Uras’ın çalışma odasındaki sessizlik, patlamaya hazır bir volkanın ağzındaki o tekinsiz sükunete benziyordu. Ankara’nın gri gökyüzü, devasa camların arkasında ağır bir duman tabakası gibi asılı duruyordu. Delfin, oturduğu deri koltuğun soğukluğunu bacaklarında hissederken, Uras’ın masasının üzerindeki o gümüş zarf açacağını hala sıkıca kavrıyordu. Avucunun içindeki hafif sızı, ona hala hayatta olduğunu hatırlatan tek gerçeklikti.
Uras, ağır adımlarla masasının arkasındaki geniş koltuğuna gömüldü. Işık, arkasındaki camdan süzülüp omuzlarına çarparak onu devasa bir gölge figürüne dönüştürüyordu.
"Teklifini bekliyorum Delfin," dedi Uras, sesindeki o kadifemsi ama bıçak kadar keskin tonla. "Beni etkilemek için tam altmış saniyen var. Yoksa Can içeri girecek ve bu hikaye, senin için çok kısa bir gazete küpürüne dönüşecek."
Delfin, boğazındaki düğümü yutkunarak çözdü. Korku, yerini buz gibi bir mantığa bırakmıştı.
"Ceset," dedi Delfin, sesi odaya yayılan ilk soğuk rüzgar gibiydi. "O çocuk sadece bir uyuşturucu kuryesi ya da rastgele bir kurban değildi. O kesikler... Otopside gördüğüm o geometrik kesinlik, bir öfkenin değil, bir mesajın ürünüydü. Katil, senin dilini konuşuyor Uras. O kesikler, senin reklam kampanyalarında kullandığın o 'kusursuzluk' imajına atılmış bir imza."
Uras’ın ifadesiz yüzünde, bir anlık şimşek çakması gibi bir ciddiyet belirdi. Öne doğru eğildi, ellerini masanın üzerinde birleştirdi. Bakışları, bir avukatın savunmasını değil, bir cerrahın neşterini bekler gibiydi. "Devam et."
"Raporu değiştirmeyeceğim," dedi Delfin, gözlerini ayırmadan. "Ama raporun sisteme düşmesini geciktirebilirim. Sana kırk sekiz saat kazandırırım. Bu süre içinde, o 'kusursuz' imajını yerle bir eden bu imzanın sahibini birlikte bulacağız. Sen bana yeraltındaki o ulaşılamaz kapıları açacaksın, ben de sana cesedin üzerindeki o dilsiz itirafları tercüme edeceğim."
Uras, bir süre sessiz kaldı. Odadaki saat tıkırtısı, sanki bir idam mangasının ayak sesleri gibi yankılanıyordu. Sonra, yavaşça ayağa kalktı ve masanın üzerindeki kristal sürahiden iki kadeh kehribar rengi içki doldurdu. Birini Delfin’in önüne bıraktı.
"Kırk sekiz saat," dedi Uras, kadehini hafifçe havaya kaldırarak. "Eğer bu sürenin sonunda elimizde bir isim olmazsa, Delfin... O zaman otopsideki bir sonraki numara senin adın olur. Ve inan bana, o masada yatarken bile estetik görünmen için elimden geleni yaparım."
Kısa süre sonra, Can’ın kullandığı siyah, camları zifiri karanlık araçla Ankara’nın arka sokaklarına doğru süzülüyorlardı. Şehrin parıltılı plazaları yerini; paslanmış demir yığınlarına, isli duvarlara ve rutubet kokan dar çıkmazlara bırakmıştı. Delfin, yanında bir heykel gibi oturan, parmakları direksiyonun üzerinde ritmik bir şekilde hareket eden Can’a bakmamaya çalışıyordu. Can’ın varlığı, kapalı bir alanda kurulu bir saatli bomba gibiydi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Delfin, camdan dışarıdaki terk edilmiş fabrikaları izleyerek.
Can, yola bakmaya devam ederek cevap verdi: "Uras Bey’in 'çözüm odasına'. Orada dijital izler değil, kan izleri konuşur. Eğer miden bulanacaksa, hemen şimdi inebilirsin. Çünkü gireceğimiz yer, senin o steril laboratuvarlarına benzemez."
Delfin cevap vermedi, sadece çantasındaki neşter kutusuna parmaklarıyla dokundu. Araç, eski bir dokuma fabrikasının paslı demir kapılarının önünde durdu. İçerisi, dışarıdaki harabeye inat, son teknoloji cihazlarla donatılmıştı. Duvarlarda devasa ekranlar, masaların üzerinde ise adli tıp laboratuvarlarını kıskandıracak kadar gelişmiş mikroskoplar ve kimyasal analiz kitleri vardı. Burası, hukukun bittiği yerde başlayan bir gölge laboratuvarıydı.
Can, masanın üzerine büyük bir dijital dosya yansıttı. Ekranda, kurbanın vücudundaki o ürkütücü, kusursuz kesiklerin makro çekimleri belirdi.
"Bak buraya," dedi Delfin, ekrana yaklaşarak. "Bu kesik bir bıçakla atılmamış. Bu, lazer odaklı bir cerrahi aletin izi. Ama tuhaf olan şu..." Parmağını kesiğin bittiği yerdeki küçük bir pürüzün üzerine koydu. "Burada bir duraksama var. Katil, tam burayı keserken durmuş. Sanki bir şeyden korkmuş ya da bir şeyi bekliyormuş gibi. Bu bir cinayet değil, bir ritüel."
Tam o sırada, fabrikanın ağır metal kapısı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeriye nefes nefese kalmış bir adam girdi. Adamın yüzü kireç gibiydi, elleri titriyordu.
"Efendim!" diye bağırdı Can’a bakarak. "Haberler... Haberlere bakın! Her şey patladı!"
Duvardaki ekranlardan biri aniden canlı yayına geçti. Haberlerde, Uras’ın sabahki o güler yüzlü yardım görüntüleri değil, karanlık bir silüetin çektiği gizli kamera kayıtları vardı. Kayıtlarda, Uras’ın otoparkta Delfin’i kurtardığı anlar, ancak profesyonel bir kurguyla tamamen farklı bir hale getirilmişti. Görüntülerde Uras, sanki genç bir kadını zorla kaçırmaya çalışıyormuş gibi gösteriliyordu.
Alt yazıda büyük kırmızı harflerle şu geçiyordu: "ANKARA’NIN ALTIN ÇOCUĞUNUN KARANLIK YÜZÜ: REKLAM KRALI KAÇIRMA SKANDALIYLA ÇALKALANIYOR!"
Delfin, ekrana bakarken dehşete düştü. "Bu... Bu mümkün değil. Biz oradayken kamera yoktu demiştiniz! Sinyal kesici aktif demiştin!"
Can, hışımla telefonuna sarılırken, Uras’ın sesi odanın her yerinden duyulan bir intercom sisteminden yükseldi. Sesi, bu kez daha önce hiç duymadıkları kadar soğuk, boğuk ve vahşiydi. O kusursuz kontrolü ilk kez çatlamıştı.
"Oyunun kuralları değişti Delfin," dedi Uras’ın sesi hoparlörlerden yankılanarak. "Birileri sadece cesedi değil, beni de canlı canlı gömmek istiyor. O görüntüler profesyonel bir 'deepfake' değil, doğrudan benim otoparkımdaki kör noktadan çekilmiş gerçek görüntüler. İçeride bir hain var."
Delfin, fabrikanın loş ışığında Can ile göz göze geldi. Can, silahının emniyetini açarken bakışları kapıya kilitlenmişti.
"Can, hanımefendiyi güvenli eve götür," dedi Uras’ın sesi son bir kez. "Ve sakın unutma; artık ikiniz de avsınız. Eğer onu koruyamazsan, geri gelmene gerek yok."
Ankara’nın pusu, artık sadece bir hava olayı değil, üzerlerine çöken bir infaz emriydi. Fabrikanın dışında duyulan fren sesleri, avın başladığının ilk habercisiydi. Delfin, hayatını kurtarmaya çalıştığı adaletin, şimdi onu nasıl bir karanlığa hapsedeceğini izliyordu.
"Eğil!" diye bağırdı Can, Delfin'i yere doğru çekerken. Fabrikanın yüksek tavanlı boşluğunda yankılanan cam kırılma sesleri, Delfin için zamanın durduğu andı. Can, Delfin’in belini kavrayıp onu ağır bir metal masanın arkasına fırlatırken, ilk kurşun tam az önce durduğu yerdeki mikroskobun lensini parçaladı. Toz ve cam kırıkları havada uçuşurken, dışarıdaki puslu karanlıktan otomatik silah sesleri yükseldi.
"Kafanı kaldırma!" diye kükredi Can. Sesi artık bir insan sesi değil, emir veren bir makine gibiydi. Kendi silahını çekmiş, profesyonel bir soğukkanlılıkla camı patlayan pencerelere doğru ateş açıyordu.
Delfin, beton zeminde büzülmüş, kulaklarını tırmalayan o metalik çınlamayla baş etmeye çalışıyordu. "Burayı nasıl buldular?" diye bağırdı ama sesi çatışmanın gürültüsünde kayboldu. Tam o sırada, dışarıdan atılan bir el bombası fabrikanın girişindeki varilleri patlattı. Alevlerin turuncu ışığı içeriyi aydınlattığında, Delfin karşıdaki duvarda bir gölge gördü. Bir saldırgan yan kapıdan sızmıştı.
"Can! Arkanda!"
Can hızla döndü ancak saldırganın tetiğe basmasıyla Delfin’in çığlığı bir oldu. Delfin, Can’ın üzerine atılmak gibi beyhude bir kahramanlık içgüdüsüyle öne fırlamıştı. O an, sol omzunda sanki kızgın bir demir çubuk saplanmış gibi dayanılmaz bir yanma hissetti. Kurşunun çarpma şiddetiyle geriye doğru savruldu. Sırtı soğuk betona çarptığında, nefesi ciğerlerinden çekildi.
"Delfin!" Can’ın sesindeki o sarsılmaz buz dağı ilk kez çöktü. Saldırganı tek bir vuruşla yere serdikten sonra Delfin’in yanına kaydı.
Delfin’in beyaz gömleği saniyeler içinde koyu bir kırmızılığa boyanıyordu. Bilinci bulanıklaşıyor, tavanın tepesindeki pervaneler devasa birer giyotin gibi üzerine doğru dönüyor gibi geliyordu. "Can..." diye fısıldadı, sesi çok uzaktan geliyordu. "Çok... soğuk."
Fabrikanın kapısı bu kez bir patlamayla değil, otoriter bir güçle sonuna kadar açıldı. Üç tane siyah zırhlı araç içeri daldı. En öndeki araçtan, üzerinde hala o kusursuz takımı olan ama kravatı gevşetilmiş, gözlerinde ise Ankara’yı yakacak kadar büyük bir öfke taşıyan Uras indi.
Uras, etraftaki dumanın ve hala devam eden tek tük silah seslerinin arasından bir fırtına gibi geçti. Delfin’in kanlar içindeki halini gördüğünde, yüzündeki o kibirli maske tamamen parçalandı.
"Delfin!" Yanına çöktü. Elleriyle yarasına baskı yaparken Can’a döndü. "Aracı hazırla! Hemen!"
"Efendim, hastaneye gitmek riskli olabilir, bizi bekliyorlardır," dedi Can, yüzündeki kandan bir şeridi silerken.
Uras, Delfin’i kucağına alırken Can’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, Can bile geri adım attı. "Benim olduğum yerde risk yoktur, sadece benim kurallarım vardır. Şehir hastanesini boşaltın. Başhekimi ara. Eğer o gözlerini kapatırsa, o hastaneyi de o katili de bu gece yerle bir ederim!"
—————————————————————————-
Hastanenin V.I.P katı, Uras’ın adamları tarafından bir kaleye dönüştürülmüştü. Delfin, ameliyattan çıkalı birkaç saat olmuştu. Kurşun kemiği sıyırmış, yumuşak dokuya zarar vermişti ama hayati bir tehlikesi yoktu. Gözlerini açtığında, tepesindeki parlak beyaz ışıklar ona otopsi odasını hatırlattı. Refleksle yerinden fırlamaya çalıştı ama omzundaki keskin acı onu yatağa geri mıhladı.
"Kımıldama," dedi bir ses.
Başucunda, elinde bir bardak suyla Uras duruyordu. Ceketi sandalyeye asılıydı, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Yorgun görünüyordu ama bakışları hala birer neşter kadar keskindi.
"Neredeyim?" diye sordu Delfin, sesi çatallanarak.
"Güvendesin. Benim gölgemdesin," dedi Uras, suyu ona uzatırken.
Delfin acıyla gülümsedi, dudakları kurumuştu. Delfin’in yatakta doğruluğu ve Uras’ın o soruyu sorduğu kısımdan itibaren diyalog şu şekilde derinleşiyor:
"Neden o kadar zeki olup bu kadar aptalca davrandın?"
Uras, bardağı komodine bırakırken bakışlarını Delfin’in yüzüne dikti. Sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir çığlık kadar ağırdı.
"O kurşun Can’a geliyordu Delfin. Sen ise onun önüne atladın. Can benim sadece korumam değil; o benim sağ kolum, bu dünyadaki tek güvenli limanım. Ona sıkılan her mermi, doğrudan benim kalbime sıkılmış sayılır. Can’ı kaybetmek, benim savunma kalkanımın çökmesi demek. Ama senin gibi bir kadının, bir yabancının, benim infaz memurum sayılan bir adam için canını tehlikeye atması..." Duraksadı, yüzündeki o sarsılmaz ifade ilk kez çatladı. "Bu benim mantık sınırlarıma sığmıyor. Neden yaptın?"
Delfin, omzundaki keskin acıyla dişlerini sıkarak Uras’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde korku değil, meydan okuyan bir dürüstlük vardı.
"Çünkü Can senin gölgen, Uras. Eğer gölgeni vururlarsa, sen karanlıkta kalırsın," dedi Delfin, sesi çatallansa da geri adım atmadı. "Otopsideki o çocuk gibi dilsiz bir ceset olup bir köşeye atılmak istemedim. Eğer Can ölseydi, senin o 'kusursuz' dünyanı kim temizleyecekti? Seni bu labirentten kim çıkaracaktı? Seni korumak, bu hikayenin sonunu görebilmem için tek yolumdu. Ben konuşan bir tanığım ve hala o kesikleri kimin attığını bilmek istiyorum. Kendimi değil, gerçeğe giden tek yolu korudum."
Uras, bu cevapla birlikte sandalyeye, Delfin’in tam karşısına oturdu. Aralarındaki mesafe azaldıkça, odadaki hava daha da ağırlaştı. Delfin’in bu buz gibi mantığı, Uras’ın beklemediği bir yerden vurmuştu onu.
"Can’a sıkılan kurşunu kendi teninde karşılamak..." diye mırıldandı Uras. "Bu Ankara’da ya en büyük kahramanlıktır ya da en ölümcül hata. Artık sen sadece bir adli tıpçı değilsin Delfin. Sen benim bu savaştaki en beklenmedik zayıflığımsın. Ve düşman, zayıflıkları sever; ama onları nasıl koruyacağımı henüz bilmiyorlar."
Delfin, Uras’ın gözlerinde ilk kez bir korku kırıntısı gördü; ama kendisi için değil, Delfin için duyulan bir korkuydu bu. Tam o sırada kapı hafifçe tıklandı ve Can içeri girdi. Elinde bir tablet vardı.
"Efendim," dedi Can, sesi her zamankinden daha ciddiydi. "Saldırganlardan birinin kimliğini tespit ettik. Tahmin ettiğimiz gibi değil. Bu kişi... sizin vakfınızın eski güvenlik müdürü."
Uras ayağa kalktı, yüzü tekrar o mermer sertliğine büründü. Delfin’e döndü ve fısıldadı: "Dinlen. Yarın sabah o 'doğal ölüm' raporunu birlikte yazacağız. Ama içine gerçek katilin adını saklayarak."
—————————————————————/—-
Uras’ın gidişiyle oda, hastanenin steril sessizliğine gömüldü. Delfin, sağlam eliyle yorganın kenarını sıktı. "Zayıflık." Uras'ın az önce kullandığı bu kelime, Delfin gibi hayatını kanıtlar ve neşterler üzerine kurmuş bir kadın için yabancı ve tehlikeli bir etiketti.
Sabaha karşı saat dört sularında, kapı sessizce aralandı. Gelen Uras değil, Can’dı. Üzerindeki kanlı gömleği değiştirmiş, siyah bir balıkçı yaka kazak giymişti ama gözlerindeki o tetikte bekleyen ifade yerli yerindeydi. Delfin’in uyumadığını görünce yatağın ayak ucuna yaklaştı.
"Sana bir teşekkür borçluyum," dedi Can. Sesi, her zamanki robotik tonundan uzaktı. "Ama hayatımı kurtardığın için değil. Uras Bey’i otoparkta koruduğun ve şimdi de bana siper olduğun için. O, insanların sadece birer satranç taşı olduğuna inanır. Sen bugün bir taş olmadığını gösterdin."
Delfin hafifçe doğrulmaya çalıştı, yüzü acıyla buruştu. "Oyun falan oynamıyorum Can. Sadece... birinin daha o masada yatmasını istemedim. O çocuk... otopsi raporundaki o kesikler... katil benim neyi teşhis edeceğimi biliyor gibiydi."
Can, tableti tekrar eline aldı. "Katil sadece Uras Bey’in imajına saldırmıyor Delfin. O cesedin üzerindeki kesikleri senin raporunla birleştirip, suçu Uras’ın üzerine yıkacak bir kurgu hazırlıyorlar. Eğer o kurşun seni öldürseydi, her şey Uras’ın suç ortaklarını temizlemesi gibi görünecekti. Seni korumak, aslında Uras'ın kendini korumasıyla aynı şey."
Tam o sırada Uras içeri girdi. Elinde, üzerinde Adli Tıp Kurumu’nun mühürü olan bir çanta vardı. Bakışları Can ve Delfin arasında kısa bir an gidip geldi.
"Vaktimiz doluyor," dedi Uras. Çantayı yatağın üzerine bıraktı. "Ankara Emniyeti kapıda. Yarın sabah basın toplantısı yapacağım. O videonun bir kurgu olduğunu açıklayacağız. Ama bu sahte raporun altına imzanı atman lazım. 'Doğal ölüm' diyeceğiz."
Delfin kararlılıkla başını salladı. "Bunu yapamam. Bu yalanın altına imza atarsam, katil kazanır. O çocuk öldürüldü Uras. Ve otoparktaki o hain hala dışarıda."
Uras, yatağa iyice yaklaştı. Elleriyle Delfin’in yatağının iki yanına dayandı, ona doğru eğildi. "O raporun ön yüzü yalan olacak Delfin, ama arkasına o 'dilsiz itirafları' ekleyeceğiz. Katili açık hedef haline getirmek yerine, onu kendi kurgusuna hapsedeceğiz."
Delfin, sağlam olan sağ eliyle masadaki kalemi kavradı. Omzundaki acı zonklarken, Uras’ın gözlerinin içine bakarak raporun altına imzasını attı. Ancak imzasının hemen yanına, kurbanın vücudundaki o geometrik kesiklerden birini, küçük bir üçgeni kan kırmızısı bir kalemle çizdi.
"İmzaladım," dedi Delfin buz gibi bir sesle. "Ama bir şartla. O haini bulduğunuzda, onunla ben konuşacağım. Çünkü o kesiklerin neden tam o noktada durduğunu sadece ben biliyorum."
Uras, raporu dosyaya yerleştirirken dudaklarının kenarında tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Ankara’nın soğuğu seni de sertleştirmiş Delfin. Güzel."
Dışarıda, Ankara’nın gri şafağı sökerken; şehir, yaklaşan büyük fırtınadan habersiz uyanıyordu. Artık saflar belliydi. Labirentin içinde, bir reklam kralı, bir infazcı ve bir doktor; karanlığa ilk adımlarını atmışlardı.