Hep birlikte geniş kapılı salonun içine adım attık. Kapının iki yanında duran görevliler, ciddi yüz ifadeleriyle bizi süzdükten sonra burada beklememiz gerektiğini, birazdan “kâhin” dedikleri kadının geleceğini söylediler. Sözde çok önemliymiş ama açıkçası gelmese de olurdu… Neyse, bunu yüksek sesle söylememek en iyisi.
Salona girer girmez Nursêza kendini simsiyah koltukların üzerine dramatik bir şekilde bıraktı. Onu gören, sanki günlerce dağ tepe yürümüş zannederdi.
[ Yürümedi ama sonuçta kaza geçirdi, yorgun hissetmesi normal yani. ]
İç sesimi gerçekten merak ediyorum. Neden bana gelince sürekli böyle bilmiş bilmiş konuşuyor? Herkese karşı bal kadar tatlı, bana gelince direkt Sindirella’nın üvey annesi modunda.
Herkes koltuklara yerleşince mecburen tek boş yer olan Nursêza’nın yanına oturdum. Oturduğum anda hizmetçiler etrafımızı sardı. Ben hariç herkesin bir yerinde yara bere vardı; ilgilenilmeleri gerekiyordu.
İlk kazadan sonra Tridakar İmparatorluğu’nun muhafızları hızlıca müdahale etmişti ama yine de doktorun görmesi şarttı. Özellikle de Kralın… Adam bir eliyle diğer elini sıkıca kavramış duruyordu. Bir şey olmuştu belli ki.
Ama bu benim problemim değil.
[ Biraz acımasız konuşmuyor musun sanki? ]
Acımasız falan değilim. Bu bir haftada adamın nasıl biri olduğunu fazlasıyla gördüm, yeter yani.
Sıkıntıdan gözlerimi tavana diktim. İçimdeki sabır taneleri birer birer dökülüyordu.
Artık şu “kâhin” dedikleri kadın gelsin de ne söyleyecekse söylesin. Burada beklemekten içim bayıldı.
[ Daha yeni geldiniz, biraz sabret. Hiç kimse senin gibi söyleniyor mu? ]
Lucian söylenmiyor belki ama o bile sıkıntıdan patlamak üzere gibi duruyor. Çocuk, eğlence kırıntısı olmayan bir yere getirilmiş sonuçta.
[ Sanki normalde çok eğlenebiliyor. ]
Bu defa sustum. Çünkü haklıydı.
Derin bir “of” çektim. Tam o sırada Sofia yanıma eğilerek kulağıma kısık bir sesle konuştu:
“Prenses, sıkılmış gibisiniz. İsterseniz dışarı çıkarak biraz yürüyüş yapabiliriz.”
Gözlerimin içi parladı. Başımı yavaşça salladım, teklif tam ihtiyacım olana benziyordu.
Ayağa kalkmaya hazırlanırken bir anda Lucian’ın bana baktığını fark ettim. Öyle bir bakıştı ki; hem meraklı hem de biraz çekingen. O an aklıma iyi bir fikir geldi.
“Lucian da bizimle gelsin. Burada tek başına ne yapacak? Hem o da sıkılmış gibi duruyor.”
Sofia kraliçeden izin almak için yanlarından ayrıldı ve kısa bir süre sonra Lucian’ın elini tutmuş şekilde geri döndü. Lucian’ın boşta olan diğer elini ben tuttum ve hep birlikte ağır adımlarla kapıya doğru yürümeye başladık.
Her adımımızda havaya karışan gül kokusu daha belirginleşiyordu.
[ Gelirken bir gül bahçesi görmüştünüz, hatırlasana. ]
Aaa evet. İlk gördüğümde rüzgârla birlikte sallanan gülleri bir aleve benzetmiştim. Nursêza da “Senin gibi birisi zaten bu güzel renk cümbüşünü böyle görür” demişti.
Gıcık… ama haklı olabilir mi? Hayır, yok, gıcık.
Arka kapıdan çıkar çıkmaz Lucian’ın gözleri açıldı, yüzüne gerçek bir heyecan yerleşti. Küçük bir çığlık gibi bir sevinçle gül bahçesine doğru koşmaya başladı. Güllerin arasına dalıp kahkahalarla gülmeye başladığında şaşırdım; onu ilk defa bu kadar içten gülerken görüyordum.
Bu sahne içimi hem ısıttı hem de biraz burktu. Büyük ihtimalle benim yaşlarıma geldiğinde, gerçekten yaşayamadığı çocukluk için üzülür.
[ Hangi yaş? Bu zamandaki 18’in mi yoksa diğer zamandaki 24’ün mü? ]
İç ses… şu an bunu mu tartışıyoruz gerçekten?
Ha 18 ha 24… sonuç aynı. Her iki hâlinde de zorlanacak belli.
Lucian gül bahçesinin içinde koşup oynamaya devam ederken, biz de Sofia’yla yavaş adımlarla yürüyorduk. Güneş yaprakların arasından süzülüyor, rüzgâr da güllerin kokusunu hafifçe etrafa yayıyordu. Tam o sırada, bizim bahçeye girmek için kullandığımız kapı hafifçe gıcırdadı ve ardında minik bir kız çocuğu belirdi. Ardından da onun peşinden uzun boylu bir adam çıktı.
Adamı görür görmez nefesim kesildi. Sadece çok kısık bir sesle, farkında bile olmadan fısıldadım:
“ Okyanusun prensi…”
Sofia hemen dönüp merakla bana baktı.
“Bir şey mi dediniz Prenses?”
Kendime gelmeye çalışarak başımı iki yana salladım.
“Ha… hayır. Yok bir şey. Devam edelim.”
Yürümeye devam ettik ama düşüncelerim başka yerdeydi. Bir yanım sohbet etmeye çalışıyor, diğer yanım ise göz ucuyla hâlâ Okyanusun Prensini takip ediyordu. Adamın orada duruşunda bile tuhaf bir çekicilik, ağır ama kendinden emin bir hava vardı. Küçük kızın saçlarını düzeltirken yüzündeki o hafif yumuşama… bilmiyorum, insanda merak uyandırıyordu.
[ Okyanusun prensi mi? Cidden mi buna karar verdin? ]
Evet yani… güzel değil mi? Okyanus mavisi adam demekten çok daha karizmatik. Hem yakışıyor da.
Okyanusun Prensi kız çocuğuna dikkatle bakarken içimde bir soru dolaşıp durdu. Acaba o küçük kız onun kızı mıydı?
[ Kızıysa kızı bu seni ne ilgilendirir? Yoksa… kıskandın mı? ]
Ne? Tabii ki hayır! Sadece… merak ettim. Sıradan bir merak. Hem… evet, yakışıklı bir adam olabilir ama ben bu zamanda kimseye aşık olmam. Bu mümkün değil.
[ Neden? ]
Neden olduğunu gayet iyi biliyorsun. Geçmiş yaşamımdaki zamanları unuttun galiba. Orada yaşadıklarım, hissettiklerim… Şimdi kalkıp burada birine bağlanmak? Yok, olmaz.
Bir anda içimde bir huzursuzluk yükseldi. Bir şeylerin eksik olduğunu fark ettim.
“Dur… ya bir dakika. Senin yüzünden Lucian’ı takip etmeyi bıraktım. Nerede bu çocuk?”
Etrafıma dönerken Sofia’nın da yanımda olmadığını fark ettim.
“Ee? Sofia da yok? Bunlar nereye kayboldu şimdi?”
Biraz ileriyi görünce derin bir nefes verdim.
Sofia oradaydı… Okyanusun Prensiyle konuşuyordu. Yanlarında küçük kız ve Lucian da vardı.
Görüntü hem komik hem tuhaf hem de… garip bir şekilde içimi kıpırdattı.
Ben de onların yanına doğru yürüdüm. Yanlarına ulaştığım anda Lucian’la oynayan küçük kızın bakışları bir anda bana kilitlendi. Gözleri kocaman açılmış, ağzı hafif aralık kalmıştı. O hâlini görünce istemsizce güldüm.
“Bana neden öyle bakıyorsun?”
Kız bir süre daha aynı şekilde bakmaya devam etti. Sanki beni inceliyormuş gibiydi. Sonra hiç beklemediğim bir anda konuştu:
“Gözleri çok güzel di mi abi?”
Bir an duraksadım. Abi derken… Okyanusun Prensinden mi bahsediyordu?
Yani… bu küçük kız onun kızı değil de kardeşi miydi?
[ Ne oldu, sevindin mi? ]
İç ses, her şeyi abartmazsan ölürsün değil mi?
Ve bunu son kez söylüyorum: Eğer bir daha Okyanusun Prensine aşık olduğumla ilgili ima edersen seninle bir daha asla konuşmam.
[ “Seninle bir daha konuşmam” diyor bir de… Kızım, çok mu zekisin? Ben senin iç sesinim, her türlü konuşacağız. ]
Her söylediğin şey mantıklı olmak zorunda mı gerçekten?
Kızın bakışları hâlâ üzerimdeyken, onunla aynı hizaya gelmek için eğildim. Sofia hemen,
“Prenses—”
diyecek oldu ama onu duymazdan geldim.
Yakından bakınca kızın saçlarının gece mavisi olduğunu fark ettim. Gözleri ise… gül kırmızısıydı. Öyle canlı, öyle dikkat çekiciydi ki sanki bu bahçedeki tüm güller onun gözleri için yetiştirmiş gibi.
Ama anlamadığım bir şey vardı.
Okyanusun Prensinin gözleri okyanus mavisiydi; bu tatlı kızın gözleri ise gül kırmızısı. Nasıl kardeş olabilirlerdi?
[ Belki babaları da kral gibi birkaç kez evlenmiştir. ]
Olabilir… Bak bunu hiç düşünmemiştim. Ya da belki anneyle babalarının göz renkleri farklıdır. Evet, bu daha mantıklı.
Gülümseyerek kıza döndüm.
“İsmin ne, tatlı kız?”
Kız, yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirerek konuştu:
“Benim adım Nina. Peki senin adın ne?”
Bu soruyu soruş biçiminden bile ne kadar özgüvenli büyüdüğü belliydi. Çekinmeden, tereddüt etmeden… olduğu gibi.
Bir an dilim dolandı.
“Ar—”
Duraksadım. Sonra kendime gelip gülümsedim.
“Seralya… Evet, Seralya.”
Tam o sırada Nivara’nın sesi bahçede yankılandı. Sesini duyar duymaz Sofia’nın dikkati hemen o yöne kaydı.
“Sofia, Lucian’ı getir. Kâhin ona da bakacak.”
İçimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu. Gerçekten de bir kâhine güvenip küçücük bir çocuğu böyle bir şey için çağırıyorlardı. Düşüncesi bile garipti. Sofia tereddüt etmeden Lucian’ın elini tuttu ve bana döndü.
“Prenses, artık gidelim.”
Başımı onaylarcasına salladım. Ayağa kalkmak üzereydim ki küçük bir el avucumu sardı. Nina’ydı.
Yavaşça bana bakıyordu.
“Prenses… siz kalsanız.”
Sesinde ne ısrar vardı ne de kapris. Sadece saf bir istek. Bana öyle masum masum bakıyordu ki, içim dayanmadı. Elimi çekemedim bile. Bir an tereddüt ettikten sonra Sofia’ya döndüm.
“Sofia, sen Lucian’ı götür. Ben sonra gelirim.”
Sofia kısa bir an bana baktı, sonra başını salladı. Lucian’ı da yanına alarak Nivara’nın olduğu tarafa doğru yürümeye başladı. Onlar uzaklaşırken bakışlarımı Nina’ya çevirdim.
Yüzünde, yanında kalmış olmamın verdiği küçük ama içten bir tebessüm vardı. Ona eğilip sordum.
“Peki şimdi ne yapacağız?”
Sorumu sormamla birlikte Nina hiçbir şey söylemeden hem benim hem de Okyanusun Prensinin elinden tuttu. Küçük adımlarla bizi bir yere doğru çekmeye başladı. Aslında götürüyordu demek isterdim ama daha çok götürmeye çalışıyordu.
Bahçenin arka tarafına doğru ilerlediğimizde gördüğüm manzara karşısında ağzım açık kaldı. Güllerle tamamen kaplanmış, birkaç kişinin rahatça oturabileceği büyük bir salıncak vardı. Çiçekler sanki özellikle oraya dolanmış gibiydi.
Nina koşarak salıncağa oturdu. Ben de onu sallayabilmek için arkasına geçtim. Elimi salıncağa koyduğumda, parmaklarım bir anda daha büyük bir elin içine alındı.
Yanıma baktığımda Okyanusun Prensi’yle göz göze geldik.
“Sen de bin,” dedi. “Ben sallarım.”
“Gerek yok, ben—”
İtirazım havada kaldı. Elimden tutup beni Nina’nın yanına yönlendirdi. Oturduğumda salıncağı yavaşça hareket ettirmeye başladı.
İlk başta her şey normaldi. Gül kokusu havaya karışıyor, Nina neşeyle gülüyordu. Salıncak ileri geri süzülürken ben de kendimi rahatlamaya zorladım.
Ama birkaç salınımdan sonra midemde hafif bir kasılma hissettim. Önemsizdi… en azından öyle olmasını umuyordum. Derin bir nefes aldım.
[ Başladı mı yoksa bana mı öyle geliyor? ]
Salıncak her ileri gelişinde içimdeki o garip dalga biraz daha büyüyordu. Başım dönmüyordu, korkmuyor da değildim; sadece midem, ritme ayak uyduramıyordu. Ellerimi eteğimin kenarına bastırdım.
“Nina,” dedim yumuşakça, “biraz yavaşlasak mı?”
Sözüm biter bitmez salıncak belirgin şekilde yavaşladı. Okyanusun Prensi arkamızdan konuştu:
“İyi misiniz?”
“Evet… sanırım,” dedim ama sesim pek ikna edici çıkmadı.
Salıncak durduğunda ayağa kalktım. Bir adım atar atmaz midemden boğazıma doğru tanıdık o rahatsızlık yükseldi. Refleksle durdum.
Kolumdan nazikçe tutuldu.
“Biraz yürüyelim,” dedi.
İtiraz edecek hâlim yoktu. Yavaş yavaş adım attık. Gül kokusu bu kez ferahlatıcı değil, yoğun geliyordu. Başımı hafifçe eğip nefesimi düzenlemeye çalıştım.
[ Keşke daha önce inseydin. ]
Bir süre sonra mide bulantısı hafifledi. Okyanusun Prensi elini çekti ama hâlâ yanımda yürüyordu.
Nina merakla bize bakıyordu.
“Prenses, karnın mı ağrıdı?”
Gülümsedim.
“Biraz… ama geçti.”
Ve gerçekten de geçmişti.
Hiç konuşmadan beni yavaş yavaş yürütmeye başladı. Ayaklarım hâlâ biraz titriyordu. O sırada Nina meraklı gözlerle bize bakarak sordu:
“Prenses, iyi misin?”
“İyiyim,” dedim, ama sesim pek de ikna edici çıkmadı.
Bu kez Prens’in elinden kurtulmaya çalıştım ama bırakmadı. Yanımda yürümeye devam etti. Bir süre sessiz kaldıktan sonra ona fısıldadım:
“Bana çok iyi davranıyorsunuz… neden?”
Bana kısa bir bakış attı.
“İyi davranmayayım mı?”
“Davranın, davranın da… siz biraz daha fazla iyi davranıyorsunuz.”
Bakışları umursamaz gibiydi ama sesi sakindi.
“Yakın bir zamanda öğreneceksin.”
Ne demek istediğini tam anlayamasam da başımı salladım. Tam o sırada kapının orada duran Sofia’yı fark ettim. Bize doğru bakıyordu.
“Prenses, ben de tam sizi çağıracaktım. Sıra Prenses Nursêza’da, ondan sonra siz.”
Başımı salladım. Ardından Okyanusun Prensine döndüm. Gözlerimle teşekkür eder gibi baktım. O da bakışlarını kaçırmadan karşılık verdi. Sonra Sofia’nın yanına doğru yürüdüm.
İçeri girdiğimizde, “kâhin” denilen kadın Nursêza’ya bir şeyler söylüyordu. Söylediklerine istemsizce kulak kesildim.
“Hayatının aşkıyla karşılaşacaksın… ya da belki çoktan karşılaştın. Onun aşkıyla yanıp tutuşacaksın. Ama bu aşk elinden alınacak; hem de en yakınındakilerden biri tarafından. Ve sonun, bu aşk yüzünden olacak.”
Sıra bana geldiğinde kadının tam karşısında durdum. Uzun bir süre sadece yüzüme baktı. Gözlerindeki ifadeden mi, yoksa söylediklerinin ağırlığından mı bilmiyorum, içimi açıklayamadığım bir huzursuzluk kapladı. Sonra konuşmaya başladı.
“Zamanı aşarak gelen bir kadınsın,” dedi, sanki bu sadece kendi yorumuydu.
“Okyanus mavisi gözler kaderini altüst edecek.
Bir plan yüzünden zorla evliliğe sürüklenecek, kendi zincirlerinle savaşacaksın.
Sakladığın sırlar var… ama öğreneceklerin, sakladıklarından çok daha tehlikeli olacak.
Ve tüm bu düğümleri çözmenin tek bir yolu var…”
Kısa bir duraksamadan sonra fısıldar gibi ekledi:
“Ölümle yüzleşmek.”
Yutkundum. Zaten başka ne yapabilirdim ki?
BİRKAÇ SAAT SONRA
Saraya gelir gelmez kendimi odama kapattım. Yemeğimin odama getirilmesini istemiştim.
Aklım hâlâ kâhinin söylediklerindeydi. Gerçekten doğru olabilir miydi?
Saçmalama Arvenya.
Bir aptalın sözleri gerçek olamazdı.
Yatağın üzerine oturduğumda kapım çalındı.
“Gel,” dedim.
Sofia içeri girdi. Elindeki yemekleri komodinin üzerine bıraktı. Hemen yemeği alıp yemeye başladım. Sofia ise hâlâ odadaydı.
“Prenses, yemeği bitirdikten sonra şık bir elbise seçin. Bir süre sonra Prens Alastair burada olur.”
Onu cevaplamak için sadece onaylar gibi bir mırıltı çıkardım. Sofia odadan çıktıktan sonra kaşığımı yavaşça indirdim.
“Prens Alastair de kim?”
Bu soruyu kendi kendime sordum.
💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌💌
Selamün aleyküm arkadaşlar bu bölüm biraz geç geldi özür dilerim.
Bölümü okuyanlar oy verip, yorum yaparlarsa çok sevinirim. Ha bu arada katil temalı bir kitap yazdım okursanız çok sevinirim belki olursunuz diye konusunu buraya yazıyorum.
Tanıtım yazısı
Mutlu bir düğün...
Bir cinayet...
Birbirine güvenemeyen insanlar...
Melina kocasını öldüren katili bulabilecek mi? Peki ya bu katil en yakınıysa o zaman ne olacak
Bunu hep beraber göreceğiz Katil Kim'e Hoşgeldiniz
Burada hiç kimseye güvenmemeye dikkat edin
📖 Kitaptan Kesit 📖
"ne istedin bizden! Ne istedin en mutlu günümde neden böyle bir şey yaptın!"
Sonlara doğru sesi kısıldı. Oturduğu yerden kalkıp güçsüz elleriyle karşısında bulunan kişiye hiç bir zarar vermeyen yumruklar atmaya başladı. Hem ağlıyor hem de yumruk atıyordu.
İşte o sırada polis sirenlerinin sesleri kulakları çınlattı
" Oyun bitti kardeşim"
&&&&&&&&&&&&
Okuyanlar
a şimdiden teşekkür ederim. Ve size bir sitemim var her zaman bölümü okuyup okuyup oy vermiyorsunuz ya da oy verseniz bile yorum yapmıyorsunuz bu bazenleri kendimi kötü hissetmeme neden oluyor. Neyse satır arası yorumlarınızı bekliyorum.
Hepiniz en sevgiliye emanetsiniz 👋👋👋