfin’in yanına tekrar diz çöktü. Ellerini yüzüne koydu. "Bana bak doktor. 2016 bitti. Mert bir hayalet olabilir ama ben gerçeğim. O senin elbiseni kesti, ben ise onun bu şehre bastığı her izi sileceğim. Can!"

Can, kapıyı bile çalmadan içeri girdi. Uras’ın sesindeki o ölümcül tınıyı tanıyan sadık koruma, talimatı beklemeden başını eğdi.

"Mogan Gölü’ndeki o eski kulübeleri, Samanpazarı’ndaki o dükkanın etrafındaki tüm kameraları tarayın. 2016’dan kalan tüm Mert dosyalarını çıkarın. Ve Ankara’nın tüm çiçekçilerine haber salın; o ağır gül esansını kim satın alıyorsa, onu bulduğunuz an bana getirmeyin... sadece yerini söyleyin. Onu bizzat ben bitireceğim."

"Lise son sınıftaydım," dedi Delfin, sesi titreyerek başladı ama anlattıkça soğuk bir mekanikliğe büründü. "Okul çıkışı kütüphaneye kalmıştım. Hava kararmıştı. Otoparkın en tenha yerinde, arabasının yanında bekliyordu. Beni gördüğü an üzerime çullandı. Kaçmama fırsat vermeden beni o eski, paslı arabasının arka koltuğuna savurdu. Kilitleri kapattığında o meşhur gül kokusu tüm arabayı sarmıştı. 'Gitmek mi istiyorsun?' dedi, yüzüme o kadar yakındı ki nefesini midemde hissettim. Elindeki o küçük çakıyı, okul eteğimin kenarından içeri soktu. Tenime değdirmedi ama metalin soğukluğu bacağımda bir buz kuluçkası gibiydi. 'Eğer bu okuldan başka birine gülümsediğini duyarsan, bu eteğin altına sadece dikiş izleri kalır' diyerek kıyafetlerimi çekiştirmeye başladı. Sadece izledi Uras... Sadece korkumu izledi ve 'Benimsin' diyerek boynumu, tırnaklarını batırana kadar sıktı. O gece eve gittiğimde boynumu kapatmak için üç gün boğazlı kazak giydim."

Uras’ın kenetli parmakları o kadar sıkıydı ki, eklemlerinden gelen çat sesi odada yankılandı. Ama hala kımıldamıyordu.

Uras’ın nefes alışverişi yavaşlamış, gözbebekleri simsiyah birer kuyuya dönüşmüştü. Masanın üzerindeki kristal kadeh, Uras'ın farkında olmadan sıktığı eli yüzünden çatlamaya başladı.

En kötüsü Ankara Kalesi'nin altındaki o depoydu," dedi Delfin, sesi artık tamamen hissizleşmişti. "Beni oraya kilitlediğinde üniversite sınavına bir hafta vardı. Ellerimi sandalyeye bağlamadı ama 'Eğer kapıya gidersen, babanın dükkanını yakarım' dedi. Bir gece boyunca beni o karanlıkta, farelerin arasında bıraktı. Yanıma geldiğinde elinde bir fırça vardı. 'Seni boyayacağım' dedi. Gül yağına batırılmış o fırçayı kollarımda, bacaklarımda gezdirdi. 'Burası benim, burası da benim' diyerek vücudumu o yağla işaretledi. Bana dokunması gerekmiyordu, o iğrenç kokuyu ve mülkiyetini tenime kazıyordu. 'Sen bir ölüsün Delfin, sadece ben istediğimde canlanabilirsin' diyerek kulaklarıma fısıldadı. O gece o depodan çıktığımda, artık kendimi bir insan değil, onun tarafından mühürlenmiş bir ceset gibi hissediyordum."

Tıp fakültesinin ilk yılı... Herkesin içinde yaptı bunu. Kantinde arkadaşlarımla otururken yanımıza geldi. Kimse onun kim olduğunu bilmiyordu, sadece 'eski sevgili' sanıyorlardı. Masanın altından bacağımı öyle bir sıktı ki, çığlık atmamak için dudağımı kanattım. Elini cebine attı, o gül esansını çıkardı ve herkesin gözü önünde, 'Saçın bozulmuş sevgilim' diyerek o yağı saçlarımın arasına sürdü. Parmaklarını saçlarımın arasından geçirirken kulağıma, 'Herkes senin güldüğünü sanıyor ama ben senin içindeki o çürümüş kokuyu biliyorum' dedi. Kimse yardımıma gelmedi Uras. Çünkü o, dışarıdan bakıldığında sadece 'seven bir adam' gibi görünmeyi çok iyi biliyordu. O gün kantinden çıktığımda saçlarımı kazıtmak istedim."

Delfin sustu. Odanın içindeki sessizlik artık bir gürültüye dönüşmüştü.

Uras yavaşça ayağa kalktı. Hareketleri o kadar kontrollüydü ki, bu kontrol her an büyük bir patlamaya dönüşebilirdi. Delfin’in önüne geldi, diz çöktü ve genç kadının titreyen ellerini avuçlarının içine aldı. Uras’ın elleri buz gibiydi; ama gözleri cehennemin en derin ateşini taşıyıyordu.

"On yıl..." dedi Uras, sesi bir fısıltıdan çok bir celladın son hükmü gibiydi. "On yıl boyunca bu yükü tek başına mı taşıdın doktor?"

Uras ayağa kalktı, masanın üzerindeki o gül kokulu mektubu aldı ve şöminenin içine fırlattı. Kağıt alev alırken Uras telefonunu çıkardı. Rehberinde sadece tek bir ismi tuşladı.

Uras, Can’tan gelen mesajı okuduktan sonra telefonu masanın üzerine, ekranı aşağı bakacak şekilde bıraktı. Gözlerindeki o karanlık, artık sadece bir öfke değil, sistematik bir yok etme planının sessizliğiydi. Gitmedi. Yerinden bile kıpırdamadı. Can’a sadece kısa bir cevap yazdı: "Bekle. Avın nerede olduğunu biliyoruz, acelemiz yok. O herifin nefes aldığı her saniye, çekeceği acının faizidir."

Uras, Delfin’in önüne tekrar çöktü. Avucundaki kristal kırıklarından sızan kan, halının koyu desenleri arasında kayboluyordu. Ama o, acıyı hissetmiyordu bile.

"Daha fazlası var Delfin," dedi Uras, sesi tüyler ürpertici bir sakinlikteydi. "O merdiven boşluğu, o depo... Bunlar sadece başlangıçtı, değil mi? Bana o herifin sana gerçekten dokunduğu, canını yakmak için kuralları yıktığı o anları anlat. Sakın benden bir şeyi gizleme. Eğer bugün o cerahati tamamen boşaltmazsak, ömür boyu o gül kokusuyla yaşarız."

Delfin, Uras’ın kanayan elini tutmak istedi ama Uras elini geri çekti. "Anlat Delfin. Delirmemi istiyorsan anlat. Çünkü bu delilik o herifin sonu olacak."

Delfin titreyen bir nefes alıp başını geriye yasladı. Gözlerini kapattığında, 2016'nın en ağır anıları birer birer dökülmeye başladı.

"Bir kış akşamıydı," dedi Delfin, sesi artık buz tutmuştu. "Dershaneden çıkmıştım, her yer kar altındaydı. Beni otoparkın en karanlık köşesinde yakaladı. Kaçmaya çalıştım ama beni kar yığınının içine, o soğuk betona savurdu. Üzerime çöktü Uras... Dizlerini kollarıma bastırdı, hareket edemedim. Cebinden o meşhur çakısını çıkardı ama bu sefer sadece göstermedi. Bıçağın ucunu boğazıma, tam şah damarımın üzerine dayadı. 'Bağırırsan seni burada keserim, kimse de duymaz' dedi. Diğer eliyle kazağımı çekiştirmeye başladı. O iğrenç gül yağını avucuna boşaltıp çıplak tenime, karnıma sürmeye başladı. O yağın soğukluğu ve bıçağın ucu arasında kaldım. 'Sen benim imzamı taşıyorsun' diyerek tırnaklarını etime geçirdi. Sadece izledi... Korkudan donup kalmamı, nefes bile alamamamı zevkle izledi. O gece eve gittiğimde vücudumdaki morlukları saklamak için banyoda saatlerce ağlamıştım."

Uras’ın gözbebekleri genişledi, boyun damarları birer halat gibi dışarı fırladı. Yumruğunu yanındaki sehpaya öyle bir vurdu ki, sehpanın mermer üstü ortadan ikiye ayrıldı. Ama hala bağırmıyordu. Bu sessiz çıldırış, bağırışından çok daha yıkıcıydı.

"Beni bir keresinde Mogan Gölü'nün o ıssız, bataklık kısmına götürdü," diye devam etti Delfin, artık hıçkırıklarını tutamıyordu. "Gecenin körüydü. Beni arabadan indirip o çamurun içine itti. Dizlerimin üzerine çöktürdü. Saçlarımdan tutup başımı geriye çekti. 'Beni terk edersen ne olur biliyor musun?' dedi. Elindeki gül esanslı şişeyi zorla ağzıma dayadı, o acı yağı yutmam için beni zorladı. Boğulacak gibi oldum, öksürdükçe beni daha sert sarstı. Sonra... sonra kemerini çıkarıp ellerimi arkadan bağladı. Beni o soğukta, gölün kenarında o halde bıraktı. 'Eğer bir başkası sana dokunursa, seni bu çamurun içine gömerim' diyerek etrafımda döndü. Dakikalarca o karanlıkta, ellerim bağlı, ağzımda o iğrenç yağın tadıyla ölümü bekledim. O gece sadece fiziksel olarak değil, onurumu da o çamura gömdü Uras."

Delfin sustuğunda, Uras’ın nefes alışverişi odayı dolduran tek sesti. Uras yerinden kalktı, banyoya gidip elindeki kanları yıkadı. Döndüğünde yüzü bir maske kadar ifadesizdi. Tam o sırada kapı çalındı ve Can içeri girdi.

Can, ortamdaki o ağır barut kokusunu anında fark etmişti ama profesyonelliğini bozmadı. Elindeki paketleri mutfağa taşıdı. "Efendim, istediğiniz yemekleri getirdim. Bir şeyler yemeniz lazım," dedi Can, sesindeki endişeyi gizleyerek.

Mutfaktaki masaya oturduklarında, Ankara’nın o meşhur ayazı camları dövüyordu. Masada taze simitler, Ankara tulumu ve dumanı tüten bir çorba vardı. Uras, Delfin’in önüne çorbayı koydu ve ekmeğini küçük, milimetrik parçalara bölmeye başladı.

"Ye doktor," dedi Uras. Sesi şimdi pürüzsüz ve derindi. "Kuvvetli olman lazım. Çünkü o 'her zamanki yere' gittiğimizde, senin ellerinin titremesini istemiyorum. O herifin gözlerinin içine bakarken, arkanda benim olduğumu bilmeni istiyorum."

Can, masanın diğer ucunda Uras’ın titreyen ellerini ve masadaki ekmeklerin nasıl milimetrik bir öfkeyle bölündüğünü izliyordu. Yemek boyunca kimse konuşmadı. Sessizlik, yaklaşan katliamın en net habercisiydi.

Uras çorbasından bir kaşık aldı, sonra durup Can’a baktı. "Can, hazırlıkları tamamla. Yarın sabah güneş doğmadan o depoya gidiyoruz. Ama polisi değil, sadece temizlik ekibini hazırla. Çünkü o hayaletten geriye hiçbir iz kalmayacak."

Delfin, çorbasını içerken Uras’ın elinin üzerine elini koydu. Uras’ın parmakları ateş gibiydi. "Uras... o adam çok tehlikeli."

Uras, Delfin’in elini sıkıca kavradı. "Tehlike, benim gölgemin yanında sadece bir kelimedir Delfin. O senin geçmişini çaldı, ben ise onun geleceğini yok edeceğim."

Ankara’nın gri gecesi, bu masada alınan sessiz yeminle daha da karardı. Yemek bittiğinde, labirentin sonuna sadece saatler kalmıştı.

Yemek bittikten sonra evin içindeki o ağır hava, mutfağın pencerelerine çarpan yağmurun sesiyle daha da tekinsiz bir hal almıştı. Uras, masadan kalkıp Delfin’in yanına geldi. Parmaklarını nazikçe onun omuzlarına koydu; dokunuşu, az önceki o yıkıcı öfkeden arınmış, tamamen şefkat yüklüydü.

"Hadi doktor," dedi Uras, sesi buğulu ve yorgundu. "Bugün çok yüklendin kendine. Yukarı çıkalım, uyu. Zihnin biraz dinlensin."

Delfin başını iki yana salladı. Gözlerindeki o cam kırığı parıltısı hala oradaydı. Uras’ın ellerini tuttu, tenindeki o sıcaklık şu an tutunabildiği tek gerçeklikti.

"Hayır Uras... Uyursam o anlara geri döneceğim. Anlatmazsam, o kelimeler içimde büyüyüp beni boğacak. Rahatlamak istiyorum. Hepsini, en ince detayına kadar kusmak istiyorum ki yarın oraya gittiğimizde içimde ondan tek bir kırıntı kalmasın. Lütfen... dinle beni."

Uras, derin bir nefes alıp Delfin’in karşısına, sandalyeye ters oturdu. Kollarını sandalyenin arkalığına yasladı. "Anlat," dedi, gözlerini bir an bile kırpmadan. "Ruhunun en ücra köşesine kadar anlat. Ben buradayım."

Delfin, bakışlarını mutfak penceresinden süzülen Ankara’nın karanlık sokak lambalarına dikti. Zihni, 2016'nın o puslu sahnelerini birer birer geri çağırıyordu.

"Lise son sınıftaydım," diye başladı Delfin, sesi bir kağıdın yırtılma sesi kadar pürüzlüydü. "Okulun en alt katında, kimsenin uğramadığı, tozlu raflarla dolu o eski kütüphaneye inerdim. Sınav haftasıydı, sessizliğe ihtiyacım vardı. Bir öğleden sonra, rafların en arkasındaki dar koridorda ders çalışırken, o ağır gül kokusu genzime doldu. Arkamı dönmeme fırsat vermeden Mert beni omuzlarımdan tutup raflara çarptı. Kitaplar yere döküldü ama o ses, yukarıdaki neşeli okul kalabalığına ulaşmadı."

Delfin derin bir nefes aldı, sanki o anki havayı hala soluyormuş gibi.

"Saçlarımı parmaklarına doladı ve başımı metal rafa sertçe dayadı. Diğer elinde o meşhur, koyu renkli gül yağı şişesi vardı. Kapağını dişleriyle açtı ve yağı yavaş yavaş saçlarımın tepesinden aşağı boşalttı. Sıvının kafa derimden enseme, oradan sırtıma süzülüşünü hissettim... Yapış yapış ve dondurucu bir soğukluktu. Sonra cebinden o pergelini çıkardı. Pergeli açtı, sivri ucunu tam avucumun ortasına dayadı. 'Eğer bu el bir başkasının eline değerse, bu pergeli avucunun içinden geçirip seni bu raflara çivilerim' dedi. Ucunu yavaşça bastırdı; derimin delindiğini, o ince sızının koluma yayıldığını hissettim. Dakikalarca, o karanlık ve tozlu kütüphanede, bir elinde saçlarım diğer elinde o metal pergel ile beni orada öylece tuttu. Yukarıda teneffüs zili çalarken, ben aşağıda bir gölgenin altında yok ediliyordum. Kimse yardımıma gelmedi Uras... Çünkü herkes benim o an kütüphanede huzurla ders çalıştığımı sanıyordu."

"O gece..." diye başladı Delfin, sesi bir cam kırığı kadar pürüzlüydü. "Otobüs durağının hemen arkasındaki o karanlık çam ağaçlarının arasına beni sürüklediğinde, sırtımı sert kabuklu o gövdeye yasladı. İnsanlar birkaç metre ötemde otobüs beklerken, Mert üzerimdeki hırkayı iki yanından çekerek parçaladı. Düğmelerin karda çıkardığı o hafif sesi hala duyabiliyorum. Üzerimdeki ince bluzu da yukarı sıyırdı... Ankara’nın ayazı çıplak tenime çarptığında nefesim kesildi ama o, durmadı."

Delfin yutkundu, Uras’ın parmaklarını can havliyle sıktı.

"Elindeki o ağır gül esansını avucuna boşalttı. Önce o yapış yapış, dondurucu yağı göğüslerimin arasına, karnıma sürdü. Parmaklarını tenimde sertçe gezdiriyordu, sanki bir malı mühürlermiş gibi... Sonra omuzlarımı, boynumu öpmeye başladı ama bu bir sevgi öpücüğü değildi Uras. Isırıyordu, dişlerini tenime geçiriyordu ki izi kalsın. Ben ağladıkça kulağıma, 'Sana benden başka kimse böyle dokunamaz, bu koku senin tenine işledi' diye fısıldıyordu. Bir eliyle ağzımı kapatırken, diğer elini eteğimin altına, bacaklarımın arasına soktu. Külotumu kenara itti, buz gibi parmaklarını en mahrem yerimde hissettiğimde kendimi öldürmek istedim. O metalik soğukluk ve o iğrenç gül kokusu... Parmaklarını hoyratça orada gezdirirken, 'Burası benim mülküm' dedi. Bana bir eşyaymışım gibi, iradesi olmayan bir et parçasıymışım gibi dokunuyordu. İnsanların seslerini duyuyordum; bir anne çocuğuna sesleniyordu, bir adam telefonla konuşuyordu... Ben ise o ağacın gövdesinde, bacaklarımın arasındaki o istilacı elle ruhumun parçalanışını izliyordum. Beni orada, o ayazda yarı çıplak ve o iğrenç sıvıyla kaplı halde bıraktığında, artık hiçbir zaman eskisi gibi temiz hissetmeyeceğimi biliyordum."

Delfin sustu, hıçkırıkları mutfaktaki sessizliği bıçak gibi böldü.

Uras’ın tepkisi bu kez sessiz bir patlama gibiydi. Masanın üzerindeki ağır porselen kaseyi öyle bir sıktı ki, kase elinde tuzla buz oldu. Avucundan süzülen kan, simit kırıntılarının üzerine damlarken Uras’ın yüzünde tek bir kas bile oynamadı. O meşhur, sakin ama dünyayı yakabilecek güçteki sesiyle mırıldandı:

"Bacak arana dokundu... Seni o soğukta mühürlediğini sandı, öyle mi?"

Uras ayağa kalktı. Hareketleri bir avcınınki kadar hesaplı ve ölümcüldü. Delfin’in yanına gidip onu kucağına aldı, başını göğsüne yasladı. "Delfin, bana bak," dedi Uras, sesi yerin yedi kat altından geliyor gibiydi. "Yarın o 'her zamanki yere' gittiğimizde, o parmakların, o dudakların bu dünyadan silinişini izleyeceksin. O seni kirlettiğini sandı ama ben bu gece o gül kokusunu Ankara’nın kanıyla yıkayacağım. Can!"

Uras tam ayağa kalkacakken, parmak boğumlarındaki kan hala taze bir öfke gibi damlarken, Delfin onun ceketinin koluna asıldı. Parmakları kumaşı öyle bir sıktı ki, sanki Uras’ı bırakırsa o karanlık dehlize tek başına düşecek gibiydi.

"Uras, dur..." dedi Delfin. Sesi bir fısıltıdan çok, derinden gelen bir inleme gibiydi. "Son bir şey... Son bir düğüm kaldı içimde. Onu da söküp atmazsam, yarın o kapıdan içeri girmeye cesaretim olmaz. Lütfen, bu en ağırıydı... Onu da bil."

Uras, bir heykel gibi donup kaldı. Gözlerindeki o katliam ateşi, Delfin’in yalvaran bakışlarını görünce yerini kederli bir sabra bıraktı. Yavaşça geri oturdu, Delfin’in buz kesmiş ellerini avuçlarının içine aldı ve "Anlat doktor," dedi. "Kus o zehri. Hepsini alacağım senden."

"2016’nın en sonu, yılbaşına bir hafta vardı," diye başladı Delfin. Gözleri boşluğa daldı, sanki ruhu o karlı mezarlığa çoktan gitmişti. "Annemin ölüm yıldönümüydü. Mezarına gitmiştim, yalnız kalmak istiyordum. Ama o, her zamanki gibi oradaydı. Selvi ağaçlarının arkasından çıktı. Elinde o meşhur siyah şişe... 'Annenle tanışmaya mı geldin?' dedi, sesi bir yırtıcı gibiydi."

Delfin yutkundu, bedeni sarsılarak titremeye başladı.

"Beni annemin mezar taşının üzerine, o mermerin üzerine sertçe itti. Sırtım mermerin dondurucu soğuğuyla buluştuğunda nefesim kesildi. 'Ona ne kadar ait olduğunu gösterelim' dedi. Üzerimdeki kabanı zorla çıkardı, kazağımı yukarı sıyırdı. Çıplak sırtım annemin adının yazılı olduğu o soğuk taşa değerken, Mert elindeki o gül yağını kasıklarıma, iç bacaklarıma boşalttı. Sıvı öyle soğuktu ki, sanki tenimi yakıyordu."

Uras’ın elindeki kadeh kırıkları avucunu iyice parçaladı ama Uras kıpırdamadı. Dişlerini öyle bir sıkıyordu ki, çene kemiğinin sesi duyuluyordu.

"Sonra... pantolonumun düğmesini kopardı. Beni o mermerin üzerinde, annemin başucunda tamamen savunmasız bıraktı. Bacaklarımı ayırdı, dizlerini iç bacaklarıma dayayıp beni sabitledi. Kulağıma, 'Annen de izliyor Delfin, senin sadece bana ait olduğunu o da görüyor' diye fısıldadı. O ellerini... o buz gibi, gül kokulu ellerini en mahrem yerimde hissettim. Hoyratça, canımı yakarak, beni aşağılayarak dokundu. Sonra eğilip o yağlı dudaklarıyla kasıklarımı, göbeğimi öpmeye başladı. Ben ağladıkça, annemin mezar taşına tutunup yardım diledikçe o daha çok zevk aldı. 'Burada, bu taşın üzerinde mühürlüyorum seni' dedi. O gün orada, annemin huzurunda ruhumu tamamen öldürdü Uras. Beni sadece fiziksel olarak değil, kutsal saydığım her şeyle birlikte taciz etti. Beni o soğuk mermerde, yarı çıplak ve o iğrenç kokuyla terk edip giderken, hayatta kalan tek şeyim olan onurumu da o mezara gömdü."

Delfin sustu. Başını Uras’ın dizlerine koydu ve hıçkırıklara boğuldu. "O günden sonra... o günden sonra bir daha asla o mezarlığa gidemedim. Annemle olan bağımı bile o yağlı elleriyle kopardı."

Uras’ın odadaki varlığı artık sadece bir insan değil, safi bir yıkım gücüydü. Yavaşça ayağa kalktı, Delfin’i yerden kaldırıp göğsüne bastırdı. Uras’ın kalp atışları bir savaş davulu gibi gümbürdüyordu.

"Can!" diye kükredi Uras. Sesi İncek’in tüm vadilerinde yankılandı.

Can kapıda belirdiğinde, Uras’ın yüzündeki o 'ölüm kararı'nı gördü.

"O mezarlığı temizleyin," dedi Uras, sesi yerin altından gelen bir uğultu gibiydi. "O mermeri, o toprağı gül kokusundan arındırın. Ve Mert... Mert’i o mezarlığın kapısına zincirleyin. Yarın güneş doğduğunda, o mermerin üzerinde kimin kanının akacağını tüm Ankara görecek. O senin kutsalını kirletti Delfin, ben ise onun cehennemini bizzat inşa edeceğim."

Uras, Delfin’in yüzünü avuçlarına aldı, gözyaşlarını öptü. "Bitti doktor. O mezar taşı artık soğuk olmayacak. Yarın o adamın son nefesiyle ısınacak. Şimdi uyu. Bu, o herifin son gecesi.

Uras, Delfin’i kucağına alıp yatağa yatırdığında, genç kadının bedeni yaşadığı o ağır itirafların ardından tamamen boşalmış bir pil gibiydi. Delfin, Uras’ın siyah gömleğine tutunarak daldığı o huzursuz uykuda bile "Gül kokuyor..." diye sayıklarken, Uras bir an bile yanından ayrılmadı. Sabaha karşı saat dört sularında, Ankara’nın ayazı camlarda buz tutmuşken, Uras yavaşça yataktan kalktı. Artık şefkatli bir sevgili değil, bir cellattı.

Aşağı indiğinde Can, kapının önünde zırhlı aracın yanında bekliyordu. Yanında, Uras’ın en güvendiği, yüzleri gölgede kalan üç adam daha vardı. Can, elindeki tableti Uras’a uzattı.

"Efendim, Mert denilen şahsı Mogan kıyısındaki o eski balıkçı barınağında kıstırdık. Tam da Delfin Hanım’ın anlattığı o noktada pusuda bekliyordu. Muhtemelen sabahı bekleyip yeni bir mektup bırakacaktı. Şu an... elimizde."

Uras, siyah deri eldivenlerini giyerken gözlerindeki ifade donmuş bir göl kadar hareketsizdi. "Mezarlık?" diye sordu sadece.

"Hazır efendim. Anneler Mezarlığı’ndaki o bölgeyi tamamen kapattık. Etrafta ne bir bekçi ne de bir sivil var. Söylediğiniz gibi, mermer temizlendi ama o herifi tam da o taşın önüne, dizlerinin üzerine çökerttik."

Uras araca bindiğinde, Ankara’nın karanlık sokakları bu infaz konvoyuna yol veriyordu. Mezarlığa vardıklarında, selvi ağaçlarının hışırtısı rüzgarla birleşip uğuldarken, uzaklarda bir noktada yanan tek bir projektörün ışığı göründü.

Mert, elleri arkadan kelepçeli, ağzı bantlanmış bir halde tam da Hasret Özkan’ın mezar taşının önünde diz çöktürülmüştü. On yıl önceki o hantal çocuk gitmiş, yerine yüzü çökmüş, gözleri hastalıklı bir parıltıyla bakan bir adam gelmişti. Uras araçtan inip ağır adımlarla ona yaklaştı. Her adımında, Delfin’in gece boyunca anlattığı o acı dolu sahneler beyninde zonkluyordu.

Uras, Mert’in tam önünde durdu. Cebinden, o gece Delfin’in mutfakta gösterdiği eski, paslı gül yağı şişesini çıkardı. Can, Mert’in ağzındaki bandı tek bir hamlede çekip aldı.

Mert, kesik kesik soluyarak yukarıya, Uras’a baktı ve o iğrenç, çarpık gülümsemesiyle fısıldadı: "Onu asla temizleyemezsin... O koku onun ruhuna işledi. Ben ölsem de, o her aynaya baktığında beni görecek. Ben onun sahibiyim." Uras, mezarlığın ıssız kuytusunda, şafak sökmeden hemen önceki o gri karanlıkta Mert’in karşısında dikiliyordu. Mert, Hasret Özkan’ın mezar taşının önünde, diz çökmüş vaziyette duruyordu. Elleri arkadan kelepçeliydi, ama asıl kelepçe Uras’ın ona bakan o buz gibi gözlerindeydi.

Uras, siyah deri eldiveninin parmak uçlarını yavaşça düzeltti. Sesi, mezarlıktaki rüzgârın selvi ağaçları arasında çıkardığı uğultudan bile daha tekinsizdi.

"On yıl," dedi Uras, Mert’in önünde bir aslan gibi volta atarak. "On yıl boyunca onun ruhunu bir odaya kilitlemişsin. Her nefesinde o iğrenç yağı, o metalin soğukluğunu hissettirmişsin. Şimdi... o on yılı bu tek saate sığdıracağız."

Uras, Can’ın uzattığı gümüş kaplı, ağır bir şişeyi aldı. Kapağını açtığında etrafa o yoğun, mide bulandırıcı gül esansı yayıldı. Mert’in gözleri korkuyla büyüdü, geri çekilmeye çalıştı ama arkasındaki korumalar onu mermer taşa daha sert bastırdı.

"Delfin’in tenini bu kokuyla mühürlediğini sanmışsın," dedi Uras. Birden Mert’in saçlarını kavrayıp başını geriye çekti ve şişedeki yağı Mert’in gözlerine, burnuna ve ağzına boşaltmaya başladı. Mert, yağın genzini yakan yoğunluğuyla boğulur gibi oldu, öksürdükçe Uras saçlarını daha sert çekti. "İç Mert... Bu senin imzan değil miydi? Şimdi kendi imzanın içinde boğul."

Yağ, Mert’in yüzünden süzülüp gömleğine geçerken Uras cebinden küçük, cerrahi bir neşter çıkardı. "Onun bacaklarına dokunduğun o parmaklar..." Uras, Mert’in sağ elini mermerin üzerine yatırdı ve üzerine tüm gücüyle bastı. "Delfin’in kıyafetlerini kestiğin o eller bir daha asla bir şeye dokunmamalı."

Uras, neşterin ucunu Mert’in tırnak yataklarına yavaşça yerleştirdi. Hiç acele etmiyordu. Mert’in feryatları mezarlığın boşluğunda yankılanırken Uras’ın yüzünde tek bir kas bile oynamıyordu. "Bu acı, onun otoparkta hissettiği korkunun binde biri bile değil," diye fısıldadı.

İşkence, sistematik bir nefretle devam etti. Uras, Delfin’in anlattığı her detayı Mert’in vücudunda bir yaraya dönüştürüyordu. "Mogan Gölü'ndeki o soğuk..." dedi Uras ve Can’a işaret verdi. Can, buz gibi bir kova suyu Mert’in üzerine boşalttı. Ankara’nın ayazında ıslanan Mert titremeye başladığında, Uras onun üzerine eğildi.

"Beni dinle hayalet," dedi Uras, sesi artık bir celladın son hükmü gibiydi. "Delfin’in annesinin huzurunda ona dokundun. Şimdi o annenin huzurunda yok olacaksın."

Uras, neşteri Mert’in bileklerine, tam o ağır gül kokulu yağın tenine nüfuz ettiği yerlere bastırdı. "Tenindeki bu kokuyu silmenin tek yolu, o teni tamamen yok etmek."

Şafak sökerken, mezarlıktaki projektörün ışığı Mert’in bembeyaz olmuş yüzüne vuruyordu. Uras ayağa kalktı, kan sıçramış mendiliyle eldivenlerini temizledi. Mert artık sadece nefes almaya çalışan bir enkazdı.

Uras, Mert’in kulağına doğru eğildi: "Delfin artık özgür. Sen ise bu toprağın altında bile o gül kokusuyla değil, kendi kanının kokusuyla hatırlanacaksın."

Uras arkasını dönüp giderken Can’a son talimatını verdi: "Onu burada, bu mermerin önünde bırakın. Polisler geldiğinde, bir hayaletin nasıl öldüğünü görsünler."

Ankara’nın sabah güneşi mezarlığın üzerine düştüğünde, Uras çoktan evine, Delfin’in yanına doğru yola çıkmıştı. Labirentin en karanlık köşesi, kanla yıkanarak temizlenmişti.

Uras, mezarlığın demir kapısından çıkarken arkasında bıraktığı sessizliğin derinliğini hissediyordu. Elindeki siyah deri eldivenleri çıkarıp bir kenara fırlattı; o eldivenler artık Mert’in korkusunu ve o mide bulandırıcı gül kokusunu taşıyordu. Arabaya bindiğinde Can, dikiz aynasından Uras’ın yüzündeki o kaskatı ifadeye baktı.

"Efendim, temizlik ekibi işi bitirdi. Mezarlıkta ne bir iz ne de bir leke kaldı. Sadece... söylediğiniz o beyaz mendil Hasret Hanım’ın mezarının üzerinde duruyor."

Uras cevap vermedi. Bakışlarını camdan dışarıya, Ankara’nın sabah trafiğine yöneltti. On yıl süren bir kabus, bir saatlik bir hesaplaşmayla sona ermişti ama Uras biliyordu ki Delfin’in ruhundaki izler bu kadar çabuk silinmeyecekti.

İncek’teki eve vardığında güneş bahçedeki çam ağaçlarının tepesine vurmuştu. Uras, salona girdiğinde Delfin’i şöminenin başında, dizlerini karnına çekmiş bir halde otururken buldu. Üzerinde hala Uras’ın o devasa siyah hırkası vardı. Uras’ın ayak seslerini duyduğunda başını yavaşça kaldırdı. Gözlerinde büyük bir soru işareti ve korkuyla karışık bir beklenti vardı.

Uras, aradaki mesafeyi ağır adımlarla kapattı ve Delfin’in önünde diz çöktü. Genç kadının titreyen ellerini avuçlarının içine aldı.

"Bitti doktor," dedi Uras. Sesi artık bir celladınki gibi soğuk değil, bir sığınağınki kadar sıcaktı. "O hayalet artık Ankara’nın hiçbir sokağında, hiçbir mezarlığında yok. Bir daha asla arkana bakmana gerek kalmayacak."

Delfin, bir an duraksadı. Uras’ın yüzündeki yorgunluğu ve parmak eklemlerindeki hafif kızarıklığı gördü. Hıçkırıkları boğazında düğümlendi ama bu kez korkudan değil, inanılmaz bir hafiflemeden dolayıydı. Başını Uras’ın omzuna yasladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bu, on yılın tüm birikmiş zehrini akıtan bir ağlamaydı.

"Gitti mi gerçekten?" diye fısıldadı Delfin, Uras’ın gömleğine sığınarak.

"Gitti sevgilim. Gömdük onu. Kendi karanlığında boğuldu."

Uras, Delfin’i kucağına alıp ayağa kalktı. Onu yavaşça üst kattaki banyoya götürdü. Küveti ılık suyla doldurdu ve çekmeceden en ferahlatıcı, en taze kokulu sabunları çıkardı. Delfin’i bir çocuk gibi, incitmekten korkarak yıkamaya başladı.

"Bak," dedi Uras, suyun buharı arasında Delfin’in omuzlarını ovalarken. "Artık o koku yok. Teninde sadece senin kokun var. Artık o mühür söküldü."

Delfin, suyun altında gözlerini kapattı. On yıl sonra ilk kez, tenine değen ellerin mülkiyetçi bir hırsla değil, iyileştirici bir merhametle dokunduğunu hissediyordu. O paslı bıçakların, pergellerin ve gül yağı şişelerinin yarattığı hayali acılar, ılık suyla birlikte akıp gidiyordu.

Bir hafta sonra...

Ankara, klasik gri bulutlarını dağıtmış, üzerine bahar güneşini giymişti. Uras ve Delfin, yanlarında koruma olmadan, Samanpazarı’ndaki o eski dükkanların olduğu sokakta yürüyorlardı. Delfin’in üzerinde oversize bir sweatshirt ve rahat ayakkabıları vardı. Yüzüne renk gelmiş, bakışlarındaki o kaçak ifade yerini huzurlu bir parıltıya bırakmıştı.

"Buraya bir daha gelemem sanıyordum," dedi Delfin, Uras’ın koluna girerek.

Uras, cebinden küçük bir paket çıkardı ve Delfin’e uzattı. "Bunu mezarlıkta Mert’in cebinden aldım. O gece annenin mezarında senden kopardığı o kolye."

Delfin, titreyen elleriyle paketi açtı. Annemden kalan o ince altın zincir ve ucundaki küçük papatya ucu... Uras kolyeyi aldı ve nazikçe Delfin’in boynuna taktı. Uras, kolyenin klipsini taktıktan sonra ellerini çekmedi; aksine parmaklarını Delfin’in ensesinde, saçlarının ipeksi dokusunda gezdirdi. Onu kendine doğru yavaşça çevirdiğinde, aralarındaki çekim Ankara’nın tüm ayazını unutturacak kadar sıcaktı. Delfin, başını hafifçe kaldırıp Uras’ın o derin, gece karası gözlerine baktığında orada sadece zaferin değil, sınırsız bir şefkatin izlerini gördü.

Uras, bir elini Delfin’in beline yerleştirip onu yavaşça kendine çekti. Diğer eliyle genç kadının yüzünü bir porselen hazineyi tutar gibi kavradı; başparmağı Delfin’in alt dudağının kenarında usulca gezindi. Bu dokunuş, yılların biriktirdiği tüm o korkuları, hayaletleri ve acıları silip atan sessiz bir vaat gibiydi.

Delfin, Uras’ın gömleğinin yakalarına tutunarak parmak uçlarında yükseldi. Nefesleri birbirine karıştığında, havada artık ne o ağır gül kokusu ne de barut vardı; sadece birbirlerine duydukları o sarsılmaz aidiyet hissediliyordu. Uras başını hafifçe eğdi ve dudaklarını Delfin’in dudaklarıyla buluşturdu.

İlk temas, tüy kadar hafif ama bir o kadar da sarsıcıydı. Uras, Delfin’in titreyen alt dudağını kendi dudakları arasına alıp derin bir nefesle onu içine çekerken, Delfin kollarını adamın boynuna daha sıkı doladı. Öpüşmeleri saniyeler geçtikçe derinleşti; artık sadece bir teşekkür ya da teselli değil, iki yaralı ruhun birbirine tutunarak yeniden doğuşuydu. Uras’ın dudaklarındaki o sahiplenici ama incitmekten korkan tavır, Delfin’in kalbindeki son buz parçasını da eritmişti.

Delfin, Uras’ın dilinin tenine değdiği her an biraz daha hafiflediğini hissediyordu. Bu öpücük, Ankara’nın en derin labirentinden çıkışın, özgürlüğün ve gerçek sevginin tadıydı. Uras, genç kadını belinden kavrayıp neredeyse yerden kesecek kadar kendine bastırdığında, ikisinin de kalp atışları Samanpazarı’nın tarihi taşlarında yankılanan tek ritim haline gelmişti.

Birbirlerinden ayrıldıklarında, alınları hala birbirine yaslıydı. Uras, Delfin’in yüzüne dökülen bir tutam saçı kulağının arkasına itti ve kısılmış sesiyle fısıldadı:

"Artık sadece benimsin doktor. Sadece bana aitsin ve bu kez bu mülkiyet, senin en büyük özgürlüğün."

Delfin, dudaklarındaki o taze sıcaklıkla gülümsedi. Artık gölge değil, güneşin tam altındaydı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.