İçeriğe geç

Geçmişten Gelen Sır

Bölüm 8 · 4 dk okuma

Geçmişten Gelen Sır

Bölüm 8

Bağlı Bir Halk

Şehir şehir gezip Anadolu'nun haline bakıyorduk. Her şey yolunda gibi görünse de pürüzler yok değildi. Bir kere Osmanlı'da zenginlik kavramı olmadığı için halk genel anlamda zengin değil rahat yaşıyordu. Haksız kazancın önüne geçilmesi için müsadere sistemi uygulanıyordu ve bu şuanlık sorun değildi. Zaten bir sistem bozulmadığı ve çağa uyduğu sürece sorun teşkil etmez. Her neyse etrafıma bakmayı kesip geldiğimiz köy evlerinden birine daha girdim. Burada beni karşılayan 15-16 yaşlarında bir kız çocuğuydu.

"Buyur hatun kime bakmıştın?" dedi kız çocuğu.

"Ben esirim kardeş Allah rızası için biraz su verir misin?" dedim. Ses tonum ve oyunculuğum gayet iyiydi.

"Esir mi? Geç buyur otur ben sana su getireyim." diyerek nereden esir bile olduğumu sormadan beni içeri kabul etti. Suyu getirdiği demir tası bana uzattı ve adımı sordu.

"Rana" dedim. Çok konuşmadan soracaklarımı sorup gidecektim, amaç buydu.

"Nasıl düştün buralara hatun?" dedi kız ve yaşından olgun konuşuyordu.

"Hatırlamıyorum. Evimde Macaristan'daydım. Savaşın olduğunu ve kaçtığımı hatırlıyorum. Bilirsin savaşlar en çok halka zarar verir ve halkta devlettir. Sonrasında buralara nasıl geldik bilmiyorum. Burası Osmanlı Devleti'ymiş. Nasıl bi yer burası" diyerek ilk sorumu sordum.

"Vah ki ne vah. Benim atalarım da bu topraklar da savaş görmüş anlatırdı zorluğunu, bilirim. Doğru işitmişsin Osmanlı toprakları. Ben müslümanım ama yan komşum yahudi. Sen de gavursun belli. Ekip biçer geçinir gideriz. Kazanılan savaşlarda birlik olup eğlencelere katılırız bazen şanslıysak İstanbul'dan ziyarete gelirler buraları padişahımızın bastığı toprağa basarız. Başka nolsun öyle." gibi sözlerle geveleyip ne diyeceğini bilemedi sanırım. Ben devam ettim.

"Pek güçlü devlet diyorlardı Osmanlı için. Öyle mi ?"

"Öyle elbet. Kimsenin gücü yetmez bu topraklara. Padişahımıza uzun ömürler versin Rabb'im. Onu başımızdan eksik etmesin. Evellah hiç bir şey olmaz bize." dedi, gururlu ve kendinden emindi.

"Peki hiç çökmez mi bu devlet?" dedim pat diye.

"Ne diyorsun sen hatun? Çökmesini mi istiyorsun? Müslüman gayrimüslim ayırt etmeden evimi açtım sana aş verdim. Böyle sözler et diye mi?" dedi. Gerçekten sinirlendiğini gözlerinden görüyordum. Rahatsızca oturduğu minder de kıvranmaya başladı ve öfkeyle gözlerimin tam içine bakıyordu. Sadece korku yoktu o an gözlerinde. Hiç korku yoktu. Asıl sorumu yanlış anladığını belirtmek için yineledim.

"Çökmez elbette ben öyle demek istemedim. Ola ki işler ters gitti savaşlar kaybedilmeye, düzen bozulmaya, halk isyan etmeye başladı o vakitler yaşanır mı sence? Yaşansa halimiz nice olur onu merak ettim." dedim. Toparladığımı düşünüyordum. Fakat daha da kızdı.

"Suyunu aşını yeyip içtiysen çık git hatun. Senin niyetin kötü. Duymadın mı yan komşum yahudi dedim. Biz burda beraber yaşıyoruz. Kim ki isyan ediyorsa o haksızlık ediyordur. Ve elbette savaş kaybetmeyiz. Bunca aslan boşa yetişmedi. Var git evimden yoluna." kalkarak bana kapıyı gösterdi. Bu kadar sinirleneceğini tahmin etmemiştim. Hiç bir şey demeden kalktım.

"Sağ olasın su için. Kusurumu da bağışla ben öyle demek istemedim-" cümlem devam ederken lafı ağzıma tıktı.

"Mühim değil haydi selametle." diyerek tahta kapıyı suratıma kapadı. Onca ev gezmiş hemen hemen aynı tepkiyi almıştım fakat bu gerçekten sertti. Halk kesinlikle bu devletin yıkılacağına ihtimal vermiyordu. Türkiye Cumhuriyeti'nden gelen biri olarak buna biraz içerledim. Yoluma devam ettim ve bu köyden bayağı uzakta olan evime gitmek için Salih'le anlaştığımız yerde beklemeye koyuldum. Etrafı izliyordum. Ankara-Bursa arası bir yerdeydim. Etraftaki insanların ölmüş olacağına ve yerine bizlerin geleceğine şu iki katlı ahşap evlerin yıkılıp 10 katlı binarlar dikileceğine ihtimal veremedim. At arabalarına baktım. Yerini dört teker son model arabaların alacağı düşüncesi de bana imkansız geldi. Bunları düşünürken Salih geldi.

"Güzel karım hadi gidelim bugün neler yaptın bakalım?" dedi. Salih'in bana bunu demesini çok seviyordum.

"Bir köy evine gidip esir olduğumu söyledim. Biraz konuşmaya çalıştım fakat devletin yıkılması dediğim an sinirlenip kovdu beni. Çok bağlı ve korkusuz insanlar var. Bu yüzyıldan 18-19. yüzyıllara geldiğimize inanamıyorum. Sen naptın?"

"Benim de öyle. Kahve de halk padişahtan pek iyi söz ediyor. Arada kendini bilmezler saçmalasa da genel durum ilerisi için sorun teşkil etmiyor. Hızla geçiyor zaman burada bu halkı tanıdıktan sonra ileriye gidip duraklama dönemindeki halkı dinlemeliyiz. Hatalar nerede yapıldı nerede eksikler var bulmalıyız. Bulmalıyız ki birdaha yapılmasın. Yolumuz uzun ha Masal?"

"Öyle sevgilim. Başaracağız. Oğuz'dan haber var mı?"dedim.

"Yok. Sana ulaşmadı değil mi?" dedi.

"Ulaşmadı. Umarım her şeyi mahvedip erkenden 21. yüzyıla geri dönmez." dedim.

"Umarım." diyerek konuyu kapattı.

Evimize vardığımız da bu yüzyılda yaşamaya ne kadar alıştığımı fark ettim. Birkaç gün sonra daha ileri bir zamana gidip 17. yüzyıl dünyasını inceleyecektik. Bu bana heyecan veriyordu. Bir şeyler bi yerden kurtalılmalıydı. Salih'in güvenli kolları arasında 'Dîvânu Lugâti't-Türk'ü incelemeye başladık...

Bölüm sonu

4 yorum