Adli Tıp Kurumu’nun koridorları, dışarıdaki şehrin kaosuyla bağını koparmış, kendi zaman diliminde yaşayan bir boşluk gibiydi. Havada asılı kalan o keskin dezenfektan ve metalik kan kokusu, Delfin için bir iş ortamından ziyade bir yaşam alanıydı. Gece yarısı saatleri, yaşayanların sustuğu ama ölülerin konuşmaya başladığı saatlerdi.
Delfin, gümüş saplı neşterini metal tepsiye yavaşça bıraktı. Çıkan tını, morgun soğuk duvarlarında yankılandı. Masada yatan yirmi yaşlarındaki genç adam, birkaç saat önce bir sokak kavgasının kurbanı olarak kayıtlara geçmişti. Ancak Delfin’in gördüğü şey, bir arbedenin izleri değildi.
"Seni buraya 'rastgele bir kurban' diye getirdiler," diye fısıldadı Delfin, sesindeki yorgunluk yerini profesyonel bir meraka bırakırken. "Ama yanılıyorlar. Bu bir öfke patlaması değil... Bu bir imza."
Eğilip kurbanın boynundaki o milimetrik kesiği inceledi. Kesik, şahdamarını tek bir hamlede, adeta bir lazer hassasiyetiyle bölmüştü. Ne bir tereddüt izi vardı ne de ikinci bir darbe girişimi. Fail, kurbanının canını alırken bir an bile duraksamamış, nabzı tek bir ritim bile şaşmamıştı. Delfin, uzun süredir bu kadar "temiz" bir ölüm görmemişti. Bu, vahşi bir cinayet değil, cerrahi bir infazdı.
Kesik o kadar kusursuz, o kadar netti ki, failin nabzının bir kez bile hızlanmadığına yemin edebilirdi. Delfin, uzman gözleriyle yarayı incelerken, kurbanın tırnak diplerinden aldığı örneği tüpe yerleştirdi. Bu vaka, diğerlerine benzemiyordu. Şehirdeki kaosun içinde, bir cerrahın soğukkanlılığına sahip bir gölge dolaşıyordu.
Aynı saatlerde, kentin diğer ucundaki cam kaplı plazada ışıklar sönmemişti. Uras, Ankara’nın ışıklarına tepeden bakan ofisinde, masasının üzerindeki pahalı viski bardağını parmaklarının arasında çeviriyordu. Az önce bitirdiği "iş", şık takım elbisesinde tek bir kırışıklık bile bırakmamıştı.
Kapısı sessizce açıldı. İçeri giren adam, elindeki tableti masaya bıraktı. "Efendim, yeni kampanya görselleri onay bekliyor. Billboardlar yarın sabah tüm Ankara’da yayına girecek."
Uras, ekrana bakmadan gülümsedi. O gülümseme, milyon dolarlık reklam anlaşmalarını bağlayan, insanlara güven veren o meşhur "vitrin" gülüşüydü. "Kusursuzluk," dedi sesi tok ve ifadesiz bir tonda. "İnsanlar sadece onlara gösterdiğimiz parıltıyı görürler. Kimse o parıltının arkasındaki karanlıkla ilgilenmez."
Masasının altındaki çekmecede duran gümüş saplı bıçağı düşündü. Az önce bir hayatı söndüren o bıçak, şimdi tertemizdi. Babasından kalan miras sadece bu reklam imparatorluğu değildi; o imparatorluğu korumak için gereken karanlık güç de artık onun damarlarındaydı.
—————————————————————————
Ertesi sabah, Delfin otopsi raporunu imzalarken televizyondaki haberlerde bir isim yankılandı: “Reklam dünyasının dâhisi Uras Günay, yeni sosyal sorumluluk projesiyle yine”
Delfin başını kaldırıp ekrandaki karizmatik yüze baktı. Adamın gözlerinde, az önce mikroskop altında incelediği o keskinliğe dair bir şeyler vardı. Henüz bilmiyordu ama elindeki kanıtlar onu Ankara'nın en karanlık sokağına değil, şehrin en görkemli ofisine götürecekti. Katil iz bırakmamıştı; ama Delfin, iz bırakmayanların bile arkasında bıraktığı o soğuk boşluğu tanırdı.
Morgun boğucu havasından çıkıp kendi ofisine geçtiğinde, sabahın gri ışıkları geniş penceresinden içeri sızıyordu. Delfin, beyaz önlüğünü çıkarıp sandalyesinin arkasına astı. Masasının üzeri dünkü vakadan kalan notlar, kahve lekeli kağıtlar ve mikroskop lamlarıyla doluydu. Bilgisayarını açıp Uras’ın adını arama motoruna yazdı. Karşısına çıkan binlerce sonuç, adamın ne kadar kusursuz bir imaj inşa ettiğinin kanıtıydı.
O öğleden sonra Delfin, üzerinde adli tıp kimliği ve elinde siyah bir dosyayla o devasa plazanın lobisindeydi. Güvenliği aşmak, bir cinayet mahalli uzmanı için çocuk oyuncağıydı. 44. kata çıkan asansörün aynasında kendine baktı; yorgundu ama bakışları neşter kadar keskindi.
Uras’ın ofis kapısını çalma gereği duymadan içeri girdi. Uras, geniş masasının başında, sanki onu bekliyormuş gibi sakin bir ifadeyle oturuyordu.
"Bir adli tıp uzmanının buraya kadar gelmesi için ya çok önemli bir kanıtı olmalı ya da kaybedecek hiçbir şeyi," dedi Uras, sesindeki o kadifemsi ama buz gibi tonla.
Delfin, dosyanın içinden kurbanın boynundaki o kesiğin fotoğrafını çıkarıp masanın üzerine, tam Uras’ın önüne attı. "Bu kesiği tanıyor musun Uras Bey? O kadar temiz, o kadar profesyonel ki... Tıpkı sizin reklam kampanyalarınız gibi."
Uras yerinden yavaşça kalktı. Adımları bir avcınınki kadar sessizdi. Delfin’e doğru yürüdü ve aralarında sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. Delfin geri adım atmadı. Uras eğilip kızın kulağına doğru fısıldadı:
"Güzel bir teori Delfin Özkan. Ama unutma, fazla merak bazen o çok sevdiğin steril masalara yatmana sebep olur. Ankara'nın derinliklerinde kaybolan çok insan var. Onlardan biri olmak istemezsin, değil mi?"
Delfin, bakışlarını adamın buz kesmiş gözlerinden ayırmadan sordu: "Sen beni tehdit mi ediyorsun?"
Uras hafifçe yana çekilip masasına yaslandı, yüzünde küçümseyici bir ifade belirdi. "Tehdit mi? Hayır. Ben sadece gerçekleri hatırlatıyorum. Bazı kapılar kapalı kalmak için oradadır. Sen ise o kapıyı sadece çalmakla kalmadın, kırmaya çalışıyorsun. Kırılan kapıların altında genellikle ilk duranlar ezilir."
Delfin dosyayı masadan hızla çekti. "O kapının ardındaki cesetleri saymaya başladığımda, kimin ezileceğini göreceiz Uras Bey."
"Dosyanı da al ve bu parıltılı dünyadan çık," dedi Uras, sesi bu kez çok daha sertti. "Yoksa o karanlık, seni sandığından çok daha çabuk yutar"
——————————————————-////—————
Delfin plazadan çıktığında Ankara’nın akşam ayazı yüzünü kamçıladı. Hava erkenden kararmış, sokak lambaları cılız bir ışık yaymaya başlamıştı. Kendi aracına doğru yürürken, ensesinde o tuhaf ürpertiyi hissetti. Takip ediliyordu. Adımlarını hızlandırdı, otoparkın karanlık köşesine ulaştığında arkasından gelen bot sesleri yankılandı.
Üç gölge, köşeyi döner dönmez önünü kesti. Delfin çantasının kayışını sıkıca kavradı, kalbi göğüs kafesini zorluyordu ama geri adım atmadı. "Ne istiyorsunuz?"
Adamlar cevap vermeden üzerine doğru hamle yaptıklarında, bir motor kükremesi ve ardından ani bir fren sesi duyuldu. Siyah bir otomobil, toz duman içinde yanlarında durdu. Kapı hızla açıldı ve içinden takım elbisesiyle Uras indi. Hareketleri o kadar seri ve kontrollüydü ki, sanki bu sahneyi daha önce defalarca oynamıştı.
Uras, Delfin’in önüne geçti. Adamlara sadece tek bir bakış attı; o bakış, herhangi bir fiziksel darbeden çok daha etkiliydi. "Gidin," dedi sadece. Adamlar, sanki görünmez bir emir almış gibi hızla karanlığa karışarak gözden kayboldular.
Uras, hiçbir şey olmamış gibi tozlanan ceketini düzeltti ve Delfin’e döndü. "Sana karanlığın seni yutacağını söylemiştim."
Delfin, hala titreyen ellerini gizlemeye çalışarak adama dik dik baktı. Uras’ın yüzündeki o 'kurtarıcı' maskesi onu her şeyden çok sinirlendirmişti.
"Kurtardığını mı sanıyorsun?" diye çıkıştı Delfin, sesi soğuk ve öfkeliydi. "Oyununu başka birinin üzerinde oyna Uras Günay. Şimdi o adamlarını da al ve defol git buradan. Senin sahte kahramanlıklarına ihtiyacım yok." Ama Uras onuda kendı karanlığına çekmek istemiyordu geçmişin hatıranda olsa babası değildi.