İçeriğe geç

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 7 · 10 dk okuma

Geçmişte Ki Ben

Bölüm 7

Siyasi Evlilik mı ➖ 8 ™️

Sofia sessizce odaya girdi. Elindeki tabakları komodinin üzerine bıraktı.

Açlığım ağır bastığı için beklemeden yemeğe başladım. Sofia ise çıkmak yerine yerinde durdu; belli ki söyleyeceği bir şey vardı.

"Prenses," dedi sonunda, "yemeği bitirdikten sonra şık bir elbise seçmenizi rica ediyorum. Bir süre sonra Prens Alastair buraya gelecek."

Cevap vermek için başımı bile kaldırmadım. Sadece belirsiz bir mırıltı çıkardım. Sofia bunu yeterli saymış olacak ki odadan çıktı.

Kapı kapanır kapanmaz kaşığımı yavaşça tabağın içine bıraktım.

"Prens Alastair de kim?"

Bu soruyu yüksek sesle sordum ama cevaplayacak kimse yoktu. Bir haftadır bu sarayın içindeydim ve tanıdığım prens sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu.

Kendi hanedanımızdan olanlar, Prens Magnus -adını duymaktan başka bir şey yapmadığım- ve bir de Okyanusun Prensi.

Magnus'u da tanıyor sayılmazdım zaten. Adı vardı, yüzü yoktu. Ama bu Alastair... Onu ne görmüş, ne duymuş, ne de adını işitmiştim.

Hakkında bildiğim tek şey, birazdan buraya gelecek olmasıydı.

Yerimden kalktım. Sofia'ya sorabilirdim. Az önce çıktığı kapıyı açıp koridora baktım.

Boştu.

"Şaka gibi..." diye mırıldandım. "İki dakika oldu ya. Bu kadın ışınlanmayı mı keşfetti?"

Kapıyı kapatıp odaya geri döndüm. Yemeğimi yerken bakışlarım boşluğa takıldı. Düşüncelerim ise çoktan geçmişe kaymıştı.

Eski hayatımda ben; sert, kararlı ve ne yaptığını bilen bir bilgisayar mühendisiydim. İnsanların beni 'zor' bulması umurumda olmazdı. Çünkü ayakta durmayı biliyordum.

Ama bir haftada her şey değişmişti.

Artık eski ben değildim.

Artık ben bir prensestim.

Ve bu, geçici bir rol gibi durmuyordu. Büyük ihtimalle hayatımın geri kalanı böyle geçecekti.

Bir prenses olarak benden beklentileri olacaktı. Ülke için fedakârlık, hanedan için sessizlik, düzen için itaat...

Ya da daha kötüsü, "sen kızsın" denilip bütün kararların erkeklere bırakılması.

Belki de Sofia'nın ilk gün söylediği şeyler gerçekti. Fikrim sorulmadan, düşüncem önemsenmeden, hayatım adına kararlar verilecekti.

Sadece bir anlaşma için.

Bu düşünce canımı acıtmadı desem yalan olurdu ama şaşırtmadı da. Çünkü bu, yüzyıllardır süren bir meseleydi.

Eski hayatımda da kadına değer verilmezdi. Şimdi sadece şekil değiştirmişti.

Peki adalet buydu da, neden hep kadınlar bir yerden alınıp başka bir yere veriliyordu?

Gerçekten adalet mi deniyordu buna, yoksa insanlar kendi kurallarını koyup buna kader mi diyordu?

Bu soruların hiç bir cevabı yoktu.

Kaşığımı bir kez daha tabağa bıraktım.

"Güçlü olmak zorundayım," dedim kendi kendime.

"Çünkü burada zayıflığa yer yok."

Tepsiyi şifonyerin üstüne bıraktıktan sonra odadan çıktım. Aklım hâlâ Prens Alastair denilen adamdaydı. Belki kızlar onunla ilgili bir şeyler biliyordur.

[Tabii ki de biliyorlardır, sonuçta onlar burada doğup büyüdü.]

İşte bu yüzden bilgi alabileceğim en doğru kişiler onlardı. Aslında saraydaki herkes bir şeyler biliyor olabilirdi ama şu an en rahat konuşabileceğim kişiler kesinlikle onlardı.

Koridorda seri adımlarla yürümeye başladım. Sarayın bu kısmı her zamanki gibi sessizdi, yalnızca ayak seslerim yankılanıyordu. Şimdi hangisinin odasına gitmeliydim? Nivara mı, yoksa Nursêza mı? İkisi de farklı şeyler söylerdi ama ikisinin de bildikleri şeyler vardı, bundan emindim.

Tam bu kararsızlığın ortasındayken, misafir odası olarak kullanılan odanın kapısı açıldı ve Melika dışarı çıktı. Beni görür görmez gözleri kocaman açıldı; sanki tam da aradığı şeyi bulmuş gibiydi.

"Seralya! Ben de seni çağırmaya geliyordum. Tüm kızlar bu odadaydı," dedi hızlıca.

Tam da ihtiyacım olan şey buydu. Kararsız kaldığım anda böyle bir işaretin gelmesi işimi fazlasıyla kolaylaştırmıştı. Melika koluma girdi ve beni odaya doğru çekiştirerek yürüttü. Kapıdan içeri adımımı attığım anda gözümün ilk takıldığı şey Nursêza oldu.

Üzerinde dizlerinin biraz üstünde biten, oldukça iddialı bir gecelik vardı. Rahatça uzanmıştı ve Lina'nın saçlarını yapmasını bekliyordu. Yüzündeki ifade her zamanki umursamazlığından farklıydı; daha dikkatli, daha özenliydi. Sanki önemli bir şeye hazırlanıyormuş gibiydi.

Nivara'yla göz göze geldik. Bana hiçbir şey söylemeden bakışlarıyla Nursêza'yı işaret etti. Ben de aynı sessizlikle, yalnızca gözlerimle "Ne oluyor?" diye sordum. Bunun üzerine eliyle oturduğu koltuğun boş tarafına hafifçe vurdu. Gidip yanına oturdum.

Sanki çok gizli bir şey söyleyecekmiş gibi kulağıma yaklaşıp fısıldadı:

"Şu Prens Alastair var ya... işte onun için bu kadar hazırlanıyor."

Ben de onun gibi sesimi kısarak cevap verdim:

"Neden? Yani sadece bir anlaşma için gelen bir prens için bu kadar hazırlık yapılır mı?"

Gözlerini devirdi, sanki benim bu kadar saf olmama sinirlenmiş gibiydi.

"Kızım gerçekten anlamadın mı? Nursêza, Prens Alastair'e âşık. O yüzden böyle bakım yapıyor. Eğer evlilik gibi bir durum söz konusu olursa, ilk ortaya atlayacak kişi o olur."

Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Nursêza... âşık mıydı? Vay be. Bizim duygusuz, kimseyi umursamayan Nursêza'nın bile kalbi çarpabiliyormuş demek. Demek bu yüzden bu kadar hazırlanıyordu. Yüzüne sürdüğü o tuhaf karışım, Melika'ya yaptırdığı tırnaklar, saçlarının defalarca düzeltilmesi...

Şu an Nursêza gibi bir kızı bile kendine âşık etmeyi başaran adamın kim olduğunu gerçekten merak etmeye başlamıştım.

Ama aklıma başka bir soru takıldı. Peki ya anlaşma için kimse evlenmezse? O zaman ne olacaktı? Nursêza büyük ihtimalle ciddi bir hayal kırıklığı yaşayacaktı. Ya da diyelim ki biri evlenecekse... bu neden Nursêza olsun ki? Belki de Nivara seçilecekti.

[Ya da sen.]

"Saçmalama," diye içimden cevap verdim. "Bu Prens Alastair ne kadar yakışıklı olursa olsun, ben sevmediğim biriyle evlenmem."

[Bu kadar iddialı konuştuğuna göre ilk geldiğin gün Sofia'nın söylediklerini unutmuş olmalısın.]

"Unutmadım," dedim iç sesime. "Ama yine de hayat benim hayatım. Eğer bir karar alınacaksa, bunu yalnızca ben veririm."

İç sesim alaycı bir şekilde 'aynen canım, aynen' derken ben gözlerimi Nursêza'dan ayıramıyordum. O hâlâ aynaya bakıyor, Lina'nın yaptığı saçlarını kontrol ediyor, Melika'nın uzattığı tırnaklarına dikkatle bakıyordu.

O sırada içeri Sofia girdi. İlk bakışta o da benim gibi Nursêza'ya tuhaf tuhaf bakıyordu; sanki onun duruşu ve tavırları karşısında ne düşüneceğini bilemiyordu. Sonra bakışlarını bana çevirdi.

"Prenses, gelmelerine çok az kaldı. Hemen kıyafetinizi giymelisiniz. Ve siz de," dedi, gözleriyle diğerlerini işaret ederek.

Onun bu tavrıyla hemen yanına geldim. Sofia da sessiz adımlarla benim odama doğru yöneldi. Ben de arkasından sessizce takip ettim; adımlarımız koridor boyunca yankılanıyordu.

Odamı açtığımızda gözüm hemen yerdeki kıyafetlere takıldı. Onlar... benim atmadığım kıyafetlerdi. Düşünürken bile içimden "Bu da nereden çıktı şimdi?" dedim.

Sofia fark etmiş olacak ki hemen söze atıldı:

"Kusuruma bakmayın prenses... En kötü elbisenizi arıyordum ama bulmak gerçekten zor oldu."

"En kötü elbisemi mi arıyordunuz?" diye sordum, merakımı gizlemeye çalışarak. "Ama neden?"

Sofia bir an gözlerini kaçırdı; sanki söylemekten çekiniyormuş gibi odadaki dolabın kapağına, şifonyerin kenarına, hatta yerdeki halıya bakarak sessizleşti. Sonra derin bir nefes aldı ve gözlerimi kaçırmadan konuştu:

"Çünkü... anlaşma için bir evlilik söz konusu olursa... Prens sizi seçmesin diye."

Sözüne inanamadım. "Ama... bir hafta önce bana evlendirileceğini söyleyeceklerini falan anlatmıştınız. Neden şimdi bu kadar ani bir fikir değişikliği?"

Sofia başını hafifçe salladı ve yine derin bir nefes alıp verdi. Sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü:

"Çünkü bir söz verdim ve bu sözü tutmam lazım. Prens, hangi sebeple olursa olsun, sizi seçmemeli."

O an aklım karmakarışıktı. Korku, merak ve biraz da öfke birbirine karışmıştı. Ama henüz bir şey söyleyemeden Sofia, sanki bir rüzgar gibi odayı terk etti. Kapı ardında sessizce kapanırken, geride bıraktığı simsiyah, sade kıyafetle yalnız kaldım.

Elimdeki kıyafete baktım; üzerinde hiçbir süs yok, parıltı yok, hiçbir dikkat çekici detay yok. Kıyafetin bu kadar sıradan oluşu, aslında Sofia'nın ne kadar ciddi olduğunu anlamam için yeterliydi. Anlaşmayı engellemek için böyle bir önlem almak... Demek ki, bu kadar ince düşünülmüş bir planın içindeydim.

Derin bir nefes aldım. Kıyafeti yavaşça tuttum ve aynaya doğru yürüdüm. İçimde bir karışıklık vardı; hem anlaşmayı düşündüm, hem de Prens Alastair'in kim olduğunu, neden bu kadar önemli bir hedef hâline geldiğini... Düşüncelerim dönüp duruyordu.

BİR SÜRE SONRA

Kıyafeti giymiştim.

Normalde bu noktada Sofia çoktan takıları getirir, hangisinin daha uygun olacağı konusunda kısa ama kesin bir yorum yapardı. Ama bu kez... hiçbir şey getirmemişti. Ne kolye, ne küpe, ne de saç için en ufak bir dokunuş.

Bu detay bile her şeyden daha çok şey anlatıyordu.

Sofia bu işte ciddiydi. Hem de fazlasıyla.

Ama aklıma takılan asıl soru şuydu:

Eğer gerçekten bir söz verdiyse, bunu kime vermişti?

Belki de kraliçeye söz vermiştir, diye fısıldadı iç sesim.

Kraliçe, Nursêza'nın evlenmesini istiyordur. Bu yüzden senin güzel görünmeni istemiyor olabilirler.

Düşününce mantıksız değildi. Ama o zaman başka bir soru daha doğuyordu:

Beni çirkinleştirmeye çalışmak yerine neden odada bırakmadılar ki?

Kafam iyice karışmıştı.

Önce Prens Alastair diye biri çıkmıştı ortaya, ardından bu gizemli söz meselesi...

Bu adam kimdi ki, beni ondan "korumak" için birilerine söz veriliyordu?

Düşüncelerim kafamın içinde birbirine çarpıp dururken, onları susturmak istercesine başımı yavaşça salladım.

Artık hazırdım. En azından dışarıdan öyle görünüyordum.

Kapıyı açmak için hamle yaptığım anda, tam tersinden uzanan bir el gördüm.

Kapıyı açmaya gelen Sofia'yla göz göze geldik.

Bakışları hemen üzerimde gezindi. Baştan aşağı süzdü beni. Sonra elimi tuttu, hafifçe döndürdü. Bir kez daha, bu sefer daha dikkatli baktı.

"- Sizin gibi güzel bir kız için," dedi sonunda, "yine de fena sayılmaz."

İstemeden gülümsedim.

Ben kendimi o kadar güzel görmüyordum ama... olsun.

- Kendini güzel görmüyor musun? diye atladı iç sesim.

Yuh yani. Eğer sen çirkinim diyorsan, geri kalanımız ne yapalım?

"Abartmazsan ölürsün, değil mi?" diye mırıldandım içimden.

İç sesim susarken, Sofia elimi bırakmadı. Aksine, biraz daha sıkı tutup beni yürütmeye başladı.

Nereye gittiğimizi söylemedi. Zaten kimse söylemiyordu.

Bu sarayda bir tuhaflık vardı:

Herkes beni bir yerlere götürüyor ama kimse nereye gittiğimi açıklama gereği duymuyordu.

Sanki bir dizinin içindeydim.

Ve ben, senaryosu bana söylenmeyen başrol oyuncusuydum.

Beni tüm ailenin toplandığı balkona çıkardı. Havanın serinliği yüzüme çarptı, rüzgar saçlarımı hafifçe savururken herkes hayran hayran aşağı bakıyordu. Ben de yavaşça aşağıya göz gezdirdim ve gördüğüm manzara beni bir an duraksattı: bir sürü at arabası yavaş yavaş sarayın önüne geliyordu.

Sanki bu at arabaları bana tanıdık gelmişti... ama nereden? Gözlerim istemsizce hatırlamaya çalıştı ve birden aklıma o korkutucu kaza geldi. Okyanusun Prensi'nin arabaları... evet, bunlar tıpatıp onlara benziyordu.

Kalbim hızla çarpmaya başladı. Dur, yoksa... Bunlar Okyanusun Prensi'nin arabaları mıydı? Eğer öyleyse, bu demek oluyordu ki Okyanusun Prensi ile Prens Alastair aynı kişi olabilirdi.

Peki Sofia... bu kadar iyi, yakışıklı ve güçlü bir prensle benim evlenmemi neden istemiyordu? Aklımda bir sürü soru dönüp duruyordu. Neden bana bu kadar önem veriyor, beni korumak için neden söz vermişti?

Tam o sırada at arabasının kapısı açıldı ve Prens Alastair göründü. Gözlerimiz karşılaştı; dudaklarının ucunda hafif bir kıvrılma belirdi. İçimde tuhaf bir karışım vardı: şaşkınlık, merak ve biraz da korku... Hâlâ ne yaşadığımı tam olarak kavrayamıyordum. Gözlerimi ondan alamıyordum; sanki aramızda manyetik bir çekim vardı. Kalbim deli gibi atıyor, nefesim hızlı ve düzensizdi.

Herkes sarayın içine girdi, ama ben hâlâ balkonda durmuş onları izliyordum. Sofia birden kolumdan tuttu ve neredeyse sürükleyerek içeriye, herkesin toplandığı odaya götürdü. Adımlarımız sessizdi ama kalbim her adımda daha da hızlanıyordu. Masalara oturduğumuzda konuşmalar başlamıştı bile. Ama kulaklarımı kapatmak istedim; içimden sessizce, "Lütfen, lütfen evlilikten bahsetmesinler," diye dua ettim.

Yarım saat geçti ve hâlâ konuşuyorlardı. Ben bir köşeye çekilmiş sessizce oturuyordum, kendi düşüncelerimle boğuşuyordum. Nivara da tıpkı benim gibi kayıtsız görünüyordu, ama Nursêza tam tersine, gözlerini kırpmadan dikkatle izliyordu. Hayır, aslında Prens Alastair'i izliyordu.

O an, Prens Alastair'in yanındaki genç adam konuşmaya başladı. Sesi odanın her köşesine ulaşıyordu ve içimde istemsiz bir tedirginlik dalgası yükseldi. Acaba bu konuşma beni de ilgilendiriyor muydu? Yoksa sadece resmi bir sohbet miydi? Her kelimeyi dikkatle dinledim; her hareketi, her bakışı anlamaya çalıştım. Kalbim hâlâ deli gibi atıyor, ellerim istemsizce masanın kenarına sıkıca kenetleniyordu.

O an fark ettim ki, ne kadar sakin görünmeye çalışsam da içimde fırtınalar kopuyordu. Prens Alastair'in yanındaki genç adam konuşmaya devam ederken, ben sessizce kendi kendime, "Bu gece her şey değişecek mi?" diye düşündüm.

" Anlaşma kurulduğuna göre artık bunu bir resmiyete dökmeliyiz."

Bu söz odanın içinde yankılanırken, Sofia'yla daha önce yaptığımız konuşma aklıma geldi. Haklıydı; böyle anlaşmaların başka bir yolu yoktu. Sonunda mutlaka bir evlilik olurdu.

Nursêza'nın bu evliliğe dünden razı olduğuysa saklanacak gibi değildi. Yüzündeki ifadeden, hatta duruşundan bile bunu anlamak mümkündü.

Kral başını ağır ağır salladı. Bu, açıkça bir onaydı. Karar çoktan verilmişti ve artık geri dönüşü yoktu.

"Anlaşma için seçtiğimiz prenses..."

Bu sözle birlikte Nursêza'nın gözleri parladı. İçindeki heyecanı gizlemeye bile çalışmıyordu. Nivara ise inanılmaz rahattı; sanki bu konuşma onu zerre kadar ilgilendirmiyormuş gibiydi. O kadar sakindi ki neredeyse ayağını masaya uzatacak diye düşündüm.

Aslında haksız da sayılmazdı.

Nursêza, Prens Alastair'le evlendiğinde ondan kurtulmuş olacaktık.

Ya da daha doğrusu... kurtulacaktım.

"Seçtiğimiz prenses..."

Nursêza kısık bir sesle "Evet," dedi. Sanki adı söylenmiş gibi kendinden emindi.

Artık devamını getirseler olmaz mıydı? Dizilerde bile bu kadar uzatılmazdı. Hem dizi demişken... Acaba izlediğim dizinin yeni sezonu gelmiş miydi?

Artık onu da izleyemeyecektim.

[ Burada bir anlaşma yapılıyor ve senin aklın dizide mi? ]

Ne yapayım, eski hayatım geldi aklıma.

"Seçtiğimiz prenses..."

Tamam, tamam, anladık. Seçtiğiniz prenses. Söyleyin de bitsin. Zaten Nursêza'yı seçeceğiniz belli değil mi? Bir an önce açıklasalar da kurtulsak şu durumdan.

"Prenses Seralya."

Bir anda her şey durdu.

"Ne?" diye bağırdım.

Bu isim... benim adım değil miydi? Yanlış mı duymuştum?

[ Burada senden başka Seralya mı var? ]

Bakışlar yavaş yavaş bana döndü. O an içime oturan ağırlığı kelimelere dökmek imkânsızdı.

Gerçek çok netti.

Prens Alastair'le evlenecek olan kişi...

bendim.

💌💌💌💌💌💌💌💌💌

💌💌💌💌💌💌💌

Selamün aleyküm canım okurlarım umarım bölümü beğenirsiniz açıkçası ben beğendim.

Bu arada karakter tanıtımı bölümünü kaldırdım yeniden karakter posteri oluşturup yeniden yayınlayacağım inşAllah

Hepiniz en sevgiliye emanetsiniz 👋 👋 👋

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.