İçeriğe geç

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 8 · 12 dk okuma

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 8

Plan ➖ 9 ™️

Bu bölüm Nursêza'yı çok fazla andım bu yüzden söylemek istedim Nursêza aslında benim sınıf arkadaşım kötü bir karakter olarak yazmak istemezdim ama şartlar böyle gerektiriyordu (!) Neyse Bölüme geçelim

Ben hâlâ şaşkın bir halde Okyanusun Prensi'ne... ya da Prens Alastair mi demeliyim, emin değilim, her neyse işte ona bakıyordum. Gözlerimi ayıramıyordum ama bunun sebebini de kendime açıklayamıyordum.

Bu bir rüya olmalıydı. Evet, başka açıklaması yoktu. Lütfen rüya olsun. Çünkü ben evlenmem. Hele ki bu adamla, asla.

[ Kız adamın nesi varmış, hem sen de adamdan hoşlanıyorsun. ]

Hayır. Bu hoşlanmak değildi. Benim hissettiğim şey sadece bir beğeniydi. Hani daha önce tatmadığın bir yemeği yersin, güzeldir ama en sevdiğin yemeğin yerini tutmaz ya... İşte tam olarak öyle bir şeydi. Ne kalbimi yerinden oynatıyordu ne de aklımı karıştırıyordu. En azından ben öyle olduğuna inanmak istiyordum.

Üstelik Sofia... Sofia beni bu adamdan korumak için bir söz vermişti. Bu boşuna verilmiş bir söz olamazdı. Demek ki Prens Alastair hakkında bizim bilmediğimiz bir şeyler vardı. Belki de herkesin hayranlıkla baktığı bu adam, göründüğü kadar masum değildi. Bu düşünce içimde hafif bir ürpertiye sebep oldu.

Bakışlarımı istemsizce Sofia'ya çevirdim. Yüzündeki ifadeyi fark etmem uzun sürmedi. Şaşkındı... ama sadece bu da değil. Endişeliydi. Hem de ciddi anlamda. Bu karşılaşmayı onun da beklemediği çok belliydi. Demek ki planlanan şeyler yolunda gitmiyordu.

Sonra gözlerim Nursêza'yı buldu. O zaten bana bakıyordu. Ama bu bakış... hayranlık ya da merak değildi. İçinde açıkça hissedilen bir nefret vardı. Soğuk, keskin ve rahatsız edici. Sanki onun yerine ben orada duruyormuşum gibi bakıyordu. Ya da belki de tam olarak öyleydi.

Az önce her şeyi umursamaz bir tavırla izleyen Nivara'nın bile ağzı aralık kalmıştı. O bile şaşkındı. Büyük ihtimalle Nursêza'nın gideceğini düşünüp içten içe sevinmişti. Hepimiz öyle sanmıştık.

Ama gerçek çok daha farklıydı.

Gidecek olan Nursêza değildi.

Gidecek olan bendim.

Ve bu düşünce, içimde ağır bir taş gibi yer etti.

Salonun içi bir anda ağırlaştı.

Kimse konuşmuyordu. Sanki herkes aynı anda nefesini tutmuştu.

Ben hâlâ yerimden kıpırdayamıyordum.

Bacaklarım bana ait değilmiş gibiydi. Ayağa kalkmam gerektiğini biliyordum ama vücudum itaat etmiyordu.

Gözlerim istemsizce Prens Alastair'i aradı.

O da bana bakıyordu.

Bakışlarında şaşkınlık yoktu.

Ne öfke...

Ne de memnuniyet.

Sadece dikkat vardı.

Sanki beni ilk kez gerçekten görüyormuş gibiydi.

Bu, içimdeki huzursuzluğu daha da artırdı.

Nursêza'nın nefes alışını duydum. Sertti. Kontrolsüzdü. Elleri dizlerinin üzerinde sıkılmıştı. O ana kadar tek kelime etmemişti ama vücudu her şeyi söylüyordu. Bu karar, onun için de beklenmedikti.

Nivara başını hafifçe yana eğdi. Gözleri bir an bana takıldı, sonra hemen başka yöne kaydı. Sanki "geçmiş olsun" der gibi bir ifadesi vardı ama bunu yüksek sesle söylemeye cesaret edemiyordu.

Sofia'ya baktım.

Göz göze geldiğimiz an, başını çok hafifçe salladı.

Bu bir onay değildi.

Bu bir uyarıydı.

Sus.

Şimdi değil.

Kral tekrar konuşacak gibi oldu ama o an Prens Alastair'in yanındaki adam bir adım öne çıktı. Sesini yükseltmedi ama söyledikleri salonda yankılandı.

"Bu karar iki hanedan için de hayırlı olacaktır."

İki hanedan.

Ne kadar soğuk bir ifade.

İnsan hayatını bir cümleye sığdırmak bu kadar kolay mıydı?

Prens Alastair nihayet konuştu.

Sesi beklediğimden daha sakindi.

"Prenses Seralya."

Adımı ondan duymak...

Garipti.

Sanki ismim bile artık bana ait değilmiş gibi hissettirdi.

Başımı kaldırdım. Bakışlarımız yeniden kesişti. Bu kez gözlerini kaçırmadı.

"Bu kararın sizin için ani olduğunu biliyorum," dedi.

"Ancak zamanla-"

Sözünü kestiğimi fark ettim. Kendim bile nasıl yaptığımı bilmiyordum.

"Zamanla ne?" dedim.

Sesim titrememişti.

Bu beni bile şaşırttı.

Salondaki herkes bana döndü. Sofia'nın nefesi kesildiğini hissettim. Kral kaşlarını çattı ama geri adım atmadım.

"Zamanla alışırım mı?" diye devam ettim.

"Ya da zamanla kabullenirim mi?"

Sessizlik.

Prens Alastair birkaç saniye sustu. Sonra çok net bir şekilde konuştu:

"Zamanla gerçeği görürsünüz."

Bu cevap içimi hiç rahatlatmadı.

Aksine, daha da ürpertti.

Kral bastonunu yere hafifçe vurdu.

"Bu konu burada kapanmıştır," dedi.

"Nişan duyurusu en kısa sürede yapılacak."

Ve işte o an anladım.

Bu sadece bir evlilik değildi.

Bu bir anlaşmaydı.

Ve ben... bu anlaşmanın maddelerinden biriydim.

Sofia koluma dokundu. Bu kez beni durdurmak için değil, ayakta kalmam için. Dizlerimin titrediğini ancak o an fark ettim.

Salondan çıkarken arkamdan bakıldığını hissettim.

Dönüp bakmadım.

Kimin baktığını biliyordum zaten.

Ama içimde tek bir düşünce vardı:

Bu iş burada bitmedi.

Ve eğer herkes bu hikâyenin çoktan yazıldığını sanıyorsa...

Henüz beni tanımıyorlardı.

⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️

Bir süredir odamdan çıkmamıştım.

Zamanın nasıl geçtiğini bile fark etmiyordum; sarayın sessizliği, duvarlara sinmiş gibi üzerime çöküyordu. Leydi Sofia, işleri halledeceğini söylemişti. Ama bunun biraz zaman alacağını da eklemişti. Ardından kral ile konuşmak üzere odadan ayrılmış, beni düşüncelerimle baş başa bırakmıştı.

Belki de en kötüsü buydu.

Beklemek.

Ya Sofia halledemezse?

O zaman ne olacaktı?

Bu adamla gerçekten evlenecek miydim?

Ve eğer öyleyse... sonra ne yapacaktım?

Zihnimde yankılanan sorular birbiriyle çarpışırken, içimde başka bir ses yükseldi. Daha sakin, daha temkinliydi.

Çok kafana takıyorsun. Biraz rahatla.

Sofia halleder.

Halledemezse de krala evlenmek istemediğini söylersin. Kral da ikna olur.

Keşke bu kadar kolay olsaydı.

Umarım dediğin gibi olur, Sofia halleder, diye geçirdim içimden. Ama ya halledemezse? O zaman da kral beni ciddiye almazdı. Böyle bir dünyada, genç bir prensesin isteğinin ne değeri olabilirdi ki?

Onunla konuşmak...

Bu düşünce bile saçmaydı.

Tam o anda kapı çalındı.

İrkilerek ayağa kalktım. Kalbim hızlandı. Büyük ihtimalle Sofia'ydı. Sonunda dönmüş olmalıydı.

"Gel," dedim.

Kapı açıldı.

Ama içeri giren Sofia değildi.

Kraliçe Meralyne'ydi.

Bir anlığına nefesim kesildi. Odanın havası değişmiş gibiydi. Adımlarını ağır ve ölçülü atarak içeri girdi; bakışları sakindi ama altında okunamayan bir derinlik vardı.

Kapı arkasından sessizce kapandı.

"Prenses Seralya... az önce pek memnun görünmüyordunuz."

Kadın başını hafifçe eğdi, sesinde yapay bir incelik vardı.

"Şimdi daha iyi misiniz?"

İçimden istemsizce güldüm. Ne dememi bekliyorsun?

"Gayet iyiyim," mi?

"Hayatımın pazarlık masasında satılmasına bayıldım," mı?

Yüzündeki o kusursuz ifade... arkasında saklanan şeyi ele vermiyordu ama ben hissediyordum. Bu kadın buraya masumiyetle gelmemişti. Etrafında dolaşan, adını koyamadığım karanlık bir ağırlık vardı. İnsanları bastıran, sindiren bir güç gibi.

Belki de böyle bir aura ancak istediğini elde eden kadınlarda olurdu.

Özellikle de krala, yıllardır beklediği şeyi verenlerde.

"İyi olmam mümkün mü sizce?" dedim sonunda.

"Bir insanın fikri sorulmadan, hayatı hakkında karar verilince... bundan mutlu olması mı gerekir?"

Kısa bir an durdu. Sonra güldü. Ama bu gülüş ne sıcak ne de samimiydi; daha çok sabrını yitirmemeye çalışan birinin refleksi gibiydi.

"Bu evliliği yanlış görüyorsunuz," dedi.

"Bazen insan neye ihtiyacı olduğunu bilmez. Biz biliyoruz."

Biz.

Demek mesele buydu.

Bir adım attım. Sesimi düşürdüm.

"Benim ihtiyacım olan şey," dedim yavaşça,

"özgürlüğüm. Ve onu bir prensin adına feda etmeye niyetim yok."

Gözlerime baktı. Bu kez gülümseme yoktu.

"Bu noktadan sonra niyetin önemli değil," diye fısıldadı.

"Bu evlilik olacak."

"Ya olmazsa?"

Soru ağzımdan çıkar çıkmaz kolum kavrandı. Parmağındaki yüzük kemiğime battı. Bir anda sırtım duvara çarptı; nefesim kesildi. Elini boynuma kaydırdı, baskısı sert ama hesaplıydı. Canımı almak için değil-beni korkutmak için.

"Beni iyi dinle," dedi dişlerinin arasından.

"Bu plan için çok uzun zamandır uğraşıyorum. Senin inatlaşmaların yüzünden her şeyi riske atmam."

Ellerimle bileğini itmeye çalıştım. Nefesim düzensizleşti, midem bulandı. Boğazımdaki baskı gevşemedi ama bakışlarımdaki kararlılığı gördü.

Tüm gücümü toplayıp onu ittim.

Bir adım, iki adım geriledi. Ben dizlerimin üzerine çöktüm; başım dönüyordu. Göğsüm inip kalkıyor, nefes almaya çalışıyordum. Midem altüst olmuştu, boğazıma acı bir tat yükseldi.

"Umarım mesajım net olmuştur, Prenses," dedi sakin bir sesle.

Arkasını dönüp çıktı.

Kapı kapandığında hâlâ yere bakıyordum.

"Manyak kadın..." diye fısıldadım.

"Ne planıymış bu-"

Dur.

Plan.

İçimde soğuk bir his yayıldı.

[ Belki de senin evliliğin, onun kazanacağı şeylerin anahtarıdır. ]

Cevap vermedim. Ayağa kalktım, üstümü düzelttim. Birazdan Sofia gelecekti.

Şimdilik bildiğim tek şey vardı:

Ben bu evliliği istemiyordum.

Ve biri bunu istemememden fazlasıyla korkuyordu.

"Üzgünüm prenses..."

Sofia'nın sesi yorgundu. Omuzları düşmüş, bakışları kaçamıyordu.

"İnanın elimden gelen her şeyi yaptım. Kralla defalarca konuştum. Kabul etmedi. En sonunda... tehdit etmeyi bile denedim. Ama yine de kararından dönmedi."

Sofia, Kraliçe Meralyne odadan çıktıktan yaklaşık on dakika sonra gelmişti. Ben ise sanki az önce o kadınla aramızda hiçbir şey yaşanmamış gibi davranıyordum.

Zaten Sofia'ya anlatsam ne olacaktı ki? Bir kraliçeye karşı elinden hiçbir şey gelmezdi. Benim boğazıma dolanan elleri de, kulağıma fısıldanan tehditleri de geri alamazdı.

Kralla konuşmanın da işe yaramadığına göre...

Şimdi ne olacaktı?

Gerçekten... o prensle evlenecek miydim?

[ Bu sefer Sofia değil de sen gitsen? Biraz da duygulara oynasan, belki fikrini değiştirir. ]

Az önce Sofia'nın söylediklerini duymadın mı?

Tehdit etmiş ama yine de işe yaramamış.

[ Bu arada... neyle tehdit etmişti? ]

Bilmiyorum. Sormadım.

[ Ee o zaman sor. ]

Derin bir nefes aldım.

"Bu arada Sofia..." dedim tereddütle.

"Krala neyle tehdit ettin? Belki önemsiz bir şeydir, bu yüzden umursamamıştır."

Sofia bir anda durdu.

Gözlerini kırpmadan bana baktı. Bakışları dalgalandı; sanki bir şey boğazına düğümlenmişti. Bir an için ağlayacak sandım. Ama sonra başını çok yavaş bir şekilde salladı.

Sanki... ağlamayı kendine yasaklamış gibiydi.

"Boş verin," dedi sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü.

"Bunları düşünmeyin. Ben yine de vazgeçmeyeceğim. Elimden geleni yapacağım. O prensle evlenmenize izin vermeyeceğim."

Arkasını dönüp kapıya yöneldiği anda refleksle elini tuttum.

Durdu. Bana döndü.

Hiç düşünmeden ona sarıldım.

Sanırım bunu beklemiyordu; çünkü ilk anda eli belime gelmedi. Bir an sonra, tereddütle... sonra daha kararlı bir şekilde belimi sıvazladı.

"Lütfen üzülmeyin," dedi yumuşak bir sesle.

"Bir yol buluruz. Olmazsa... başka bir şey düşünürüz."

Başımı salladım. Boğazım düğümlenmişti, konuşamadım.

Bana küçük ama içten bir tebessüm sundu.

Sonra odadan çıktı.

Kapı kapandığında odada yine yalnızdım.

Ama bu sefer yalnızlık... biraz daha ağırdı.

O odadan çıktıktan sonra gözlerimde tuttuğum her şey daha fazla dayanamadı.

Birkaç damla yaş, sessizce yanaklarımdan süzülüp yere düştü. Ne hıçkırık vardı ne de ses... sadece içime çöken o ağır his.

Oda bir anda dar geldi. Duvarlar üstüme üstüme geliyormuş gibi hissettim.

Dayanamadım, balkona çıktım.

Güneş henüz tamamen batmamıştı. Gökyüzü turuncu ve mora çalan tonlara bürünüyordu. Balkondaki sandalyelerden birine oturdum. Omuzlarımı gevşettim, derin derin nefes almaya başladım.

Her nefesle birlikte kalbimin ritmi biraz daha yavaşlıyordu.

Yavaş yavaş sakinleştiğimi fark ettim.

Başımı sağ tarafa çevirdiğimde, karşı balkonda duran bir siluet gördüm.

Gözlerimi kısıp dikkatle baktım.

Bu kişi...

Prens Alastair'di.

Görünüşe bakılırsa o da benim gibi nefes almak için balkona çıkmıştı. Kollarını iki yana açmış, yüzünü akşam rüzgârına dönmüştü.

Sanki düşüncelerini dağıtmaya çalışıyordu.

Sandalyede dizlerimi kendime doğru çektim, başımı dizlerimin üzerine yasladım. Farkında olmadan onu izlemeye başladım.

Bu zamana kadar onun bana karşı tek bir yanlışını bile görmemiştim.

Hep sakindi, hep mesafeliydi ama aynı zamanda... nazikti.

Bana kötü davrandığı tek bir an bile olmamıştı.

Ama sonra Sofia, birden "söz" meselesini ortaya atmıştı.

Bu adamla evlenmemem gerektiğini söylemişti.

Acaba gerçekten Prens Alastair'le mi evlenmemi istemiyordu?

Yoksa... tüm prenslere mi karşıydı?

Bu düşünceler zihnimde dolaşırken Prens Alastair aniden arkasını döndü.

Ve göz göze geldik.

Harika...

Şimdi kesin beni onu gizlice izleyen biri sanmıştır.

Tam karşı balkonda durmuş, adamı seyrediyorum bir de.

O an Prens Alastair hafifçe gülümsedi ve bana el salladı.

Ben de düşünmeden ona el salladım.

Sonra... içeri girdi.

Elimi indirip avucuma baktım.

Ah hayır... ben gerçekten aptalın tekiyim.

Masada otururken adama ağzıma gelen her şeyi söyle, neredeyse tersle...

Sonra sana el salladığında sen de gayet normalmiş gibi el salla.

Olacak iş değil.

[ Bak sana demiştim. O adam iyi biri. Bence evlenmende bir sakınca yok. ]

Banane iç ses.

Adam iyi olsun ya da olmasın, sonuç değişmiyor ki.

Beni zorla evlendirecekler.

Hem...

Masada bir şey söyleyebilirdi.

Tek bir kelime.

Ama hiçbir şey demedi.

Derin bir nefes aldım.

Neyse...

Bunları düşünmenin anlamı yok. Sofia bir yol bulacak. Buna inanmak zorundayım.

Sandalyeden kalktım ve balkondan içeri girdim.

Kapıyı kapattığımda, dışarıdaki gün ışığı da arkamda kaldı.

Şimdi...

Beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu.

⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️⚜️

Akşam geç saatlerde, sonunda odama doğru yürümeye başladım. "Huzurlu" denilen o akşam yemeğinin (!) bitmiş olması içimde tuhaf bir ferahlık yaratmıştı. Masadan kalktığım an, üzerimden görünmez bir ağırlık kalkmış gibiydi.

Yemek boyunca Kraliçe Meralyne'yle defalarca göz göze gelmiştik. Bakışlarını kaçırmıyor, sanki bilerek üzerimde tutuyordu. Üstelik yalnız da değildi; Nursêza'yla da sürekli bakışlarımız kesişti. Kaçınmak istedikçe daha çok denk gelmiş gibiydik.

Şu an Nursêza'nın gözünde, aşkını elinden alan kötü kız rolündeydim, bundan emindim.

Oysa ben de kimsenin aşkını çalmak istemezdim. Ama bazı şeyler insanın isteğine bırakılmıyordu. Şartlar böyleydi.

Ya da Sofia gerçekten her şeyi yoluna koyup beni bu saçma evlilikten kurtarabilirdi.

Bu arada Sofia neredeydi? Şu an Kraliçe ya da Nursêza'yla yeniden karşılaşırsam başıma neler geleceğini düşünmek bile istemiyordum.

Koridorda yürümeye devam ederken, aniden bir kol beni yan taraftaki odaya doğru çekti. Ne olduğunu anlamadan dengesizce yere düştüm.

Başımı kaldırdığımda, Nursêza'nın sert ve keskin bakışlarıyla yüz yüze geldim.

Hani "iyi insan lafının üstüne gelir" derlerdi...

Şimdi de Nursêza mı çıkmıştı karşıma?

"Prensimle evlenmeyeceksin."

Sesi alçak ama tehditkârdı. Tıslamayı andıran bu ton, midemde ani bir bulantıya neden oldu. İstemeden yutkundum.

"Beni anladın mı?"

Cevap vermedim. Ne itiraz edebildim ne de kendimi savunabildim. Sessizliğim yeterli gelmiş olacak ki, hiçbir şey söylemeden hızla odadan çıktı.

Bir süre yerde kaldım. Sonra ayağa kalkıp üzerimi silkeledim.

Garipti... Biri çıkıp "Prensle evleneceksin" diyordu, diğeri "Benim prensimle evlenemezsin."

Peki ben ne yapacaktım? Hanginizin sözünü dinleyecektim?

Adımlarımı hızlandırarak odama girdim. Yatağa uzandım, yorganı başıma kadar çektim.

Ağlamak istiyordum. Ama gözlerimden tek bir damla bile yaş akmıyordu.

Derin nefesler alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım.

Bir süre sonra düşüncelerim yavaş yavaş dağıldı ve ben, uykunun ağır kollarına kendimi bıraktım.

"Kalkın prenses, kalkın artık... bakın yakalanacağız."

Kulaklarımda yankılanan bu ses ve omzumdaki sarsıntıyla gözlerimi açtım. Bir anda doğrulup yatakta oturdum. Karşımda duran genç kızı seçmem birkaç saniye sürdü. Sersemliğim geçince tanıdım; bu, Sofia'nın eğitmekle görevli olduğu kızdı.

Kaşlarımı çatarak ona baktım.

"Odama izinsiz girmen hiç hoş değil."

Sözlerim onu durdurmaya yetmedi. Yüzündeki telaş, söylediklerimin ne kadar önemsiz kaldığını anlatıyordu.

"Prenses, konumuz bu mu sizce? Hemen kaçmalısınız."

Kaçmalısın.

Bu kelimeyi duyduğum an, başımdaki tüm ağırlık bir anda dağıldı. Uykunun son kırıntıları bile yok oldu. Kalbim hızla atmaya başladı. Kaçmak mı? Neden bahsediyordu bu kız?

Herhâlde şaka yapıyordu. Evet, başka açıklaması olamazdı. Lütfen şaka olsun...

"Kaçmalısın derken... seni kim gönderdi?" diye sordum, sesim beklediğimden daha ciddiydi.

"Sofia Hanım beni gönderdi. Çabuk olmalısınız. Her şeyinizi hazırladım," dedi ve eliyle arkasını işaret etti.

Başımı çevirip baktığımda nefesim tutuldu.

Bavullarım...

Hepsi eksiksiz, hazır bir şekilde duruyordu. Sanki uzun zamandır bu an bekleniyormuş gibi.

Dur.

Gerçekten... gerçekten kaçmamı mı bekliyorlardı?

Tekrar kıza baktım. Gözlerinde ne oyun vardı ne de alay. Sadece acele ve endişe...

O an anladım.

Bu bir şaka değildi.

💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌

Selamün aleyküm arkadaşlar bu bölüm biraz geç geldi yine her zamanki gibi ama maalesef dersleri oturtmaya çalışıyorum inşAllah düzene girdiğinde hızlı hızlı bölüm yazacağım neyse hepiniz en sevgiliye emanetsiniz 👋 👋 👋

Diğer bölüm 16-25 Şubat arası

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.