Bu sabah uyandığımda küçücük aynadan yüzüme baktığım da fark ettiğim şey aklımı karıştırmıştı. Burnum yüzüme göre büyük durmaya başlamış ve kaşlarım her zamankinden çok görünüyor gibiydi. Hemen ahşap merdivenleri sallaya sallaya Salih'in yanına indim. Yer sofrasını hazırlamış ekmek almak için çarşıya gitmiş olmalıydı. Sedirin üzerinde oturdum ve o gelene kadar yüzüme bakmaya devam ettim. Yuvarlak yüzlü, yeşil gözleri olan ve gerçekten küçük denebilecek buruna sahip biriydim. Dudaklarım ise pek dolgun olmamakla birlikte ince değillerdi. Gözlerim içe doğru batık bir o kadar da çekik olduğu için 21. yüzyılda beni çeşitli toplumlara benzetmişlerdi. Fakat şuan kimlere benzettiklerini de hatırlamıyordum. Ne oluyordu bana? Burnum uzamaya ve şekli değişmeye, kaşlarım çoğalmaya ve bildiklerimi unutmaya mı başlıyordum? Acaba bir hastalık mı kapmıştım ? Ya şifası bulunmayan çiçek hastalığına yakalandıysam? Ya da daha kötüsü veba olduysam? Benim asıl yaşadığım çağda olan
Covid-19 virüsünden sonra burada da vebayla uğraşmayı hiç istemezdim açıkçası. Üstelik yaşadığım çağda ki teknolojinin ve ilaç sektörünün büyük gelişimiyle o virüsü atlatmış biri olarak veba da hiç şansım olduğunu düşünmüyordum. Kendi kendime kafayı yerken tokmakla kapıya vurulduğunu duydum ve koşarak kapıyı açtım. Salih elinde tuttuğu koca yuvarlak ekmekle bana bakıp süzüyordu.
"Nolmuş bana Salih? Neden burnum büyüdü ve neden kaşlarım çoğalıyor? Üstelik ben 21. yüzyılda ki bir şeyi hatırlayamadım bu sabah. Hasta mı oluyorum?" dedim çok endişeli çıkan sesimle.
Salih ise bir süre daha sessizliğini korudu ve aldığı ekmeği bakır tepsiye bıraktı. Ellerimden tutup sedirin üzerine oturmamı sağladı ve konuşmaya başladı.
"Bunlar normal Masal. Sürekli olarak zamanda yolculuk yapıyorsun ve 21. yüzyılda ki görünüşünün değişmesi gerekiyor. Yoksa buraya uyum sağlayamazsın. Güzel burnunu kaybettin diye üzülme çünkü burada güzellik standartı küçük burun ve dolgu dudak değil. Aksine şuan oluşmaya başlayan yüz şeklin bu çağın güzellik standartı. Ve hatırlamıyor oluşun da normal. Uzun süredir burdayız yaklaşık 2 sene kadar. Ne kadar uzun kalırsak o kadar unutacaksın fakat üzülme. Geriye döndüğümüzde oraya adapte olabileceksin tekrar. Bunlar için canını sıkmanı istemiyorum. Benim de başıma geldi ve dert etmedim. Asıl sorun ne güzellik ne de görünüş. Asıl sorunumuz ve görevimizi biliyorsun."
"Bugün 21. yüzyıla dönersek bugün düzelir mi bedenim?"
"Evet ama bugün 21. yüzyıla dönemeyiz. Ve gerçekten sorunumuz bedenin değil. Kimsenin dış görünüşü değil. Sen her halinle benim karımsın. Hemde her yüzyılda." diyerek içime su serpti ve son cümlesi beni hafif gülümsetti.
"Teşekkür ederim." dedim ve ona sarıldım. Kolları bana güç veriyordu.
Yemeğimizi yedikten sonra bugün çarşıyı gezip ürünlere bakacaktık. Fiyatları görüp halkla konuşmaya çalışacaktık. Bu yüzden Salih'in kıyafetlerinden giyip erkek kılığına girmiştim. Bana biraz büyük olsa da idare etmiştim. Aslında yanımda Salih olduğu için kadın gibi de gidebilirdim fakat Oğuz'un beni tanımasını ve rahat hareket edememeyi istemiyordum. Evden çıktık ve toprak yolumuzdan çarşıya kadar ilerledik. Yolda ellerinde çuvallar olan insanlar, yaşlı amcalar, sokakta oynayan çocuklar vardı. Her birini her seferinden gördüğüm de için sızlıyordu çünkü onların ölmüş olma ihtimali bana korkunç geliyordu. Bugünü yaşıyorlardı. 500 yıl sonrasından habersiz.
Çarşıya geldiğimiz de ilk dikkatimizi çeken ayakkabı satıcısı olan bir esnafla halıcı bir esnafın muhabbeti oldu. Aralarında "gavur ülkeden gelen mallar" diye bahsettiği ürünler yurtdışından gelen ürünlerdi. Fransa'ya kapitülasyonlar yani ticari imtiyazlar verilmişti. Bu imtiyazlar kontrolü sağlandıkça yarar getirecekti fakat işler ilerleyen yıllarda hiçte öyle olmayacaktı. İkisine de yaklaşıp ürün fiyatlarını sorduk.
"İki çifti 4 akçe biz üretmişiz ağam. Bu da iki çifti 6 akçe gavur ülkeden gelmiş. Ölç biç hesabını yap. Hangisi makûlse al ağam." dedi ayakkabı satıcısı Salih'e. Amacımız almak değil fiyatları öğrenebilmekti. İlerleyip biraz ileri de durduk ve o esnafa gelen müşterileri izledik. Gelen 3 müşteri de 4 akçe fiyatlı ayakkabıyı satın aldı. Bunun üzerine Salih not almaya başladı:
"Verilen imtiyazlarda alınan gümrük vergisi sebebiyle yurtdışından gelen ürünler daha pahalıya satışa sunuluyor. Halkın (çok zengin olmadıkça, ki genelde mümkün değil) ucuz olanı yani yerli üretimi tercih ettiği görülüyor. Bu da ekonomi de dışa bağımlılığı önlüyor. Kendimiz üretip kendimiz satın alıyoruz. Para yönetiminin bizim elimizde olması ekonomiyi iyileştiriyor. Aynı zamanda malları Osmanlı'da satılmayan yabancı ülkeler kâr elde edemiyor."
Salih notunu alıp bitirince yolumuza devam ettik. Biraz daha ileride kadılar esnafı denetliyordu. Ekmeğin içine darı karıştırılmış mı, haksız kazanç sağlanıyor mu, çürük meyve satışı yapılıyor mu diye denetlemeler olması çok yerinde bi karardı. Bunu da not aldı Salih.
"Kadılar esnafı ekmekten halıya, meyveden kumaşa kadar denetliyor halkın yiyeceği kadar et var mı diye bakıyorlardı. Bu uygulama sayesinde kimse haksız kazanç elde etmemeye dikkat ediyor ve korkuyordu. Bu sebeple halka en iyi şekilde hizmet sunulmaya çalışılıyordu. Değerlendirmeye alınacak bir uygulama olduğunu düşünüyorum."
Şeklinde ki notunu da tamamladı. Daha sonra ise kuyumcu esnaflarına doğru ilerliyorduk. Tam o sırada yanında iki tane askerle gezen Oğuz'u gördüm. Salih'in omzunu sıktım ve kulağına "karşıdaki oğuz" diye fısıldadım. Beni Oğuz'un geldiği sol taraftan sağ tarafına aldı. Ve ilermeye devam ettik.
Bir lokumcu tezgahının önünde karşı karşıya geldiğimiz Oğuz'la bakışmamak için hızlıca yürümeye devam ettik fakat o Salih'in bir kolundan çoktan tutmuştu bile. Ondan korkmuyorduk fakat bize olan nefreti gözünü fena halde bürüdüğü için bizi sürgün edebileceğni, ikimizden birini esir alabileceğini düşünüyorduk. Salih kolunu Oğuz'dan çekti ve dik bir tavırla gözlerinin tam içine baktı. Bu sırada arkasındaki askerler ellerini çoktan kılıçlarına atmışlardı. 10 saniye kadar sus pus göz göze baktıktan sonra Oğuz ağzını açtı.
"Saklandığınız delikten çıkabilmişsin Salih. Hemde çarşıda gezip notlar tutacak kadar ha?" diyerek elindeki defteri işaret etti.
"Yapmamız gerekeni yapıyoruz 'paşam.' Kimsenin hakkım olan görevi almasına izin vermem. Hakkım olan aşkı almasına izin vermediğim gibi." dedi. Paşa kelimesini gayette bastırmıştı.
"Hakkın olan aşk mı? Çiftliğe geldiğiniz günden sonra size kalacak yer vermeyi ve üçümüzün beraber çalışmasını teklif ettim. Siz ise o günden bir hafta sonra benim İstanbul'da olmadığım birgün çıkıp Anadolu'ya gittiniz. Nikâh kıyıp karı koca oldunuz ve ben hiç olmamışım gibi Anadolu'yu gezip halkı dinlediniz. Şimdi de İstanbul'a gelmiş benim gözümün önünde benim olan görevi mi yapıyorsunuz?" dedi. Araya girmem ne kadar doğruydu bilemedim ama araya girdim.
"Olaylar anlattığın kadar masum olsaydı yanyana olurduk. Sen bize bu teklifi yaptıktan sonra beni konuşacağız, anlatacağım diye ormana kadar yürüttün. Daha sonrasında 'Masal bak Salih sana Macaristan'dan beri aşık ve ben de sana aşığım. Ordan buraya geldiğimizde Salih bir baltaya sap olamadı ben ise paşa oldum. Bunu kaldıramadı ve seninle evlenmek istedi. Sen de beni seviyordun. Sizin beraber olmamanız için çok uğraştım, zaten Allah'ın işi ya kısmette olmadı. Ardından Salih beni konuşmak için çağırdı ve gittim. Bana onu neden yanıma almadığımı ve Masalla neden evlenmesine izin vermedigimi sordu. Biz bunları konuşurken bi alim yanımıza geldi. Bize bir görev vereceğini söyledi. İkimizde şaşkınca alime bakakaldık. Bize 20-21. yüzyıllarda bu topraklarda başka bir devlet kurulacağını ve o devletin, bu devleti yıkan hatalar yapacağını söyledi. Buna engel olmamızı istedi. Bizi sık sık ziyaret edeceğini söyledi. Elindeki kağıdı Salih'in eline koydu ve gitti. Ben de kağıdı okumak için aldım. İçinde ki yol tarifine doğru gittik ve o geçiti bulduk. Salih bu görevin ona verildiğini söyledi ben ise bana verildiğini söyledim. Bana verilmişti çünkü ben paşaydım. Basit birine verilecek görev değildi. Salih eğer görevi yapmasına izin vermezsem her şeyi herkese anlatacağını ve beni idam öldürteceğini söyledi. Ben de onunla anlaştım. İkimizin beraber yürüteceğine dair söz verdim. Fakat bu sadece onu oyalamak içindi. Hemen ertesi günlerde seni 21. yüzyılda götürdüm. Ve Salih gelip bana senin kaybolduğunu söyledi ve sana naptığımı sordu. Ben de bilmediğimi söyledim ve Salih'le kavga ettim seni kaybeden veya kaçıran oymuş gibi. Ona burda kalmasını ve seni aramasını söyledim. Ben de verilen görevi yapıp gelecektim. Bu saye de hem seninle bambaşka bir hayatımız olacaktı 21. yüzyılda hem de Salih'ten kurtulmuş olacaktık.' dedin. Duyduklarımdan sonra ise her şey bizim içindi diye ağlamaya başladın. Ben sana bağırıp ağlamayı kesmeyi söyleyince de sinirlenip bana vurdun. Beni öylece ormanda bırakıp döndün. Ertesi gün sabaha karşı Salih beni buldu. Ve bana geri kalan her şeyi aslında üçümüzün gerçek bir arkadaş olduğunu ve kendisinin beni sevdiğini senin ise sonradan beni severek ve Salih'e de verilen göreve ihanet ederek onu sattığını anlattı. Bu görev artık senin değil. Benim ve kocamın. Yani Salih'in. Ve evet o günden hemen sonra Salih'le evlenmeye karar verdik çünkü onun doğru kişi olduğuna eminim." Cümlelerimi hayretle dinledi çünkü benim orda olduğumu bilmiyordu.
"Masal bizim için yaptım." dedi bir kez daha. Tam cevap verecekken Salih aşağılayıcı bir gülüşle Oğuz'a cevap verdi.
"Biz diye bahsettiğin kız benim karım. Görev de bizim görevimiz. Sakın bize zarar vermeye kalkma. Karşında masum Salih yok." dedi ve ilerledik. Nolursa olsun Oğuz'u görmek istemiyordum. O çok tehlikeli biriydi.
Benim bu yaşananları hatırlamama sebebimi ise tekrar dillendirince anladım. Oğuz beni 21. Yüzyıla çok uzun zaman önce getirdiği için bunlar hafızamdan silinmişti. Ve Amine Hatun'un beni kayıp bilmesi daha sonra bulunmam hepsi ben 21. yüzyıla gittiğim içindi. Salih bana istese kendi de anlatabilirdi ama ispatlamak istiyordu. Oğuz'a gelecek olursam onun bana yaptığı kötülüğü ve kandırmaları kimse bana yapmamıştı. Salihle beraber eve doğru yürüdük ve tek kelime etmedik. O da düşünüyordu. Başımızda Oğuz varken nasıl rahatça hareket edeceğiz bilmiyorduk. Ama hangi baskı altında olunursa olunsun kurtuluş için, barış için, refah için ve yeniden şahlanmak için üzerimize düşeni yapacaktık.

