Çalan müziğe eşlik ederken eğlenen sadece ben ve Ecrin gibiydi. Poyraz heyecanlıydı. Afra ise hiçbir zaman şen şakrak, eğlenip gülen birisi olmamıştı, hep bize eşlik eden kişiydi.
Ecrin saçlarını savurarak eğlenirken ona güldüm. Benimle beraber arabada çalan şarkıya eşlik ediyordu. Afra kafasını camdan dışarıya çevirmiş sessizce durmuş etrafa bakıyordu. Ormanlık bir araziden ilerlediğimiz için ağaçlardan başka pek bir şey yoktu.
İzmir'e gelmiştik. Uçaktan indiğimizde bir taksi çağırıp onunla hastaneye gidiyorduk. Poyraz taksicinin yanında ki koltukta otururken biz kızlar arkaya geçmiştik. Sesli bir halde müziğe eşlik etmemiz taksici için sorun oluşturmamıştı.
Poyraz arada yan bir bakışla arkaya döndüp bana gülüyordu, gerginliğini göstermemeye çalışsada onu iyi tanıyordum.
Taksiciye Zakkum Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi dediğimizde yerini bildiğini söylemişti. İlk açıldığında ses getirdiği için çoğu kişi tarafından biliniyordu. Haberlerdede büyük başlıklara çıkmıştı.
Zakkum Hastanesi
Şehrin dışında yapıldığı için ağaçlık alandan ilerliyorduk. Ecrin'le şarkı söylerken müzik bir anda kesildi. Kaşlarım çatılırken Ecrin ile göz göze geldik. Tekrar kendiliğinden açıldığında başka bir şarkı çalmaya başladı. Arkamıza yaslanıp dinlemeyi tercih ettik.
Dedublüman - en dibine kadar
Günden güne bu karanlıklar
En dibine kadar seni bağlamış
Hangi söz, hangi şiir ki bu?
Ne bir umut ne de güzel bir an kalmış.
Müziğin sesi tekrar kesildiğinde bazı cızırtılı sesler çıktı. Afra kafasını bize doğru cevirdiğinde göz göze geldik. Onunda dikkatini çekti. Müzik tekrar başladığında kaldığı yerden devam etmedi.
Sonunu bile bile ben seçmiştim
Elimde değildi, yenilmiştim
Bir gün vardın bir yoktun, değişmiştin
Mesele bu ya ben silinmiştim
Bu sefer müzik tamamen kapandığında taksici adam "Bozuldu galiba" dedi. Hastaneye az kaldığı için fazla takılmadık. Kalan yolu sessizce bitirdik.
Gösterdiğimiz kartlardan sonra
demir büyük kapı görevliler tarafından açıldı, taksici binanın önünde durdu. Etrafa baktığımda iki bina vardı aralarında mesafe olan. Biri hastalar ve tedavi içinken diğeri çalışanların kaldığı bina olmalıydı. Gelmeden önce çok araştırma yapmıştım.
Taksiden hepimiz inerken etrafıma baktım. Yazın ılık esintisi tenime değerken etrafta bazı insanlar hava almaya çıkmışa benziyordu. Üstünde ki üniformalar sayesinde çalışan kişilerden olduğunu bildiğim insanlar bir şeyler içerek banklarda oturuyorlardı.
Burası ön bahçe olduğu için kalabalık azdı. Arka bahçe oldukça büyük olduğu için çoğunluk orada olmalıydı.
Taksiden bavullarımız çıkardığımızda yanımıza yaklaşan kişilerle dikkatimi onlara verdim. Üstünde beyaz bir önlükle bize gelen sarıya çalan kumral saçları, bizim yaşlarımıza yakın, güneşte düz saçları sarıya çalarken büyük bir gülümseme vardı yüzünde. Önlükte ki isime baktığımda o da bizim gibi uzmanlık eğitimi için buradaydı.
Ege, Ege'ydi adı.
Sevecen bir sesle "Hoşgeldiniz" dedi ardında iki tane güvenlik görevlisi vardı. Sıcak tavrına karşılık verirken hepimizle tanıştı, burada aynı ekipte olucağı için bizimle ilgileniyormuş söylediğine göre. Sıra bana geldiğinde elini uzattı "Ben Ege memnun oldum" elini nazikçe sıktım "Açelya" dedim hafif tebbesüm ile.
Bize bazı şeyler söylerken ben etrafa bakındım, uzun bir süre burada olucaktık. İçimde bir sıcaklık oluşurken heyecanımı zapdetmeye çalıştım.
Güvenlik bavullarımızı alırken bize çalışanların kaldığı sol tarafda ki binayı gösterdi. Oldukça büyüktü ama asıl Hastane olarak kullanılan karşımda ki büyük bina yanında biraz küçük kalıyordu. Hastanenin giriş yerinden çıkan kişiler kadar girenler de vardı.
Hava kararmak üzereyken Ege bize şuan hasta girişlerin olmadığını söyledi. Yatılı hastaların dışında ki rendavular hafta içi dört gün saat 10.00 ve 15.00 arsında kabul ediliyormuş.
Ege önden ilerlerken ardından yan binaya ilerledik. Adımlarım garip bir hisle duraklarken olduğum yerde durup başımı omzumdan çevirip hastaneye baktım. Garip bir his vardı, izleniyormuş gibi.
Kendime gelip diğerlerine eşlik ederek binaya girdim. Girişte resepsiyon kısmına geldiğimizde Ege kıza selam verdi tanıyor olmalıydı.
Kartına baktığımda Ecem yazıyordu. Kartlarda sadece isim yazıyordu ve görevi. Oda kartları için isimlerimizi istedi.
"Ecrin Yaman" dediğinde Ecem kartını ona uzattı nazik bir tebessüm ile.
"Açelya Demir" uzattığı kartı elime aldım 2. Kat 13. Odada kalıyordum.
Poyraz önceliği kadınlara vererek Afra'ya baktı ama Afra'nın attığı bakışlarla gülerek ismini söyledi "Poyraz Demir"
Afra sessizliğini bozarak "Afra Kılıç" dediğinde hepimiz kartlarımızı almıştık.
Oda kartlarımızı aldığımızda Ege elalarını bize çevirdi "Bugünlük misafirsiniz. Odallarınızda iyice dinlenin ve yerleşin. Eğer acıkırsanız zemin katta açık büfe var. Yarın ekiple tanışacaksınız aynı zamanda yeni ekip arkadaşları. Umarım güzel bir yıl bizi bekliyordur" burada sorunsuz bir yılı tamamlayabilirsek diğer üç yılda uzmanlık eğitimini alabilirdik. Bu bizim için çok iyiydi.
Burası bir çok hastaneden daha büyük imkanlar veriyordu. Çeşitli hastalar ile karşılaşacağımız içinde tecrübe sahibi olucaktık.
"Burada ilk tanıştığınız kişi olarak en çok görüceğiniz yüze iyi bakın" gülüşü büyüdü "Burada çoğu işle ben ilgileniyorum ve sizde benim ekibimdesiniz" diyerek yanımızdan ayrıldı.
Ecrin arkasından gülerek "Sevdim bu çocuğu, anlaşılan çok sıkılmayacağız" diye mırıldandı.
Hepimiz odallarımıza geçtiğimizde Poyraz benim yan odamda kalıyordu. Bavulları getirdikleri için taşıma sorunundan kurtulmuştum. Rahat ferah ve geniş bir odaydı.
Kapılar kartlar sayesinde açılıyordu, açık renkte ki odada kıyafetlerimi alabilecek kadar geniş gardırop vardı. Gardobun üzerinde beyaz bir önlük asılıydı yakasında ise bir kart vardı.
Uzmanlık eğitimi
Açelya
Kartlarda kim olduğumuz ve isimlerimiz vardı sadece. Soyad gibi bazı bilgiler gizli tutulması daha iyi olucağı için isim yeterli olucaktı.
Ahşap çalışma masasının yanında ona uyan şık ahşap bir kitaplık vardı. Kitaplarımı koyacak bir yerin olması güzeldi.
Tek kişilik yatak çok yer kaplamıyordu, duvarda birkaç tablo vardı göz kamaştırmayacak tonlarda. Köşede ayaklı uzun bir ayna yer almıştı. Her şey özenle dizayn edildiği belliydi. Bu hastane yıllar önce başlanmış büyük bir projeydi.
Geniş cama ilerlediğimde perdeyi çekip camı açtım. Başımı dışarı çıkardığımda karanlık havada temiz bir nefes aldım. Odam hastaneye bakmıyordu. Yan tarafı gördüğü için ağaçlık alan ile karşı karşıyaydım. İleride ışıklı geniş bir çardak varken hemen yanında akan bir Nehir vardı.
Nehirin hastane sınırlarının içinden geçtiğini biliyordum ama bu kadar güzel olucağını düşünmemiştim. Işıklandırma sayesinde güzel bir alandı. Arazi büyük olduğu için çoğu yerde ağaçlık bölgeler vardı, bazı yerler ağaçların arasından ilerleniyordu.
Heryerde kameralar olduğu gibi güvenlikte her şey için hazırdı. Arka ve ön bahçeyi görmesemde nehiri görmeyi sevmiştim. Suyu severdim bu yüzden yazımı hep denizlerde geçirmeyi tercih ederdim.
Yüzümde ki gülümsemeyle etrafa bakarken üstümde ki ince beyaz elbise esen rüzgarla haraketlenmişti. Gece olduğu için mahkumların dışarı çıkma saatleri olmadığını düşündüm. Sadece birkaç çalışan kahve içiyordu.
Gözüm ağaçlık alana kaydığında nehirin yanında ki bir gölgeyle kaşlarım çatıldı. Siyah kapşonun içinde yüzünü göremezken buraya doğru dönüktü.
Başı hafif yukarıda olduğu için buraya baktığını düşündüm, içimde garip bir ürperti geçti. Haraket etmeden öylece duruyordu. Çalışanlardan biri olduğunu umarken camı kapatıp perdeyi çektim.
Bavullardan birini yatağın üstüne koyup açtığımda içi kitaplarla doluydu. Bavullarımdan birini sadece kitaplar için ayırmıştım. Onları geride bırakmak tatsız bir histi burada uzun süre kalıcağım için onlarda benimleydi.
Çeşitli konular içeren kitaplarımı raflara dizerken önceliğimi kıyafetlere değil kitaplara vermiştim.
Kitaplarımı dizdikten sonra kıyafetlerimi dolaba düzenledim. Boş bavulları duvar kenarına bıraktım. Odanın içinde bir kapı daha vardı, kapıyı açıp girdiğimde orta büyüklükte bir banyo vardı.
Tek kişilik lavaboda yuvarlak bir ayna ise üstünde. Kenarda iki boş dolap eşyalar koymamız için alan tanıyordu. Buğulu camlara sahip duşa kabin yer kaplamayacak şekilde düzenlenmişti. Alafranga tuvaletin yan tarafında mini dolap vardı. Bina yeni olduğu için her şey yeni ve güzeldi.
Bir otel gibi her şeyi sunuyordu bizlere. Bu büyük projeyi gerçek hayata geçirebilmek çok zaman almıştı her yönden.
Oda turum bittiğinde pijama takımımı üzerime geçirdim, yüzümde ki makyajdan kurtulup saçlarımı dağıttım. Geç olmuştu karnımı doyurmak için sabahı beklemeyi tercih ettim. Beyaz şortlu üzerinde mini çiçekli pijamamı giydim. Haziran ayında olduğumuz için hava sıcaktı. Yazın uyurken giymeyi sevdiğim bir kombindi.

Çantamdan çikolatalı gofretlerden alıp yemeye başladım. Yanımda illaki çikolata bulundururdum. Açlığımı yatıştırırdı en azından.
Bina ve odalarda klima olduğu için mutluydum, yazı severdim ama sıcakda bunalmak istemezdim. Bu yaz diğer yazlardan farklı olarak çalışarak geçicekti. Tatil planlarımı bir süre erteleyebilirdim.
🌺
Saçlarımı açık bıraktığımda yüzüme fazla tutmadığım hafif dokunuşlarla makyaj yapmıştım. Önlüğümü üzerime geçirdiğimde aynanın karşısında kendime uzunca baktım. Sessizce aynadaki görüntüm üzerinde kestane kahvesi gözlerim hayranlık içindeydi. Hayallerine kavuşan bir tebessüm vardı dudaklarımda.
Bedenime yapışık kot pantolonumun üzerinde sade beyaz bir tişört vardı. Beyaz bir spor ayakkabı giyerek kendime rahatlık sağlamıştımm. Hastanede olduğumuz için aşırıya kaçmak istemezdim.
Kapı tıklandığında aynada kendime bakmayı bırakıp tabletimi orta boylarda ki not defterimi ve kalemimi alıp çıktım. Telefonumu arka cebime sessize alarak koymuştum. Kapıyı açtığımda beyaz önlüğün içinde Poyraz'a baktım, onun kahvelikleride benim üzerimde dolandı.
"Kahvaltı için hazır mısınız hanımefendi?" dedi çapkın bir göz kırpışla, dirseği duvara yaslıyken elini saçlarının arasına daldırdı. Haline gülerken kapıyı üzerimden örttüm.
Ayakları bana eşlik ederken asansöre bindik "Burası çok güzel" dedim beklediğimden daha iyiydi. Bu hastanenin kendine ait kuralları ve bir sistemi vardı bizde onlara uyucaktık.
Zemin kata geldiğimizde açık büfeye ilerledik. Çikolatanın olması umuduyla hemen gözlerim kahvaltılıkları taradı. Ambarajlı kutuların içinde çikolatayı gördüğümde yüzüme tebessüm yerleşti.
Tabağıma birkaç şey koyduktan sonra iki kutu çikolata koydum orta boylarda oldukları için anca yeticekti. Ben kendime bir kahve alırken Poyraz çay tercih etmişti.
Büyük alandaki masalara göz attığımda üniformalı çalışanlar yer alıyordu. Kızların olduğu masaya ilerledim, Afra'nın yanına oturdum. Poyraz Ecrin'in yanına benim ise karşıma geçti. Kızlar bizden daha erken kalkmış olmalıydı.
Ekmeğime çikolata sürerken Afra tabağında ki çikolata paketini tabağıma koydu sevdiğimi bildiği için. O pek yemezdi daha çok benim yüzümden yemek durumunda kalırdı çünkü ne yapsak Kakaolu, çikolatalı yaptırıyordum; kek, kurabiye, pasta...
Poyraz çatalıyla beni gösterdi "Çikolata verip durmayın içi dışı çikolata oldu yakında çikolata kusucak" burnumu kırıştırdım kınayıcı bakışlar attım benimle uğraşmasına karşı.
"Yemek yiyoruz" dedi Ecrin onu uyararak böyle konuşma demek istedi ama Poyraz bilmemişlikten geldi "Bende yiyorum" ağzına bir ekmek koyarken çayından bir yudum aldı.
Ecrin umutsuz vaka der gibi bakışlarını Poyraz'dan çekip önüne döndü. Afra ise bizi şaşırtmayarak sohbete dahil olmadı. Hiç konuşma be kızım ağzında fermuar var sanki.
Dördümüze baktığımda aslında hepimiz bambaşka karakterlere sahiptik. Poyraz'la ikiz olsam da farklılıklar elbette vardı. Karakterlerimiz, davranışlarımız, sözlerimiz...
Afra siyaha çalan gözlerini yemekten çekmedi. Kömür siyahı Saçlarını arkadan toplamıştı.
Afra farklıydı, sessizdi.
Dinlerdi, konuşmazdı.
Sakindi, tek takılan tiplerdendi.
Kafasına birini takarsa rahat vermez huzurunu kaçırılırdı insanların. Bu yüzden fakültede kimse onunla karşı karşıya kalmak istemezdi. Zekası kadar fiziği de iyiydi, gerekmedikçe kendini yormazdı, bakışlarıyla herkesi tarardı.
Ecrin, sesti.
Aramızda ki sosyal kızdı.
Eğlenir, inslanlarla tanışırdı ama çok az kişiye güvenirdi.
Dışarıdan bakıldığında eğlenceli görülebilirdi ama onun radarına takıldığında kurtulmak imkansızdı. Her şeyden haberi olurdu, kimin ne yaptığından ne yapıcağından. Erkeklerle en çok vakit geçiren oydu bu yüzdendir galiba onların neler yapabileceğini kestirebirdi. Mavi gözleriyle masum bakışlar atardı ama fikirlerini yüzünde ki kahküllerinin ardına saklanırdı. Ne yapıcağı belli olmayan deli fişekti.
Poyraz, ikizim.
İnatçı biriydi benim aksime. Onun inadını kırabilen tek kişiydim. Şakalar yapar, gülerdi ama insanlarla samimi olmayı sevmezdi, mesleğinin aksine normal hayatında. Bize takılıp şakalar yapmayı severdi ama içinde korumacı taraf konu ben olduğunda ortaya çıkıyordu. Babamdan sonra benim üzerime çok düşüyordu. Kendi yalnızlığında boğulmamak için insanlar içinde ve düşünmek yerine konuşmayı seçerdi. Babamın ölümü onuda çok etkilemişti.
Ben, Açelya
Duygusal biriydim. İstemesemde göz yaşlarıma engel olamazdım. Mesleğime bunu yansıtmayacaktım elbette. Çikolata delisi bir kızdım çocukluğumdan beri. Gözlem yapmayı severdim, çiçeklerle ilgilenmek hoşuma giderdi. Babamın mezarına da çiçekleri ben götürürdüm hep.
Babama küçükken en sevdiği çiçeği sorduğumda 'senin en sevdiğin çiçek neyse onu seviyorum' demişti. Ona hep beyaz lale götürürdüm. Ben beyaz laleyi çok severdim.
Kahvaltı bittiğinde binadan çıktık. Yan binaya ilerlerken dışarıda tek tük çalışanlar vardı. Sabah erken saatler olduğundan hastalar dışarı çıkmıyor olmalıydı, onların kahvaltısı yarım saat sonra başlayacaktı.
Etrafa bakarken Ege'nin bir anda yanımızda belirmesiyle ürktüm "Günaydınlar" neşeli bir başlangıç yapıyordu güne.
"Bugün size iş vermiyeceklerdir ilk gününüz olduğu için. Ama burada kalıcağınız uzun zamanları düşünürsek baya yorulacaksınız bu yüzden ilk günlerin tadını çıkarmaya bakın."
Binaya girdiğimizde asansöre bindik "Burada staj için gelen psikologlar, uzmanlık eğitimi için sizin gibi gelenler ekiplerle çalışacak. Sizin en faydalanacağınız şekilde düzenlendi, uzman psikiyatristlerimiz, klinik psikologlarımızla bol bol vakit geçirecek aynı zamanda çeşitli hastalarla ilgileneceksiniz. Burası size çok iyi bir eğitim vadediyor Türkiye'nin en başarılarıyla tanışma fırsatlarında sizlerle olucak. "
Ege bizi bilgilendirirken 5. Kata çıkmıştık. Asistan odasına girdiğimizde ortada uzun bir masa etrafında tekerlikli sandalyeler vardı, duvara dayalı dolaplarda bazı dosyalar ve kitapları içeriyordu. Duvarın önünde bir tezgaha vardı küçüktü ama üzerinde kahve makinesi bardak ve kahveler vardı. Geniş odada pencereler gün ışığını alıyordu.
Bizler sandalyelere geçerken Ege ayak kalmayı tercih etti. Poyraz hemen yanımdaydı kapı bizim karşımızda kalırken açıldığında gözlerimi kaldırıp kapıya baktım.
İçeri giren pembe belinde düz saçlı kız, önce etrafa baktı. Yavaş adımlarla girerken kahverengi gözleri dolaştı etrafta. Üzerinde önlükte yazan Asmin yazısısıyla onunda bizim gibi uzmanlık eğitimi için burada olduğunu anladım.
Arkasından giren sarı omzuna gelen saçlarıyla ince, hafif dolgun yanakları kızarmış bir kız girdi. Yaka kartına baktığımda adı Ada'ydı. Asmin daha rahatken Ada biraz heyecanlı görünüyordu bakışları masumca etrafda dolaşırken bize değen gözleri uzun durmadı.
"Hoşgeldiniz kızlar" Ege onlarlada tanışmış olucak ki ona karşılık verip karşımızda ki boş sandalyelere geçtiler. Aramızda oluşan sessizlikte biraz gerilmiş hissettim.
Ege tazgaha ilerledi "Su isteyen?"
Dediğinde Poyraz "ben alırım" diyerek yan döndü. Ege kapalı plastik kaptaki küçük kutuyu havadan attığında Poyraz yakalamıştı. Ege burada bizden daha uzun süredir olduğu için daha bir rahattı.
Poyraz suyun ağzını açtığında bana doğru tuttu başımı içmiyeceğimi belli ederek iki yana salladım. Kendisi içerken kapı açıldı.
İçeri iki kişi girdi. Uzman psikiyatrist Barçın Baykan ve klinik psikolog Burçem Kaya.
Bartın hoca mesleğinde çok başarılıydı ona hayranlık duymamak elde değildi. Otuzlarının ortasında dinç bir adamdı. Kahverengi saçlarında beyaz saç olmadığı gibi sert çehresi kızlar için dikkat çekiciydi.
Burçem hoca ise otuzlarının başında boynunda siyah saçları ve bize doğrulttuğu kahvelikleriyle biraz sert duran bir görüntüsü vardı.
Onlar ayakta dururken ikisi masanın başında durdular. "Öncelikle hepiniz hoşgeldiniz" diyerek Barçın hoca sıcak kanlı bir giriş yaptı.
"Sizler benim gözetimimin altında olucaksınız bu yüzden davranışlarınıza dikkat edip buradan en faydalı şeyleri alarak ayrılmanızı istiyorum" eliyle Burçem hocayı gösterdi "Sizinle ikimiz yoğunlukta olarak ilgileneceğiz. Sizin hasta takipleri, tanı koyma, hasta takibi birçok konuda eylemsel bilgi sahibi olucaksınız" iki elini önündeki sandalyeye dayadı.
"Sizin için bir program yapıldı bu hastane içinde çeşitli eğitimler, önemli toplantılar, dersler, seminerler gibi birçok şey olucak. Sizin için program yapıldı, seminerler dersler Zemin kattaki konferans salonunda yapılıyor hiçbirini kaçırmamaya bakın" bizlere baktı anladığımızı düşünerek Ege'ye döndü.
Ege anlamış gibi arkaya ilerledi elinde flash belleklerle yanımıza geldiğinde hepimize birer tane verdi "Bunun içinde mahkum hastalar haklında tedaylı bilgiler var, çok fazla hastayla karşı karıya kalıcaksınız ama çoğunlukla mahkum hastalarla yani 4. Katta görev yapıcaksınız. İlk aylar hafif başlarız ileride gittikçe daha çok hastanın sorumluluğunu alırsınız. " bu sefer Burçem hoca anlatmıştı detayları.
Elinde ki kartları bizlere verdi "4. Kata giriş çıkış kontrol altında herkes girmez sizler bu kartlar sayesinde giriş çıkış yapıcaksınız, eğer kaybetme durumu olursa bizlere bildirip oluşabilecek sorunlara önlem alalım" elimdeki kart ve flash belleke baktım.
Güvenlik önemli olduğu için dikkatli olmaları gerekiyordu ve onlar bu konuda çok titizdi. 4. Kattaki görevliler bile seçili kişilerden oluşuyordu. "Hastane kurlalarıda o flash belleklerde iyice öğrenin bu size çok yardımcı olucak" Burçem hocanın ardından Ege bu sefer yine bir şey dağıtmaya başladı.
Asmin elinde ki düğmeye baktı şaşkın bir halde, bu kadar şeyi beklememiş gibiydi bizim gibi. Küçük plastik dikdörtgen kutu gibi şeyin üzerinde kırmızı düğme vardı.
Önüme koyulanlar baktım. Kırmızı bir düğme kısa bir ipe bağlıydı. "Mahkumlarla ilgileneceğiniz için güvenliğinizi düşünmeliyiz, mahkumlar tarafından eğer size karşı bir sardırı olursa kırmızı düğmeye basın güvenliğiniz sağlanıcak. "
Bu kadar önlem alındığına göre gerçekten sorunlar yaşanıyor olmalıydı. "Bugün kliniği gezin, buraya alışın" Barçın hocanın bakışları önce yaka kartıma sonra ise gözlerime kaydı "Açelya sen benimle gel, konuşmamız gereken bir şey var" kapıya doğru ilerlerken ben şaşırsamda ayağa kalkıp arkasından ilerledim.
Odadan çıktığımızda ona ait odaya girdik. Koltuğuna geçerken "Otur lütfen" dedi masanın önündeki koltuğa geçip ona döndüm. Elinde birkaç dosyayı karıştırdı ardından tamamen bana döndü.
"Birden fazla hastanın sorumluluğunu alıcaksın ama bunlardan biri mahkum hasta olucak. Bu hastanın hasta takibi sende" hasta önemli olmalı ki özel olarak konuşuyordu.
"Ayaz Alkım Kıran"
İsmi içimden tekrar ederken Barçın hoca ciddiyetini bozmadı "Hastamıza karşı dikkatli olmanı istiyorum, onun sorumluluğunu üzerine alabilir misin? İstersen daha hafif bir hasta ile başlayabilirsin?" biran düşündüm anlaşılan durumu ağırdı, benim için iyi bir tecrübe olucaktı "Ben Ayaz'ın sorumluluğunu almak istiyorum" dediğimde ismini söylemek garip hissettirmişti. Hakkında daha hiç bir bilgi almadığım hastaya karşı.
Başını haffice salladı "Onunla özellikle ilgileniyorum bu yüzden sende genelde benimle olucaksın ve onun psikoterapi, tanı, tedavisi gibi durumlarda benimle olucaksın. Onun hakkında ki bilgileri iyi öğren çok gerek olucak, kendisi bir sır perdesi bizimle bir şeylerini paylaşmayı sevmiyor" gittikçe hasta daha çok dikkatimi çekerken "Anladım, izninizle hastaneyi dolaşmak istiyorum" diyerek ayağa kalktığımda nazik bir tavırla kapıyı gösterdi.
Odadan çıktığımda bana verilenleri kontrol ettim. Kırmızı düğme önlüğün cebindeyken flashbellek cebimdeydi. Kartımıda diğer cebime koymuştum, ilk günden bir sorun yaşamak istemiyordum.
Koridorda ilerlerken buradan ayrılıp binadan çıktım, etrafta dolaşmak istiyordum. Önceden çokca bilgi edindiğim bu hastane göründüğü kadar masum muydu?
Ön tarafda çıkışa ilerleyen beton bir yol vardı, kenarlara yapılan ışıklandırma şık ve güzeldi. Buradan ayrılıp çalışan binasının yan tarafına ilerlediğimde ağaçlık bir alanın içinde ilerleyen bir yol vardı.
Yolda ilerlediğimde bir süre yürümek durumunda kalmıştım, açık alana geldiğimde geniş bir çardak vardı çardağın yan tarafından nehir akarken nehrin yan tarafına, çimenlerin üstüne güvenlik amaçlı çit çekiliydi.
Çitin üzerine elimi koyduğumda nehrin güzel akışını izledim çok güzel duygulara mahruz bırakıyordu insanı.
Kenarlarda açan papatyalar ve yazın sıcağı birbiriyle uyumluyken duyduğum sesle ilkildim "Güzel bir manzara" burada kimse olmadığı için yüzünü görmek için konuşan adamı görmek istedim. Arkama döndüm.
Koyu kahveleri üzerimde olan adama baktığımda koyu kumral saçları hafif dağınıktı ve bu onu iyi göstermişti. Giydiği sıfır kol switten dolayı kol kasları görünürken gözüm damarlarında kalmıştı. Damarlar hep dikkat çekici bulmuştum.
Uzun boyuyla beni gölgesinde bırakırken erkeksi kokusu burnuma ulaştı. Buğday teninin üzerinde yanağında küçük bir yara kaybolmaya yüz tutmuştu. Sivri çenesi, sert yüz hatlarıyla kaçınılmaz gerçektende yakışıklı bir adamdı.
Bu saatte hastaların yemek saati olduğu için dışarı çıkmak yasaktı , çalışanlardan biri olmalıydı.
İri gözlerimle onu süzmemi farkettiği için dudağının bir ucu yukarı kıvrıldı, anlamsız içimde ısıı oluşurken yanağımın kızarmamasını diledim. Beyaz tenimde kızaran yanağım çok belli oluyordu.
"Siz kimsiniz?" dedim bakışlarımı kaçırıp nehire bakarken o da benim yanımda durdu. Çitlere dirseğini dayarkenn öne eğilmişti "Buraya uğrayan bir şanslı diyelim" sakin sesine karşılık onu yan profilden baktım gözleri nehirdeydi.
"Sen?" mesafe koymayan sesine karşılık "Hasteneye yeni geldim" dedim dirseklerini çitlerden çekerken bana son kez baktı "O zaman çokça karşılaşacağız" benim bir şey dememi beklemeden yoldan ilerleyip gözden kayboldu. İsmimi öğrenmek için yaka kartıma bakmaya bile gerek duymamıştı.
Hastenenin diğer yerlerinide geziceğim için binanın arka kısmına geçtim. Banklar ve oturacakların bulunduğu büyük behçede tek tük çalışanlar vardı. Kısa çimenlerin arasından geçerken ileride bir bina daha vardı sanıyordum ki orası spor için yapılan binaydı.
Hastanenin arkasında kalan binada hastalar için alan tanıyordu, kapalı basketbol sahası, voleybol alanı bulunduğu için kış yaz farketmeksizin orada vakit geçirmek güzel olmalıydı. İki kattan oluştuğu için diğer binalara göre daha küçük kalıyordu ama genişlik olarak büyüktü.
İleride ağaçlık alan vardı oraya gitmeyi tercih etmedim. Büyük bir arazi olduğu için heryeri hemen gezicek değildim.
Binanın zemin katı ayaklı hastalar içindi. Pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri saat 10.00 ile 15.00 arasında hastaneye hasta kabul ediliyordu. Burada psikolog ve psikiyatristlerle rendavular yapılıyordu. Bu saatlerde mahkum hastaların çıkması yasaktı. Diğer yatılı hastalar ise çıkabiliyordu.
Mahkum hastaların dışarı çıktığı saatlerde diğer hastalar içeride olurken mahkumlar içeride olduğunda diğerleri bahçeyi istediği gibi kullanıyorlar. İlk aylar böyle ilerleyecekti ileride zamanla aynı saatte çıkmaya başlayarak onların başka insanlarla olan iletişimleride görülecekti fakat şuan ilk iş güvenlikti.
4. Kata geldiğimde asansör durdu ama açılmadı. Kenarda ki ekrande kartı okutun yazısıyla bana verilen kartı okuttum kapı açıldığında asansörden çıkmıştım.
İlerlerken yanımdan geçen mavi üniforma giyenler hemşirelerdi. Psikiyatristler önlük giyerken anlamlandıramadığım siyah forma giyenlerin kim olduğu. Yaka kartları dahi olmadığı için kim olduklarını bilmiyordum. Mavi formalı hemşirelerde görürken siyah formaları ilk kez bu katta görmüştüm.
Açık büyük bir alana geldiğimde hastalarında kalabalık kısmı buradaydı. Geniş pencerelerde demir takılıyken büyük camlar heryeri aydınlatıyordu. Köşede koltuk takımı ve ortada sehpa varken başka kenarlarda vakit geçirmek için bölümler oluşturulmuştu.
Farkettiğim başka bir şey ise gördüğüm bütün mahkum hastaların bileğinde siyah metalik bir bileklik vardı.
Alıştıkları için olmalı beni pek farketmemişlerdi. Ama içimde garip bir his oluştu ilk geldiğimde izlendiğimi düşündüğümde ki hisle aynıydı.
Bakışlarım etrafta dolaşırken koyu kahvelerle karşılaştığımda adımlarım durdu.
Bahçede ki adamdı.
O mahkum hastalardan mıydı?
Bileğinde ki bilekliği nasıl farkedememiştim?
İçimde bir ürperti oluşurken o saatte nasıl dışarı çıkmıştı.
Diğer köşede L koltukta benim tam karşıma gelen yere oturuyordu. Yanında üç kişi daha varken o diğerleri ile arasına mesafe koymuştu.
Yanındakilerde garip bir sessizlikle dururken o gözlerini hiç çekmemişti.
Ayak ayak üstüne atmış rahatça arkasına yaslanmışken sağ tarafında açık kumral saçlı, kahverengi gözlü adamın sıkça çenesi kasılıyordu. Kolunu yanında ki kızın omzuna atmış öylece etrafa öldürücü bakışlar atıyordu, bulunduğu yerden hiç memnun olmadığı çok aşikardı.
Omzundan salkan düz kumral saçları ile küçük bir yüze sahip olan hasta hoş bir yüze sahipti. Diğerlerinin yanında tek kadın oydu, yanında ki üç erkekle önceden tanışıyor gibiydi rahatlığından anladığıma göre.
O adamın sol tarafında sarı kıvırcık saçlı çocuk aralarında en rahat olandı. Elinde ki stres çarkını çevirirken gözünü ondan hiç ayırmıyor ama bu onun hoşuna gitmiş gibi rahatladığı belliydi.
Onlara incelerken gözlerim yine onun bana bakan gözlerindeydi. Bir an bile ayırmaması gitikçe beni geriyordu. Gözlerimi ondan ayırıp ilerideki koridora girdim. Geniş koridorda bazı yerlerde güvenlik olduğu gibi kameralar takılıydı.
Bu katın dizaynı diğer katlardan farklıydı. İkili cam kapının önüne geldiğimde burasının psikiyatri bölümü vardı. Kapının önünde iki güvenlik duruyordu, kartımı gösterip girdiğimde uzun bir koridor vardı.
Kapıların ardında tedavi, terapi gibi şeyler olduğunu biliyordum ama çığlık atan birinin sesiyle koridordan döndüm. Sesin geldiği yere ikerlediğimde noroloji bölümünde bir hastanın çıkardığı bir kargaşa olduğunu anlamam zor olmamıştı.
Daha fazla durmayarak buradan çıktım. Gün boyunca hastaneyi dolaşıp heryer öğrenirken dışarıya çıkmıştım. Ayaklı hastaların giriş saatinde Zemin kat biraz kalabalık olduğu için oraya pek uğramadım. Hastaların hepsi odalarına çekilmişti, mahkum hastalar akşam üzeri dışarı çıktıklarında etrafta sessizlik oluşmuştu.
Dördüncü kat diğer katlara göre kalabalık olmasada suçlu kişilere göre olabildiğince yeterli bir sayıydı.
Yemekleri yedikten sonra Ada ve Asmin'le sohbet edip tanışma fırsatı bulmuştuk. Saat on bire yaklaşırken odama geçtim. Pijamalarımı giyip yatağa geçtiğimde bilgisayarımıda önüme almıştım.
Bize verilen belleği takıp içinde ki bilgilere göz atıp tabletime gerekli notları alıyordum. Açık camdan esen rüzgarla yanımda ki kağıtlar yere dağıldığında cama ilerleyip örttüm.
Kağıtları aldım, içinde sadece pusulanın olduğu çekmeceye koyarken gözüme irişen kağıt parçasıyla durakladım. Bugün pusulayı takmamıştım bir şey olmasından korkarak.
Kağıdı aldığımda üzerinde lotus çiçeği çiziliydi. Biraz acemice de olsa güzel görünüyordu. Etrafıma bakarken bunun buraya nasıl geldiğini düşünmeden edememiştim.
Belki de vardı ama ben farketmemiştim.
Üzerinde çok durmayarak yerine koydum yatağa tekrar oturduğumda koyu kumral saçlarımı kıskaçlı tokayla topladım.
Sıra Barçın hocanın bana söylediği hastaya geldiğinde elim yavaşladı. Onun hakkında en küçük detayı bile kaçırmak istemiyordum. Benimle özel olarak konuşacak biriyse önem verilen bir hastaydı.
Zakkum hastanesi
-mahkum hasta bilgi dosyası-
Hasta adı: Ayaz Alkım Kıran
Konulan Teşhis: Obsesif kompulsif bozukluk (OKB)
Belirtiler: Sürekli tekrar eden davranışlar. Titizlik, simetrli, düzen, kuralcı, mükemmeliyetçi.
Hasta hakkında uzun bir dosya hazırlanmışa benziyordu. Kaydırdıkça bilgileri dikkatlice okudum. Genel olarak davranışları OKB hastalığına aitti. Hastalık üst safahlara çıktığı için kriz anları yaşatıyordu. Bazen durmayan krizleriyle sardırı ve yıkma eğilimi gösterirken uyuşturucu bağımlılığı içinde tedavi görüyordu.
Uyuşturucu tedavisi pek işe yaramadığı aşikardı, haftalık çok fazla krize mahsur kalırken durumu iyiye gitmiyordu. Hastanede kalmasına rağmen bir yerden uyuşturucu karşılamış olmalı, bunu onu tanıdıktan sonra gözlemler sonucu daha iyi anlayacaktım.
İki aydır tedavi görmesine rağmen uyuşturucu tedavisi sekteye uğramış. Psikoterapilerde pek yardımcı olmadığı gibi ilaçları ise hemşireler ilgileniyor. Sadece ilaçlarla kendine gelmesi pekte mümkün değildi.
İyileşmede hastanın azmi büyük ölçü taşırken anladığım kadarıyla o tedavi görmek , iyileşmek istemiyordu.
Geç saatlere kadar hastalar hakkında bilgilere bakarken kendimi yatağa öylece bırakmıştım yorgun gözlerle.
🌺
Çekmecede ki pusulamı boynuma taktığımda elim pusulayı çevreledi. Parmaklarımın arasında ki pusulaya baktım öylece.
***
-Geçmiş -
"Anne mete ve Poyraz'ı gördünmü?" karşısında kahve içen annesi ve Binnur teyzesine baktı Açelya. Binnur Mete'nin anesiydi evleri karşılıklı olduğu için ve anneleri iyi anlaştıkları için sıksık buluşur beraber vakit geçirirdiler.
"Görmedim, siz yine Saklambaç mı oynuyorsunuz?" dedi Arzu kızına dönüp "Evet ama onları bulamıyorum" yüzü düşerken Binnur güldü "Saklambaç oynamak için tutturuyorsun sonrada onları bulamıyorsun" diyerek takılırken Açelya küskün bir tavırla ellerini göğsünde birleştirdi "Ben saklanmayı seviyorum, bulmayı değil"
Onların yanından ayrılıp eve doğru ilerlerken Arzu arkasından seslendi "Babanız gelir birazdan akşam yemeğini yeriz" Açelya salona ilerlerken baktığı yerlere tekrar göz gezdirdi ama kimse yoktu.
Altay ve Fırat polis oldukları için bazen işlerinden dolayı çok aksama olabiliyordu. Bu akşam yemeğini beraber yiyecekleri için Arzu'ların evindeydiler.
Açelya sıkıntıyla yanaklarını şişirip ofladı. Uzun saçları eline dolanırken sinirleri bozulmuş gibi geri itti. Babası sevip uzun saçlarıyla oynamaktan zevk aldığı için hiçbir zaman saçını kestirmezdi. Altay kızının çok sevdiği saçlarını kesmesinide istemezdi.
Açelya mutfağa onları aramak için girerken tezgahın üstünde ki çikolatalarla her şeyi unutmuşcasına ilerledi. Boyu yetmediği için altına aldığı sandalyeyle çikolataları aldı. Artık ne Mete ne de Poyraz umrundaydı.
Elinde ki çikolataları oturup yerken yüzünü çikolatayı bulaştırmıştı. Aradan dakikalar geçip Açelya son çikolataya başladığında annesinin mutfağa giren sesini duydu.
Mete annesinin elini tutmuş mutfağa gelirken Poyraz'la yüzleri sinirli duruyordu. "Açelya buradaymış işte" dedi Arzu kızının heryeri çikolata olmuş haline bakarken.
"Senin bizi bulmanı bekleyelim, sen burada çikolata ye" dedi Poyraz sinirle. Açelya parmağında ki çikolatayı yerken dondu "Unuttum" dedi bir anda. Mete dayanamayıp güldü "Çikolatayı görünce bizi hemen sattı" dediğinde Arzu eline bir bez alıp kızının elini ve ağzını silmeye başladı.
Binnur "Bütün çikolataları yedin mi Açelya?" dedi şaşkınlıkla. Açelya munzur bir tavırla başını sallarken ağzından mutlu nidalar dökülüyordu. "O çikolatalar üçünüz içindi, çocuklar için ayırsaydın keşke" annesine şapşal bakışlar atarken Poyraz kardeşini tanıdığı için fazla takılmadan sandalyeye oturdu.
"Babama diyin gelirken çikolata alsın" dedi Açelya omuz silkerek "Onuda sen ye değil mi" Mete'ye evet anlamında gülerken annesine döndü Açelya "Babama söyle çikolata alsın" dedi ısrarla.
"Bu yediğin nerene yetmedi?" dedi kızının artık çikolatalara karşı bağımlılık yaptığını düşünerek "Babam alsın akşam yerim onuda" dedi kendince mantıklı olarak.
Binnur "Açelya senin bu çikolatayla alıp veremediğin ne? Geçen okuldan kaçıp hepimizi korkutmuştun" dediğinde Açelya sessizleşti yaptığı şeyi farkederek.
Okuldan kaçtığında babası ve bir ekip Açelya'yı armaya çıkmıştı. Açelya yine şaşırtayarak bir dükkanda çikolata yerken bulmuşlardı. Fırat onunla Takılmayı sevdiği için "Bütün polis teşkilatı Açelya'yı arasın, o burada çikolata ziyafeti çeksin" demişti.
Evde yediği azardan sonra o konuyu hatırlamak istemiyordu. "Üstünde leke kaldı, baban gelmeden değiştirde gel" demişti ki geç kaldı. Açelya babasının salondan gelen sesiyle yerinden atladı.
Salona girdiğinde kendini babasının kucağına attı "Açelya'm" yanağına kondurduğu öpücükle kızına baktı. Poyraz ve Mete arkadan gelirken Mete babası Fırat'ın yanına geçmişti. Poyraz ise babasının yanına.
"Açelya yine bir yere kaçmadın değil mi?" Fırat eğlenerek ona döndüğünde Açelya gözlerini kaçırdı "Uğraşma kızımla" diyerek yediği azarla güldü Fırat.
Poyraz'la Mete babalarını karşıladıktan sonra oyun oynamak için kaçmışlardı bir yerlere. Açelya babasının kucağından hiç inmezken sanki bu soğuk kışta olacaklardan haberdar gibiydi.
Beraber yedikleri son akşam yemeğinden sonra Mete ve Poyraz odaya gitmişlerdi oyuncak arabalarla oynamak için. Binnur ve Arzu mutfağa sohbet ederken Fırat ve Altay salonda sohbet ediyorlardı.
Açelya elinde oyuncak kutusuyla salona girdiğinde babasının gözü onun üzerine takılmıştı. Açelya Altay'ın elini tuttu "Beraber oyun oynayalım" diyerek çekiştirmeye başladı.
"Kızım git Mete ve Poyraz'la oyna, biz sohbet ediyoruz" dedi Altay "Onlar benimle oynamak istemiyorlarmış çünkü bu kız oyunuymuş" Açelya'nın gözlerinin dolmasıyla dayanamadı "tamam ağlama oynayalım" dedi kıyamayıp.
Fırat güldü "Seni zilli" dedi Açelya'ya doğru işaret parmağını sallayarak "Ne zaman birine bir şey yaptıramasan ağlama tekniğini kullanıyorsun" Altay'a döndü "Devrem sende hemen pes et, kızın gözleri doldumu kıyama sakın" rahatça arkasına yaslandı "İyi ki kızım yok, bu kız çocukları fazla akıllı oluyor" yan bakışlar attı baba kıza.
Açelya hemen ona döndü "Ben ağlama oyununu sadece babama yapıyorum bir kere" dedi cilveli bir şekilde babasına döndü. Altay kızının saçından uzunca öptü.
Gözleriyle Açelya'yı gösterdi "Kız çocuk kendini sevdirir, sende yok diye zırlama Devrem" dedi Altay göz kırparak. Açelya yeni traş olmuş yüzünü küçük ellerinin arasına alıp öptü "Yakışıklı babam" dedi m harfini uzatarak. Oyun için ikna etmesi gerektiğini bilen Açelya biraz sululuk yapmakta sorun görmüyordu.
"Kızın var diye hava atma. Bu cim cimeyi gelin yaparsam gölürsün nasıl benim kızım oluyor" dediğinde Altay'ın Kaşları çatıldı "Si..." küfretecekti ki aklına yanında ki kızı gelince sustu. En son yanında küfrettiğimde Açelya her yerde o küfürü söylemiş Altay Arzu'dan büyük azar işitmişti.
"Boş yapma Açelya sadece benim kızım ha birde Arzu'nun" elleriyla kızının kullaklarını kapatıp Fırat'a yaklaştı "Kızımın yanında boş yapma aklına girmesin. Mete, Açelya ve Poyraz'ı biz kardeş gibi büyütüyoruz. Bu şimdiye kadar öyleydi bundan sonrada öyle olucak" dedi uyararak.
Fırat bunun farkında olup sadece şaka yaptığı için takılmadı. Açelya kulağındaki eli itti "Baba hadi oyun oynayalım lütfeeen lütfeeen" kızına kıyamayan Altay Fırat'a döndü "Kalk lan oyun oynayacağız" dedi.
Fırat konunun kendisine gelmesini anlamayarak baktı "Ben niye oynuyorum sen oyna" omuz silkerken Altay Fırat'ı hiç nazik olmayan bir tavırla çekip ayağa kaldırdı.
"Senin oğlun ve benim oğlum yüzünden benim kızım oyun oynayacak arkadaşı yok. Bu yüzden sende oynayacaksın" dediğinde Fırat açıklamaya takılmadı çünkü oynamayı zaten istemişti.
İkiside kendilerinden küçük kıza baktılar "Ne oynayacağız?" dedi Fırat tatlı tatlı bakarak. Açelya oyuncak kutusunda ki bebekleri gösterdi "Evcilik" iki koca adam yutkunarak birbirine baktı.
Fırat teslim olur gibi iki elini havaya kaldırdı "Ben Saklambaç oynarız sanmıştım. Evcilik oynamam" dedi mızıkçı bir tavırla.
Açelya hemen babasına döndü biliyordu onu ikna etmesi daha kolaydı çünkü dolu gözlerine büktüğü dudaklarına dayanamazdı. "Kıza bak hergün Saklambaç oynar, şimdi evcilik oynayası tuttu" diye ekledi.
Açelya gözlerini doldurdu "Ama babiş ben Mete ve Poyraz'la hergün oynuyorum zaten, ama onlar benimle hiç evcilik oynamıyor çünkü kız oyunuymuş erkeklere göre değilmiş" içine ufak yalanlar katarak dudağını büzdü.
Fırat sinirlenircesine kaşlarını çattı "öyle mi söylüyorlar ben şimdi o Mete'nin kulağını çekerim" Açelya aniden Fırat'ın elini tuttu "Sonrada bana kızsınlar öyle mi?" dedi boncuk gözlerini kırpıştırarak.
Altay daha fazla dayanamadı "Otur lan aşağı evcilik oynuyacağız" diyerek yere oturduğunda sırtını koltuğa dayadı. Fırat'da Açelya'nın gazına gelerek yere oturdu. Memnun bir şekilde onların arasına otururken bir üçgen oluşturmuşkardı.
Açelya bebeklerini çıkararak birer tane babası ile Fırat'a verdi. İlk başta ikiside bebeklere boş gözlerle baktılar ama katlanıcaklardı. Silah tutmaktan bebek tutmaya, birkız çocuğu onları nerden nereye getirmişti?
Açelya kendi bebeğini gösterdi "Siz benim evime geliceksiniz" dedi. Fırat bebeğe ayağa kaldırdı. Bebeği yürütürken Altay'a bir tane vurdu "Yürüsene lan!" dedi oyunu ciddiye alarak.
Fırat şaşkın sesle "Nereye?" dediğinde "Açelya'nın evine misafirliği gidiyoruz" diyerek oyuna uyum sağladı.
Altay bebeğini alıp yürütürken Açelya onların önüne küçük plastik kahve bardaklarını koydu "İçin" dediğinde ikiside içi boş bardağa baktı "İçinde bir şey yok ki?" dedi Fırat anlamaya çalışarak.
"Mış mış gibi yapıcaksınız amca, kahve varmış gibi" dedi Açelya bilmiş bir sesle. Altay başını onaylayarak salladı "Duydun mu varmış gibi yapıcağız" diyip bardağı dudaklarına götürdü Altay.
Açelya eliyle alnına vurdu "Baba sen içmiyeceksin bebek içicek" Fırat haykırarak gülmeye başladığında Altay bozulmuş bir suratla önüne döndü.
Açelya ne derse yaparak oyunu oynarken Açelya ikide bir didişen iki adama bakıp keyifleniyordu. Odaya Binnur ve Arzu girdiğinde eşlerinin haline bakamadan edememişlerdi.
Açelya onları görür görmez ellerinden tutarak yere oturttu. Annesinin eline bir bebek daha tutturdu "Ben sizin kızınızmışım" diyerek annesi ve babasına baktı.
Arzu tebessüm etti "Sen zaten bizim kızımızsın " Altay eşine döndü "Mış gibi yap mış gibi Arzu'm" önüne döndüğünde Açelya ellerine tutuşturduğu oyuncaklarla onlara kim olduklarını anlattı.
Poyraz ve Mete kısa süre sonra salona girdiğinde onlarda aralarına katılmışlardı. Açelya'nın zoruyla birçok kez evcilik oynamak zorunda kaldıkları için oynarken zorluk çekmemişlerdi babalarının aksine.
Fırat ve Altay oyuna kendilerini kaptırdıkları için Açelya'nın küçük yalanını anlayamamışlardı.
Yedi kişi beraber güldüler son kez. Bir daha bulunamayacak güzel gülüşleri bir sondan önce ki anlıları olarak kalacaklarından habersiz güldüler.
Açelya uzun bir oyun gecesinden sonra girdiği duştan çıkıp yatağının üstüne çıktı. Beyaz küçük bornozu üzerindeyken ıslak saçlarından damlalar akıyordu.
Kapı çalındığında babası odaya girdi. Yüzünde oluşan gülümseme devam ederken havlu ve tarak ile kızının arkasına oturdu.
Saçlarını nazik haraketlerle kuruladığında kızının saçına bir öpücük bıraktı. Tarağı uzun saçlarında dolaşırken Açelya bu duygudan aldığı hazla öylece babasını dinledi.
Altay kollarının Açelya'ya sarıp yanağından öptü "Açelya'm" dediği yumuşak sesiyle. "Hımm" diye mırıldandı uykulu sesiyle.
"Seni çok seviyorum" Açelya'nın gözleri kapanırken Altay'ın kıdıklamasuyla yerinden zıpladı. Gülerek yatağa uzandı "Babaya karşılık vermek yok mu?" Açelya gülmelerinin arasında "Ya baba kıdıklanıyorum" kahakahları odaya doldu ikisinin.
"Seni çok seviyorum baba"
Altay istediğini almış gibi kıdıklamayı bırakıp kızını karşısına aldı.
Elleri önce o çok sevip kıyamadığı uzun koyu kumral saçlarda dolandı. İri kestane kahvesi gözlerine baktı bir süre. Yaşına rağmen dolgulu elmacık kemiğinde elleri şefkatle dolaştı. Kulağının altında ki iki küçük bene baktı. Uzun uzun kızına seyretti.
Açelya "Ne oldu baba?" dedi uykulu bir sesle.
"Açelya sana bir şey vericeğim" diyerek cümleye başladı. "Bunu sakın keybetme" cebinden gümüş pusulayı çıkardı. Açelya pusulaya bakarken anlamlandıramadı.
"Ne yapıcağım bunu"
"Saklıyacaksın?"
"Bu kimin baba?"
"Bilmiyorum ama ileride sahibi gelicek ve senden bu pusulayı alıcak"
"İleride geldiğinde onu nasıl tanıyacağım ?"
"O seni tanır Açelya "
Pusulanın ince zincirini kızının boynuna taktı "bunu bana emanet etti ve buna en iyi bakabilecek kişi sensin" Açelya başını hafifçe salladı.
"Benim gitmem gerekiyor" Altay ayağa kalktığında Açelya'nın Kaşları çatıldı "Nereye?" yüzü düşerken babasına baktı öylece.
"Biz polisiz, olmadık bir zamanda bir iş çıkabiliyor biliyorsun. Bizi çağırdılar yürüttüğümüz bir dosyada gelişme olmuş. Fırat amcan ile gitmemiz gerekiyor" kızının iki dudağının ucunu tutarak yukarı kaldırdı "Sana gülmek yakışıyor Açelya" dediğinde kızında ki tebessüme baktı öylece.
Son olucağını bilmeden.
"Uyandığında burda olmuş olucağım" Altay'ın sözleriyle gülümsedi Açelya "Gözlerimi açtığımda burda ol"
Açelya sıkıca sarıldı babasına
Bir daha sarılacağı şeyin soğuk bir toprak olucağını bilmeden.
El salayarak gönderdi babasını ölüme
O gecenin sabahı olmicaktı. O aileye düşen bir kor hepsini yakıcaktı.
Sabah olmadı, gecenin en karanlık, havanın en soğuk olduğu o Ocak ayında gelen tek şey Altay Demir ve Fırat Aydın'ın ölüm haberi oldu.
Gözyaşlarına karlar eşlik etti.
Acıyı dindiremeyecek olan rüzgar soğuku getirdi.
Açelya çöktüğü köşeden annesinin feryatlarını dinledi. Mete ve Poyraz annelerinin halini gördükçe ağlamaları şiddetlendi.
İkiside Açelya'nın kendini çektiği köşeye geçip duvara yaşlandılar, yan yana oturdular sessizce. Her şeyden uzak ama acıya çok yakındı kalpleri.
O gece üç çocuk yetim kaldı...
Mete, Poyraz, Açelya
Üç çocuk mezarlıkla tanıştı, o toprak babalarının kokusunu vermedi.
İki kadın feryatlarını sadece bir mezara duyurdu.
Açelya en çokta saklambaçta babasının kendisini bulmasını seviyordu.
Açelya evde saklandı babası onu bulucak ümüdiyle her zaman saklambaç oynarken yaptığı gibi ama onu babası bulmadı ve bir daha babası onu bulamayacaktı.
Mete ve Binnur İstanbul'dan bir edayla ayrıldı. İki acılı aile birbirlerine hiçbir şey diyemedi. Onların acıları ortaktı. Gidişleri ise veda.
🌺🌺🌺

