İçeriğe geç

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 9 · 10 dk okuma

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 9

Kaçış ➖ 10™️

Bu bölümü bu 14 Şubat'ı sevgilileri yerine arkadaşlarıyla geçiren herkese ithaf ediyorum.

Arkadaşım da kitap yazmaya başladı onunda kitabını okursanız beni çok mutlu etmiş olursunuz. Gece_perisi253

Kız, hiçbir şey söylemeden elimi tutup beni yataktan çekti. Ayağa kalktığım anda diğer eliyle valizimi kaptığı gibi odadan çıkardı bizi. Daha ne olduğunu anlayamadan kapının eşiğini geçmiştik bile.

Hızlı hızlı yürüyordu—hayır, neredeyse koşuyordu. Benimse üzerimden henüz uykunun ağırlığı kalkmamıştı. Göz kapaklarım yarı kapalıydı, adımlarım birbirine dolanıyordu. Her an bir yere çarpabilirdim. Koridor boyunca sendeleyerek ilerlerken içimde garip bir güvensizlik belirdi.

Bir noktada direnmeyi bıraktım.

Gözlerimi kapadım ve kendimi ona bıraktım. Elimi tuttuğu sürece düşmeyeceğimi biliyordum; en azından buna inanmak istedim.

Bir süre sonra durduk.

Elimi bıraktığında soğuk bir hava yüzüme çarptı. Gözlerimi yavaşça açtım ve bulunduğumuz yeri fark edince kaşlarım çatıldı. Ahırdaydık. Tahta kokusu, samanın kuru ve keskin havası ciğerlerime doldu. Bir at, bize aldırmadan başını eğmiş, önündeki yemle meşguldü.

Kız valizimi aldı, kayışları hızlı ve ustaca atın eyerine bağladı. Belli ki bunu ilk kez yapmıyordu.

Ben hâlâ ona, ne olup bittiğini anlamaya çalışan gözlerle bakarken, kendimi bir saman balyasının üzerine bırakmış buldum. Sertti ama umurumda değildi. Uykum yeniden üzerime çöküyordu. Gözlerimi açık tutmaya çalıştım, fakat bedenim buna karşı koyuyordu.

Tam o sırada sesi duyuldu.

“Prenses… şimdi uyumanın sırası değil.”

Cevap veremedim.

Ayak sesleri yaklaştı, sonra uzaklaştı. Bir anlık sessizlik oldu. Ardından yüzüme çarpan soğuklukla birlikte gözlerim pörtlek gibi açıldı. Nefesim kesildi, refleksle derin bir soluk aldım.

Islanmıştım.

Karşımda genç kız, elinde bir kova ile masum masum bana bakıyordu.

“İnsan normal bir şekilde seslenir,” dedim, sesimdeki sersemliği gizleyemeden. “Sen niye kafamdan aşağı su döküyorsun?”

Kız, sanki az önce büyük bir hata yapmış ve yakalanmış bir çocuk gibiydi. Kovayı yere bıraktı, ellerini arkasında birleştirdi. Gözlerini kaçırdı.

“Kusuruma bakmayın lütfen,” dedi aceleyle. “Ama birazdan yola çıkacaksınız. Bu uykulu hâlinizle yolda başınıza bir şey gelebilir diye düşündüm. Uykunuz açılsın diye…” Duraksadı, sonra utangaç bir ifadeyle ekledi: “İşe de yaradı.”

İstemeden başımı salladım.

Yol.

Bu kelime zihnimde yankılandı. Ben gerçekten nereye gidiyordum?

Kıza baktım. O sırada bir şeyler arıyordu, ceplerini yokluyordu. Sofia beni uyandırması ve uğurlaması için onu gönderdiyse, demek ki güveniyordu. O hâlde… belki ben de güvenebilirdim.

“Şey…” dedim, ama devamı gelmedi.

Kız bana döndü. Bakışlarında sabır vardı. Ona nasıl hitap edeceğimi bilemediğim için konuşmayı başlatmakta zorlanıyordum.

“İsmim Anselia,” dedi yumuşak bir sesle. “Prenses.”

“Anselia,” dedim. “Nereye gittiğimden haberin var mı? Beni gecenin bir vakti, tek başıma bir yere gönderiyorsunuz.”

Bir an durdu.

Hiçbir şey söylemeden cebinden küçük, katlanmış bir kâğıt çıkardı. Sessizce önüme koydu. Sonra tekrar arkasını döndü ve atla ilgilenmeye devam etti.

Kâğıda baktım. Bu bir haritaydı. Saray olduğunu tahmin ettiğim noktadan, denize doğru uzanan yol kırmızı işaretlerle belirlenmişti.

Demek ki benden bu yolu izlemem isteniyordu.

Sofia’nın planı açıktı: kaçabilmem için denize ulaşmalıydım. Büyük ihtimalle orada beni bekleyen biri—ya da birileri—vardı. En azından öyle olmasını umuyordum.

Anselia, işlerini bitirmiş olacak ki yanıma geldi. Elinde koyu renkli bir pelerin ve kınına yerleştirilmiş bir kılıç vardı.

Kaşlarımı çattım.

“Bunlar neden?”

“Pelerin tanınmamanız için,” dedi sakin bir sesle. “Kılıç ise… yolda tehlikeli bir şeyle karşılaşırsanız kendinizi savunabilmeniz için.”

Başımı salladım. Söyleyecek başka bir şeyim yoktu. Pelerini omuzlarıma yerleştirdi, ardından başlığı dikkatlice kafama geçirdi. Kılıcı bana uzattığında, ağırlığını avucumda hissettim.

Artık hazırdım.

Ata bindim.

Ve tam o an acı bir gerçeği fark ettim: Atı nasıl hareket ettireceğimi bilmiyordum.

Atlarla olan tek deneyimim, çocukken amcamın çiftliğinde onları sevmekten ibaretti. O çiftlik de, amcamın borçları yüzünden çoktan satılmıştı zaten.

Anselia dizginleri tutarak beni ahırın çıkışına kadar götürdü.

“Prenses,” dedi, sesi bu kez daha ciddiydi. “Lütfen dikkatli olun. Harita size yol gösterecek. Orada işaretlenen güzergâhtan kesinlikle sapmayın.”

Birkaç tembih daha verdikten sonra vedalaştık. Ata yavaşça yön vermeye çalıştım. İlerlerken dönüp baktım; Anselia hâlâ durduğu yerde beni izliyordu.

Ormanın içine girdikçe ağaçlar sıklaştı, dallar görüşümü kapattı. Kısa süre sonra onu tamamen gözden kaybettim.

Sakin ol, Arvenya, diye fısıldadım kendime.

Buradan sessizce denize kadar gideceksin. Orada mutlaka biri vardır… değil mi?

Ya yoksa?

Keşke Anselia’ya, beni orada bekleyen birinin olup olmadığını sorsaydım. Şimdi geri dönsem mi? Ya giderim ve kimse yoksa… o zaman ne yapacağım?

Beni koskoca denizi tek başıma geçmem için göndermiş olamazlardı.

Uzun bir süre at sırtında ilerledikten sonra önümde üç yol belirdi.

İstemsizce durdum.

Haritayı çıkarıp tekrar baktım. Ama hayır—üç yol hakkında hiçbir işaret yoktu.

Hiçbir yönlendirme. Hiçbir ipucu.

“Harika…” diye mırıldandım. “Sofia, bari biraz daha ayrıntılı bir harita verseydin.”

İç geçirdim. Elimde bir telefon olsaydı, hangi yoldan gitmem gerektiğini saniyeler içinde bulurdum.

Haritayı incelemeye devam ederken, tam o sırada…

Yan taraftan bir şey geçti.

Ve ben donup kaldım.

Yan tarafa baktım.

Hiçbir şey yoktu.

Bir an için rahatladım—ta ki solumdan gelen o sesi duyana kadar. Hızla oraya döndüm. Yine hiçbir şey. Boşluk. Sessizlik.

Korkma, Arvenya, dedim kendime. Sen dövüş sanatı biliyorsun. Eğer vahşi bir hayvansa, onu durdurabilirsin.

Durakladım.

…Ya da durduramazsın.

Başımı iki yana salladım. Hayır. Böyle düşünme. Kötü düşünürsen sonuçları da kötü olur. Belki de sadece rüzgâr… Çalıların arasından geçen masum bir esinti.

Tam buna kendimi inandırmışken bu kez ses arkamdan geldi.

İçim buz kesti.

Hayır. Bu rüzgâr değildi. Bundan emindim. Burada öleceğim. Cesedim hiçbir zaman bulunmayacak ve herkes gizemli kayboluşum hakkında saçma teoriler üretecek.

Harika.

Zaten yanıma muhafız almadan çıkmak başlı başına bir aptallıktı. Sofia’nın beni uğurlaması için kız ayarlamayı düşünüp de bunu düşünememesi daha da sinir bozucuydu.

Önümden gelen ani sesle çığlık attım.

At, çığlığımdan dehşete kapılmış olmalıydı. Bir anda huysuzlandı. Dizginleri yakalamaya çalıştım ama nafile. Dengeyi kaybettim ve sert bir şekilde yere düştüm.

Ben yere düşerken, atın üzerindeki her şey de benimle birlikte savruldu. At ise… sanki bu cehennemde beni yalnız bırakmaya yemin etmiş gibi, hızla gözden kayboldu.

Bravo.

Artık ne atım vardı ne de kaçabileceğim bir yol.

Ve evet—bu ürkütücü yerde tamamen yalnızdım.

Yavaşça ayağa kalktım. Etrafımı dikkatlice süzerek küçük adımlarla döndüm. Eğer ani bir saldırı olursa, hazırlıksız yakalanmamam gerekiyordu.

Tam o anda arkamdan bir ses geldi.

Keskin bir refleksle döndüm.

Karşımda bir adam duruyordu. Duruşundan, elinde bir kılıç tuttuğu belliydi. Pelerini başına kadar çekmişti; yüzü tamamen gölgede kalmış, gözleri bile görünmüyordu.

Ona baktığım anda tüylerim diken diken oldu.

Bir trafik kazasından sağ çıkıp… buraya geldim … hepsi bu adam tarafından öldürülmek için mi?

Cidden mi?

Madem beni ağırlayacaklardı, neden daha sakin bir zamana göndermediler? Gelecek mesela. Hiç yoktan teknolojik bir hastane falan olurdu.

Adam bana doğru birkaç adım attı.

Ben de istemsizce geri çekildim. Elim çoktan kınında duran kılıcımın kabzasını bulmuştu.

Bir nefes aldım.

Kılıcı çektim.

Pozisyonumu aldım.

Eğer ani bir hamle yaparsa, boş yakalanmamam gerekiyordu.

Ve işte tam o anda—

İlk atağın kimden geldiğini sorarsanız…

Tabii ki benden!!

Uzuvlarım bazenleri benden bağımsız hareket ediyorlardı ama bunun şimdi olması gerek miydi.

Çeliğin çeliğe çarpması ormanı yankıladı.

Geri çekildim, o bastırdı. Gücü gerçekten fazlaydı ama ben de zayıf değildim. Kılıcımla hamlesini kaydırdım, yanından sıyrıldım. Toprak ayağımın altında kaydı, dizim yere değdi ama düşmedim.

Tekrar saldırdım.

Bu sefer o geri çekildi. Ağacın köklerine takıldı, dengesini toparlamaya çalışırken fırsatı kaçırmadım. Üstüne yürüdüm. Hamle üstüne hamle… Savunma, geri adım, yeniden saldırı.

Nefesim hızlandı. Göğsüm yanıyordu.

Bir anlık boşluk yakaladı.

Omzuma sertçe vurdu. Acı kolumdan aşağı yayıldı. Kılıcımı neredeyse düşürüyordum. Dişlerimi sıktım, refleksle kılıcı çapraz tuttum. Bir adım daha geri… Bir adım daha…

“Hayır,” dedim içimden. “Burada bitmeyecek.”

Ani bir dönüşle altına girdim. Bileğini hedef aldım. Kılıcı kaydı, sesi kulaklarımı çınlattı. O da şaşırdı ama hemen toparlandı. Dizimi kaldırdı, son anda kenara kaçtım.

Yuvarlandım.

Toprak, yaprak, diken… Her şey üstüme yapıştı. Ayağa kalktığımda saçlarım yüzüme düşmüştü ama umursamadım. Tek düşündüğüm şey bir sonraki hamleydi.

Bu sefer aynı anda saldırdık.

Kılıçlarımız kilitlendi. Yüz yüze geldik. Aramızda yalnızca nefeslerimiz vardı. Beni itti.

Sırtım yine ağaca çarptı. Kaburgalarım sızladı. Kılıcımla kendimi savundum ama gücüyle bastırdı. Bileklerim titriyordu. Kılıcım yavaş yavaş aşağı iniyordu.

“Dayan,” dedim kendime. “Bir an daha.”

Tam o sırada ayağımı köke geçirdim, tüm ağırlığımı yana verdim. Dengesi bozuldu. Kılıcımdan baskıyı çektim, bileğini savurdum. Kılıcı yere düştü.

İşte buydu.

Onu ittim. Sırtı ağaca yaslandı. Kılıcımı boğazına yaklaştırdım. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu. Benim de farkım yoktu.

Ve gözlerine baktım.

Okyanus mavisi…

Bu sefer kaçamadım.

Bu gözleri daha önce görmüştüm. Sarayın yüksek tavanlı salonlarında, herkes susmuşken konuşan birinin gözleriydi bunlar. Elim titredi. Sadece bir an.

Yeterliydi.

Bileğimi yakaladı. Aynı anda ayağımı süpürdü. Dünya tersine döndü. Sertçe yere çarptım. Nefesim kesildi. Üzerimdeydi. Elimdeki kılıcı aldı, bileğimi yere bastırdı.

Kaçamadım.

Ama düşündüm.

Ve hatırladım.

“Prens Alastair,” dedim fısıltıyla.

Dondu.

Gözlerindeki şaşkınlık… İşte onu ele veren buydu. Tanındığını anlamıştı. Dudakları aralandı ama konuşamadı.

Tam zamanı.

Bacaklarımı hızla kıvırdım, kalçamı yana çevirdim. Ağırlığını bozdum. Elinden kurtuldum. Aynı anda dizimi göğsüne çektim. Geri savruldu.

Ayağa kalktım.

Yerdeki kılıcı kaptım.

Bu sefer durmadım. Ucunu göğsüne dayadım.

Nefes nefeseydik. Orman sessizdi.

Ama bu sessizlikte kazanan bendim.

Derin derin nefes alıyordum. Göğsüm hâlâ az önceki dövüşün ritmiyle inip kalkıyordu. Kılıcımın ucu ona dönüktü ama zihnim bambaşka bir yerdeydi.

Bu adamın burada ne işi vardı?

Beni mi takip etmişti?

“Neden bana saldırdın?” dedim.

“Çünkü kaçacaktın.”

Bunu söylerken yüzünde en ufak bir tereddüt yoktu. Sanki “hava soğuk” der gibi sıradan, neredeyse sıkılmış bir ton.

“Kaçacağımı nereden biliyordun?” diye sordum. İnkâr etmedim. Etsem komik olurdu. Yolun yarısında beni savunmasız yakalamıştı. Kaçmaya niyetli olduğumu anlamak için dâhi olmaya gerek yoktu.

“Nasıl bildiğimi değil,” dedi sakin bir sesle, “neden kaçtığını söyle.”

Birkaç adım yaklaştım. Kılıcı hâlâ ona doğrultuyordum ama artık bu bir tehditten çok bir sınır gibiydi.

“Neden mi?” dedim. “Sevmediğim bir adamla evlendirileceğim için olabilir mi? Üstelik ne tesadüf ki evleneceğim adamla aynı gün tanışıyorum.”

Gözleri değişmedi. Okyanus mavisi bakışları hâlâ soğuk, ölçülü, kontrol altındaydı. Zaten ne bekliyordum ki? Zorla evlendirilen biri değildi o. Tahtın varisi olmak başka bir tür kafesti belki ama zincirleri altındandı.

“Peki ne isterdin?” dedi.

“Ne?”

“Evlenmek yerine.”

Sorusu beklemediğim bir yerden gelmişti. Bir an sustum. Buraya geldiğimden beri bunu gerçekten düşünmemiştim.

Normal hayatımda olsaydım… yazılımla uğraşırdım. Kod yazardım. Üretirdim. Kendi dünyamı kurardım.

Ama burada?

Belki dövüş sanatlarını öğretirdim. Kadınlar için bir eğitim alanı kurardım.

Belki bir tarlayı ekip biçer, kendi emeğimle yaşardım.

Belki dünyayı gezerdim.

Belki… sadece kararları kendim verirdim.

“Özgür olmak isterdim,” dedim sonunda. “Her istediğimi yapmak.”

Bakışları bir an yumuşar gibi oldu. Çok hafif. Neredeyse fark edilmeyecek kadar.

“Peki sana bir anlaşma teklif etsem?”

Kaşımı kaldırdım. “Ne anlaşması?”

“Özgürlüğünle ilgili.”

Kalbim bir an hızlandı. Bu adam özgürlüğümü pazarlık masasına mı koyuyordu?

“Benim özgürlüğüm derken?”

Elimdeki kılıcı tuttuğu gibi yere fırlattı.

Beklemiyordum.

Çeliğin toprağa düşerken çıkardığı ses tuhaf bir güven yarattı. Elindeki ince yarayı o zaman fark ettim. Az önceki dövüşten kalma olmalıydı.

“Sence neden seninle evleniyorum?” dedi.

“İki krallık müttefik olacak diye.”

Başını iki yana salladı. Bir adım attı. Sadece bir adım ama aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. Boyum ondan kısa olduğu için başımı kaldırmak zorunda kaldım.

“Yanlış,” dedi. “Kral olabilmek için.”

Bir an durdum. “Benimle evlenmenin seni kral yapacağı ne malum?”

“Kral ölüm döşeğinde,” dedi sakince. “Ve ilk evlenen varisin tahta geçeceğini açıkladı.”

Şimdi taşlar yerine oturuyordu.

Yani mesele ittifak değil, yarıştı.

“Gidip başka biriyle evlensen?” dedim istemsizce.

Dudak kenarı kıvrıldı.

“ benimle evlenmezsen seni Evlendirecekleri kişiyi biliyor musun?” diye sordu.

Başımı iki yana salladım.

“Yaşlı bir soyluyla.”

Kaşlarım çatıldı. Küstahça söyleyişini sevmedim ama verdiği mesaj açıktı.

Bir an sessizlik oldu.

Sonra elini uzattı.

Baktım. Uzattığı ele, sonra yüzüne.

“Benimle evlen,” dedi. “Altı ay. Kral olduktan sonra söz veriyorum, kimse özgürlüğüne karışamayacak. Seni korumam altına alacağım.”

“Ya kabul etmezsem?”

Bakışları sertleşti. “O zaman kral seni kiminle evlendirecek, tahmin edebilirsin.”

Bir nefes verdim.

“Bu evlilik ne kadar sürecek?”

“Altı ay.”

Elbette. Tahta geçişin resmîleşmesi için gereken süre.

“Altı ay sonra?”

“Ben kral olacağım,” dedi net bir sesle. “Sen ise istediğin hayatı yaşayacaksın. Saraydan uzaklaşmak istersen uzaklaşacaksın. Kimse sana dokunamayacak.”

Mantıklıydı.

Tehlikeliydi.

Ama mantıklıydı.

Bu sadece onun fırsatı değildi. Benim de çıkış yolum olabilirdi.

Elini tuttum.

“El sıkışıyorsak,” dedim, “kuralları olacak.”

Parmakları sıcak ve güçlüydü. Elimi sıktı.

“Kuralları yarın kaldığım odada konuşuruz.”

Başımı salladım.

Etrafıma baktım. Atım çoktan kaçmıştı. Ormanın karanlığı üzerimize çökmüştü.

“Benim atıma bineriz,” dedi.

Ne zaman hazırladığını anlamadığım şekilde eşyalarımı toplamış, kendi atına yüklemişti bile.

Ata doğru yürüdüm ama tam binmek üzereyken belimden tutup beni yukarı kaldırdı.

Refleksle omzuna vuracaktım neredeyse.

“Ben kendim binebilirdim.”

“Bekleyecek sabrım yok,” dedi.

Göz devirdim.

Kurallar listesine bir madde daha eklendi.

O da ata bindi. At harekete geçti. Gece rüzgârı yüzüme çarpıyordu. Soğuktu. Ama içimdeki karmaşa daha keskindi.

Bu gece bir anlaşma yapmıştım.

Altı aylık bir evlilik.

Özgürlük karşılığında bir taç.

Ve hayatım… artık geri dönülmez bir yola girmişti.

💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌

Merhaba nasılsınız ben çok şükür ki iyiyim Mart ayına girmeden önce bir bölüm daha yayınlamak istiyorum.

Ve bu arada aklımda iki kurgu fikri daha var birisi yine aynı Reenkarnasyon ile ilgili biri ise lise kurgusu olacak.

Sizce hangisi olsun.

Hepiniz en sevgiliye emanetsiniz 👋 👋 👋

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

10. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.