Aynadaki Yabancılar
Cumartesi sabahı şehre çöken kurşuni bulutlar, öğleye doğru bardaktan boşanırcasına bir yağmura teslim olmuştu. Kampüsün hemen dışındaki eski kafenin camlarına vuran iri yağmur damlaları, içerideki uğultulu kalabalığın sesini bastıran ritmik bir melodi yaratıyordu. Kafenin tavanından sarkan loş sarı ışıklar, köşedeki kuytu masaya kadar zar zor ulaşıyordu. Masanın bir ucunda Can ve Derin, dışarıdaki fırtınaya inat hararetli bir şekilde yaklaşan vize haftasından ve iptal olan planlarından bahsediyorlardı. Ancak masanın diğer köşesinde, o gürültülü dünyadan tamamen yalıtılmış iki kişi vardı.
Alina ve Kuzey.
Aralarındaki o acımasız, kelimeleri birer ok gibi kullanan savaş, son birkaç gündür yerini tekinsiz bir ateşkese bırakmıştı. Birbirlerine saldırmayı bıraktıkları o ilk andan itibaren, zihinlerindeki o gürültülü savunma mekanizmaları yavaş yavaş susmaya başlamıştı. İkisi de bu sessizlikten ürküyordu çünkü zırhları olmadan yakalanmak, bu zamana kadar kurdukları tüm dünyayı yerle bir edebilirdi.
Kuzey, dirseklerini masaya dayamış, elindeki kömür kalemle eskiz defterine sert olmayan, bu kez daha yavaş ve yumuşak dokunuşlar yapıyordu. Sayfada, arkası dönük, puslu bir fırtınanın ortasında tek başına duran bir adam figürü belirmeye başlamıştı.
Alina, oturduğu sandalyeyi hafifçe Kuzey’e doğru kaydırdı. Bu kez hamlesi onu köşeye sıkıştırmak ya da açığını yakalamak için değildi; sadece defterdeki o karanlık çizgilerin arkasında ne saklandığını gerçekten merak ediyordu. Başını hafifçe eğip sayfadaki yalnız figürü, adamın omuzlarındaki o ağır gölgeleri inceledi.
"Neden hep tek başına duran insanları çiziyorsun?" diye sordu Alina. Ses tonunda ne o alaycı tını vardı ne de her zamanki kibirli tınısı. İlk defa sadece sormuş olmak için, saf bir merakla soruyordu.
Kuzey’in kalemi tutan parmakları havada asılı kaldı. Siyah kömürün kağıtta bıraktığı son iz, çizdiği adamın omzunda derin bir leke gibi duruyordu. Başını yavaşça kaldırıp Alina’ya baktı. Gözlerinde o her zamanki küçümseyen, insanı uzaklaştıran koruma duvarı yoktu. Derin bir nefes aldı, o nefes göğsünü gözle görülür bir şekilde daralttı.
"Çünkü insanlar sadece işlerine yaradığında yanınızda olurlar," dedi Kuzey. Sesi, kafedeki kahve makinelerinin gürültüsünün arasında neredeyse kaybolacak kadar kısıktı ama Alina için bir çığlık kadar netti. Kuzey kalemi masaya bırakıp arkasına yaslandı. "Güvendiğim, hayatımda bir yer açtığım herkes beni bir şekilde yarı yolda bıraktı. Ailem dahil. Bir silüeti tek başına çizdiğinde, en azından onun bir başkası tarafından terk edilme ihtimalini ortadan kaldırmış olursun. Güvende kalır."
Kuzey, kendi geçmişinin ve çocukluğunun o soğuk odalarında büyüttüğü derin yalnızlığı ilk kez birine, üstelik bir zamanlar en büyük düşmanı olan kıza itiraf ediyordu.
Alina duyduklarıyla donakaldı. Bakışlarını defterdeki o yalnız figürden kaçırıp masanın üzerindeki boş kahve bardağına dikti. Kuzey’in anlattığı o yalnızlık duygusu ona o kadar tanıdıktı ki, göğsünde bir yerlerin sızladığını hissetti. Parmak uçlarıyla bardağın kenarını usulca fırçaladı.
"Ben de hata yapmaktan nefret ederim," diye fısıldadı Alina, gözlerini hala Kuzey’den kaçırarak. İçindeki o hırçın çocuğun kapısını ilk kez aralıyordu. "Çünkü çocukken ne zaman mükemmel olmasam, ne zaman bir sınavdan düşük alsam ya da paten kayarken yere düşsem... sevilmeye layık olmadığımı hissettirirlerdi. Sanki varlığım sadece başardıklarımla ölçülüyordu."
Duraksadı, yutkundu. Gözlerini tekrar Kuzey’in gözlerine diktiğinde, o gözlerde ilk kez suçlayıcı bir bakış görmedi. "Bu yüzden herkese meydan okuyorum. İnsanların etrafında zayıf görünmektense, acımasız görünmeyi tercih ederim. Beni incitmelerine fırsat vermeden önce, ben onları laflarımla incitiyorum. Böylece benden uzak duruyorlar."
Kuzey, karşısında duran kıza bambaşka bir gözle baktı. O her zaman kampüs koridorlarında burnu havada yürüyen, tekerlekli patenleriyle herkese yukardan bakan zorba ve mükemmeliyetçi Alina gitmiş; yerine çocukken kırılmış, sadece korunmaya çalışan kırılgan bir ruh gelmişti. Kendisine ne kadar çok benzediğini o an anladı. İkisi de aynı acıdan kaçmak için farklı maskeler seçmiş iki firariydi sadece.
Masada saniyeler süren, ancak ikisi için saatler gibi gelen bir anlayış sessizliği oluştu.
O sırada masanın diğer ucunda Can, "Hey, siz ikiniz ne fısıldaşıyorsunuz orada gizli gizli?" diyerek araya girdi ve elindeki menüyü salladı. "Yine birbirinizi öldürme planları yapmıyorsunuz değil mi?"
Derin de başını telefonundan kaldırıp onlara baktı. Yüzünde tuhaf bir şaşkınlık vardı. Çünkü Alina ve Kuzey birbirlerine bakarken, aralarında o alıştıkları nefret dolu, kıvılcımlı elektrik yoktu. Aksine, birbirini çok uzun zamandır tanıyan iki eski dostun o dingin, anlayışlı ifadesi yerleşmişti gözlerine.
"Yok bir şey," dedi Kuzey, ses tonundaki o yeni, yumuşak dokuyu gizlemeye çalışarak defterini yavaşça kapatırken.
Alina da hafifçe gülümsedi ve arkasına yaslandı. İki yabancı, o yağmurlu cumartesi gününde birbirlerinin dehlizlerine inmiş ve orada kendi yansımalarını bulmuşlardı. Onlar artık birbirinin düşmanı değil, tam anlamıyla
aynası olmuşlardı.
