Delfin, sokakta yaşanan o tekinsiz tiyatronun şokunu zihninden söküp atmaya çalışarak evine girdiğinde, saat gece yarısını çoktan infaz etmişti. Dairesinin kapısını adeta bir ritüel gibi üç kez kilitledi; her kilit sesi, dışarıdaki karanlıkla arasına ördüğü zayıf bir duvardı. Çantasını hole fırlatıp kendini mutfağın yapay ışığına attı. Elleri, adrenalin ve korkunun etkisiyle hala ince bir tel gibi titriyordu. "Kurtarıcıymış... Peh!" diye mırıldandı, bardağına buz gibi su doldururken. Uras’ın o doğuştan gelen üstenci tavrı, tek bir el işaretiyle adamlarının karanlığa karışması... Her şey, yönetmeni Uras olan kanlı bir tiyatro sahnesi kadar kusursuz ve sahteydi.
Tam o sırada, mutfağın steril havasına yabancı bir koku sızdı: Taze demlenmiş kaliteli bir kahve ve geniz yakan, pahalı bir tütün kokusu. Delfin’in kanı damarlarında dondu. Parmağını bile oynatamadı. Gözü, tezgahın üzerindeki çelik meyve bıçağına kaydı. Tam uzanacakken, salonun koyu karanlığından, ruhsuz bir ses yükseldi:
"Meyve bıçağıyla bir profesyoneli durduramazsınız Delfin Hanım. Adli tıp derslerinde size savunma öğretmediler mi?"
Delfin hızla arkasına döndü, ışığı açtı. Salonun köşesindeki tekli koltukta, gölgelerin içine gömülmüş bir heykel gibi bacak bacak üstüne atmış, elindeki tabletin soğuk ışığıyla yüzü aydınlanan adamı gördü. Plazadaki o sessiz gölge: Can.
"Ben Kimim?"
Delfin, göğüs kafesini zorlayan korkusunu öfkesinin zırhı arkasına gizleyerek bir adım öne çıktı. "Sen kimsin be? Evime nasıl girersin? Hemen dışarı çık yoksa polisi ararım!"
Can, elindeki tableti yavaşça, sanki bir ayini bitiriyormuş gibi kapattı ve ayağa kalktı. Hareketleri o kadar akışkan ve sessizdi ki, bir insandan ziyade zeminde süzülen bir hayaleti andırıyordu. "Polis mi? Şikayet dosyanız masama gelmeden önce imha edilir, biliyorsunuz. Ben Can. Uras Bey’in... diyelim ki 'çözüm ortağıyım'. Sizin çözemediğiniz o kördüğümleri ben keserim."
Delfin, sinir bozucu bir alayla güldü. "Çözüm ortağı mı? Uras’ın tetikçisi desene şuna. Patronun otoparkta şovunu yaptı, şimdi de seni mi gönderdi?"
Can, Delfin’in kişisel alanını ihlal ederek dibine kadar girdi. Aralarındaki boy farkı bir tehdit gibi üzerindeyken bile Delfin santim geri adım atmadı. Can’ın yüzü, mermerden oyulmuşçasına ifadesizdi. "Uras Bey size bir şans tanıdı. O parıltılı dünyadan uzak durmanızı söyledi. Ama siz ne yaptınız? Eve gelir gelmez hala maktulün doku örneklerini dijital sisteme girmeye çalışıyorsunuz. Çok çalışkansınız, bu takdire şayan; ama bazen fazla çalışmak ömrü aniden kısaltır."
Delfin, başını dikleştirip gözlerini Can’ın buz gibi bakışlarına dikti ve salonun tavan köşesini işaret etti. "Şu köşedeki küçük siyah kutuyu görüyor musun Can? O bir güvenlik kamerası. Hem de bulut tabanlı. Şu anki görüntün, sesin ve bu tehditlerin çoktan üç farklı sunucuya yedeklendi. Yarın sabah işe gitmediğimde o görüntüler doğrudan savcılığın önüne düşecek."
Can’ın dudaklarında hafif, donuk bir gülümseme belirdi. Bu, bir zafer değil, teknik bir üstünlüğün getirdiği aşağılamaydı. "Cihazın markası Arlo 4 Pro, değil mi? Güzel seçim. Ama eve girmeden üç dakika önce mahallenin fiber dağıtım kutusuna küçük bir müdahalede bulunduk. Sinyal kesici aktif olduğundan beri kameranız sadece kör bir cam parçası. Yani Delfin Hanım, o görüntüler hiçbir yere gitmedi. 'Hallederiz' dediğimizde, gerçekten hallederiz."
Delfin’in içini bir buz kütlesi kapladı. Bu adamlar sadece kaba kuvvetten ibaret değildi; her adımı hesaplanmış, tam teşekküllü bir operasyon birimiydiler.
"Ne istiyorsunuz benden?" diye sordu, sesi bu kez iradesi dışında titreyerek.
"Uras Bey merak ediyor," dedi Can, cebinden küçük, şeffaf bir delil poşeti çıkarıp cam masaya bırakırken. İçinde Delfin’in otoparkta düşürdüğü adli tıp kimliği duruyordu. "Bu kadar zeki bir kadının, neden bir ceset uğruna kendi huzurlu hayatını çöpe attığını merak ediyor. Otoparktaki adamlar sadece bir uyarıydı. Bir sonrakiler bu kadar 'insancıl' olmayacak."
Delfin, kimliğini masadan çekip aldı. "Ona söyle, o kusursuz kesikleri atan elleri bulmadan bu dosyayı kapatmayacağım. Ankara’nın en tepesinde oturuyor olması, adaletin ona ulaşamayacağı anlamına gelmez."
Can kapıya yöneldi. Elini metal kapı koluna attığında durup omzunun üzerinden son bir kez baktı. "Uras Bey tepede oturmuyor Delfin Hanım. Uras Bey, tepenin bizzat kendisi. Siz ise o tepeden aşağı yuvarlanmak üzere olan küçük bir taşsınız. Yarın sabah otopsi raporunu 'doğal ölüm' olarak değiştirmezseniz, kendinizi o masada yatan gencin yanında bulursunuz. Ve inanın bana, sizin üzerinizde otopsideki kadar 'temiz' bir iz bırakmam."
Can, kapıyı sessizce kapatıp çıktığında Delfin’in dizlerinin bağı çözüldü ve olduğu yere yığıldı. Akciğerlerine giren hava yetmiyor, odadaki oksijen hızla tükeniyordu. Gözü televizyona takıldı. Haberlerde yine Uras vardı; bir yetimhaneyi ziyaret ediyor, çocuklara sarılırken yüzünde o meşhur, güven veren gülümsemesiyle ışık saçıyordu.
Delfin yumruklarını sıktı, tırnakları avuç içine gömüldü. "Kusursuz kesi, parıltılı yalan..." dedi kendi kendine. "Görünen o ki, bu savaş artık sadece bir otopsi raporu değil."
Ertesi gün için planı zihninde şekillenmişti. Korkup geri çekilmeyecek, aksine bu oyunu kuralına göre oynayacaktı. Ankara, ertesi sabah gri ve boğucu bir pusun içinde uyandı. Delfin, gece boyu gözünü kırpmamış, aynadaki yorgun, gözaltları çökmüş yüzüne bakmıştı. Ama bakışlarındaki o inatçı parıltı, her zamankinden daha keskindi. Çantasını hazırladı; içine sadece kimliğini değil, gece boyunca teknik becerilerini kullanarak hazırladığı küçük bir ses kayıt cihazını gizledi.
"Doğal ölüm ha?" diye mırıldandı. "Sana doğanın ve adaletin kanunlarını göstereceğim Uras."
Delfin, bu kez plazanın devasa lobisinden içeri girerken bir kurban gibi değil, bir cellat gibi yürüyordu. Güvenlik görevlileri önüne set çekmeye çalışsa da, elindeki "Resmi Tahkikat Belgesi"ni sertçe savurarak asansöre bindi. 44. kata çıktığında kalbi göğüs kafesini yırtmak istercesine çarpıyordu.
Uras’ın ofis kapısını çalma gereği duymadan içeri daldı. Uras, Ankara’yı ayaklar altına alan devasa cam pencerenin önünde duruyordu. Arkası dönüktü ama odaya giren öfkenin kokusunu almıştı.
"Sabahın bu saatinde yine mi sen Delfin?" dedi Uras, yavaşça dönmeden. Sesi, geceki buz gibi tondan sıyrılmış, daha çok uykusu bölünmüş bir aslanın tehlikeli mırıltısını andırıyordu. "Can, dün gece seni yeterince açık bir dille bilgilendirdiğini söylemişti."
Delfin, masasına doğru kararlı adımlarla yürüdü ve ellerini masanın soğuk, pürüzsüz yüzeyine dayadı. "Bilgilendirme mi? Sen buna tehdit mi diyorsun? Evime birini gizlice sokmak, internetimi kesmek... Bunlar ancak korkakların ve gölgelere saklananların işidir Uras Bey."
"Hallederiz"in Bedeli
Uras yavaşça döndü. Üzerinde lacivert, kusursuz kesim bir takım elbise vardı. "Korku," dedi Delfin’e doğru ağır adımlarla yürüyerek, "aptallar için bir engel, zekiler için ise en güçlü yakıttır. Ben sadece senin bu kıymetli yakıtı yanlış yerde harcayıp kendini yakmanı istemiyorum."
"Can’a söyle," dedi Delfin, sesindeki titremeyi bastırmak için derin bir nefes alarak. "Ona 'hallederiz' dediği her şeyi, ben çoktan 'kaydettim'. Evimdeki kameraları fiziksel olarak bozmuş olabilir ama bulut sistemi senin sandığından çok daha hızlı çalışır. O görüntüler şu an güvende ve bir tuş uzağımda." (Delfin yalan söylüyordu ama bu yalanı o kadar soğukkanlı, o kadar 'adli tıpçı' ciddiyetiyle söylemişti ki, Uras’ın kusursuz kaşları hafifçe çatıldı.)
Uras, aralarındaki son mesafeyi de kapattı. Delfin’in üzerine doğru eğildi; kokusu—pahalı bir parfüm, eski deri ve tuhaf bir metalik esinti—Delfin’in başını döndürdü. "Yalan söylemeyi beceremiyorsun Delfin. Gözbebeklerin ele veriyor. Ama bu cesaretin... Bu gerçekten takdire şayan bir delilik."
Tam o sırada kapı açıldı ve içeri Can girdi. Delfin’i gördüğünde şaşırmadı ama bakışlarında dün geceki o küçümseyici, profesyonel kibir vardı.
"Efendim, Adli Tıp’tan aradılar. Rapor henüz sisteme düşmemiş," dedi Can, Delfin’e zehirli bir bakış atarak. "Halledelim mi?"
Delfin, Can’a döndü. "Sen kimsin de her şeyi 'hallediyorsun'? Dün gece evime girip beni tehdit etmekle neyi hallettiğini sanıyorsun? Kamera var diyorum sana, her şey kayıt altında!"
Can, Uras’ın tek bir işaretini bekler gibi heykel gibi durdu. Uras hafifçe başını sallayınca, Can Delfin’e bir adım daha yaklaştı. "Kamera mı? Delfin Hanım, otoparkta sizi o adamlardan 'kurtardığımızda' etraftaki tüm MOBESE kameralarının neden o anlık 'bakıma' girdiğini sanıyorsunuz? Bizim olduğumuz yerde dijital izler sadece biz izin verdiğimiz sürece var olur."
Delfin geri adım atmak yerine, Uras’ın masasının üzerindeki o gümüş saplı, keskin zarf açacağını kaptı. Uras’ın gözleri bir anlığına genişledi ama yerinden kıpırdamadı.
"O zaman bu izi nasıl sileceksiniz?" dedi Delfin, zarf açacağının ucunu kendi avucuna hafifçe bastırarak. "Buradan sağ çıkmazsam, Ankara'nın en ünlü reklamcısı bir adli tıpçının katili olarak anılır. Parıltılı imajın, tek bir kan damlasıyla geri dönülemez şekilde lekelenir."
Uras, bir süre sessizce Delfin’in gözlerinin derinliklerine baktı. Odadaki sessizlik o kadar yoğundu ki, dışarıdaki şehrin uğultusu bile silinmişti. Sonra aniden, Uras derin bir kahkaha attı. Bu neşeli bir ses değil, bir avcının avındaki potansiyeli fark ettiği o takdir dolu sesti.
"Can," dedi Uras, bakışlarını bir saniye bile Delfin’den ayırmadan. "Çık dışarı. Bu hanımefendiyle bir anlaşma yapmamız gerekecek gibi görünüyor. Görünüşe göre o steril otopsi masalarının ardında sadece cesetler yok, büyük ve tehlikeli bir hırs da saklıymış."
Can, Delfin’e son bir kez, bu defa içinde biraz merak barındıran tehditkar bir bakış atıp çıktı. Odada sadece ikisi ve aralarındaki o ağır elektrik kalmıştı. Uras, masasına yaslandı ve eliyle karşısındaki deri koltuğu işaret etti.
"Otur Delfin. Bakalım o neşterin kadar keskin olan zihnin, bana ne teklif edecek? Ama şunu sakın unutma; bu kapıdan çıktığında ya benim müttefikim olursun ya da kurbanım. Bu dünyada ortası yok."
Delfin koltuğa otururken, asıl savaşın şimdi başladığını biliyordu. Katili ararken, katilin tahtına davet edilmişti.