Takım elbisesi modern, yüzü neredeyse bir tablo gibi kusursuzdu. Ama Mihra’yı asıl durduran şey bakışlarıydı.
"Mihra! Sen evli bir kadınsın. Eşin her ne kadar şu an yanında olmasa da, karşındaki kişi sana onu hatırlatıyor diye, Sojun’u unutup bir yabancıya bu denli derin bakamazsın!" diye fısıldadı iç sesi.
Tam ayağa kalkıp gidecekken adamın birdenbire önünde belirmesi, Mihra'yı hafifçe tedirgin etmişti.
"Affedersiniz, sizi korkuttum galiba," dedi adam, sesindeki nazik tonla.
"A-ah, yok... Bir anda öyle şey olunca..." diye kekeledi Mihra. İçindeki ses panikle haykırıyordu: "Ne oluyor Mihra, kendine gel!" Toparlanmaya çalışarak devam etti: "Şey... Birden kalkınca sizi karşımda görmeyi beklemiyordum, ondan irkildim diyelim."
Adamın bakışlarındaki endişe derinleşti. "Bunun için üzgünüm. Siz iyi misiniz? Biraz solgun görünüyorsunuz, yardımcı olmamı ister misiniz?"
"Teşekkür ederim, kendim gidebilirim. Evet, biraz yorgunum. Uzun yoldan geldim ve henüz dinlenemedim. Odaya geçip akşamki yemeğe kadar kendimi toparlasam iyi olacak," dedi Mihra, yüzüne zoraki bir tebessüm yerleştirerek.
Tekrar hafifçe başıyla selam verip yanından ayrıldı ve adımlarını hızlandırarak kendini asansöre attı. Dairesinin önüne geldiğinde elleri zangır zangır titriyordu; kartı yuvaya yerleştirirken bile zorlandı. İçeri girer girmez kapıyı kapattı, çantasını yatağın köşesine fırlattı. Zihninde uçuşan düşünceler yüzünden yine kendine kızıyordu. Allah’ım, bir insanın kokusu bir başkasına bu kadar mı benzerdi? Ya o ses tonu...
Ses tonu yumuşaktı ama içinde çağlar öncesinden gelen bir yankı vardı. Tuhaf bir şekilde hem tanıdık hem de bambaşkaydı.
"Ah Sojun... Çok özledim seni..."
Hıçkırıklar boğazına düğümlendi ve kendini daha fazla tutamadı. İçinde biriken ne varsa hepsini serbest bıraktı. Bir yıldır bu kadar dolduğunu, acısının ruhunu bu denli sıkıştırdığını bilmiyordu; şimdi her saniyenin acısını çıkarırcasına ağlıyordu. Yatakta bir o yana bir bu yana dönerken, ağlamaktan bitap düşüp uyuyakaldığını fark etmedi bile.
Gözlerini açtığında hava kararmıştı. Aman Allah'ım, burada ağlarken sızıp kaldım mı yani? Ya geç kaldıysam? Panikle hemen telefonuna uzandı. Neyse ki hâlâ 1,5 saati vardı. "Ah, çok şükür, bu süre bana yeter," diye mırıldandı.
Yataktan doğrulup banyoya geçtiğinde, aynadaki siluetiyle karşılaşınca ağzından hafif, tiz bir çığlık kaçtı. Ağlamaktan şişmiş bir çift göz, solgun bir ten, dağılmış saçlar ve birbirine karışmış makyaj... Tam bir zombi gibi görünüyordu.
Küvete su doldurmaya başladı ve bir müddet suyun akışını izledi. Ardından köpüklerle dolan suyun içine bıraktı kendini. Sıcak su bedenini adeta bir hamur gibi yoğururken, kaslarının gevşediğini ve ruhunun dinlendiğini hissetti. Yaklaşık otuz dakika küvette oyalandıktan sonra nihayet kendine gelebilmişti. Su ona gerçekten ilaç gibi gelmişti.
Dolabın karşısına geçti. Üzerine; vücudunu sımsıkı saran, arkasında derin bir yırtmacı ve önünde iddialı bir dekoltesi olan siyah, zarif bir elbise geçirdi. Hafif ama kusurlu noktaları kapatan bir makyajla görünümünü tamamladı. Saçlarını ise ensesinde hafif dağınık bir topuz yaptı; aynaya baktığında bu kez hazır olduğunu biliyordu. Kendini son bir kez süzdükten sonra çantasını aldı ve odadan çıktı.
Koridorda yürürken derin nefesler alıyor, sakinleşmek için kendine telkinler veriyordu. Güçlü görünmek zorundaydı. Bu düşünceler eşliğinde, akşam yemeğinin yenileceği görkemli salona giriş yaptı.
İçerisi oldukça kalabalıktı, hafif bir müzik sesi konukların uğultusuna karışıyordu. Mihra’nın kalbi heyecandan adeta göğüs kafesini yırtacak gibi çarpıyordu. Adımını atar atmaz gözleri etrafı taradı ve çok geçmeden buraya beraber geldiği müdürü ile göz göze geldi. Mihra, üzerindeki tüm o gerginliği saklamaya çalışarak adımlarını o tarafa yönlendirdi.Kendileri için ayrılan masalarına geçip oturdular.
Mihra, oturduğu masadan etrafı inceliyor, dakikalar önce yaşadığı o tuhaf karşılaşmanın etkisinden kurtulmaya çalışıyordu. Bakışları kalabalığın arasında dolaşsa da Sojun'u görememişti.
Oysa onun henüz ruhu bile duymamıştı ama Sojun, Mihra’nın salona adım attığı ilk saniyede onu fark etmişti. Zaten bu davette bulunmasının, o kalabalığın içine karışmasının tek bir sebebi vardı: Mihra. 1 yıldır bu anı bekliyor ,ve onun karşısına çıkabilmek için hazırlanıyordu
Sojun, kendi masasindaydı ,Mihra içeri girdiği an, Sojun’un göğsüne amansız bir ağrı saplandı; nefesi boğazında düğümlendi. Ruhunun derinliklerinde kopan o fırtına, bakışlarının aniden kadına kilitlenmesine neden oldu.
Bir yıldır kalbinde büyüttüğü o devasa özlem, Mihra’nın siluetini görmesiyle birlikte dalga dalga tüm bedenine yayıldı. Üzerindeki o vücudunu saran siyah elbise, ensesindeki dağınık topuzu, o her zaman deli gibi aşık olduğu narin duruşu ve gözlerindeki o gitgide büyüyen heyecan... Sojun, sanki dünyadaki tüm sesler bir anda kesilmiş gibi, sadece onun adımlarını izledi.
Mihra’nın müdürüyle karşılaşıp masasına geçişini, etrafa ürkek ama bir o kadar da büyüleyici bakışlar atışını izlerken Sojun’un gözleri dolacak gibi oldu. İçindeki hasret o kadar büyüktü ki, gidip ona sarılmamak, kokusunu içine çekmemek için kendini zor tutuyordu. Yüzünde, sadece kendisinin bildiği, acı ve aşkla harmanlanmış derin bir özlem belirdi. Mihra onu henuz görememisti; ama Sojun’un gözleri, sanki ona dokunuyormuşçasına büyük bir aidiyetle bakıyordu.
Bakışlarını masadaki kadından bir an bile ayırmadan, yüreğinden kopan o fısıltıyla mırıldandı Tae-oh:
"Nihayet sonunda geldin... Sonunda buradasın, ay parçam."
Tae-oh, daha fazla uzaktan izlemeye dayanamayacağını biliyordu. Kalbinde bir yıldır biriken o devasa hasret, ayaklarını çoktan harekete geçirmişti bile. Oturduğu loş köşeden kalktı. Kalabalığın arasından, gözlerini bir an bile hedefinden ayırmadan, jilet gibi duran modern takım elbisesinin içinde adeta bir gölge gibi Mihra’nın masasına doğru yürümeye başladı. Her adımında kalbi, onun adını sayıklıyor gibiydi. Kore iş dünyasının zirvesindeki o sarsılmaz, soğuk ve güçlü CEO, şu an sadece tek bir kadının bakışına muhtaç bir aşık gibiydi.
Mihra ise masada Ufuk Bey'in anlattığı iş detaylarını dinlemeye çalışıyor, ama zihni hâlâ otel koridorundaki o tanıdık kokuda ve ses tonunda geziniyordu. Tam önündeki su bardağına uzanacakken, birden salondaki tüm havanın değiştiğini, üzerine doğru yoğun ve tanıdık bir enerjinin yaklaştığını hissetti. Ensesindeki tüyler ürperdi. Kalbi, az önce odada ağlarken attığından çok daha hızlı, adeta delicesine çırpınmaya başladı. O koku... O koku yine yaklaşıyordu.
"İyi akşamlar Ufuk Bey," dedi bir ses.
Mihra donakaldı. Bu ses... Koridorda canını yakan, onu gözyaşlarına boğan o yumuşak ama çağlar öncesinden yankılanan sesin ta kendisiydi.
Başını yavaşça yukarı kaldırdı ve gözleri, o kusursuz yüzle yeniden buluştu. Adam tam masalarının başında duruyordu. Ancak bu kez bakışlarında koridordaki o mesafeli naziklik yoktu; o gözlerde, Mihra’nın ruhunu eritecek kadar derin, yakıcı ve hasret dolu bir özlem dalgalanıyordu.
Müdürü Ufuk Bey hemen saygıyla ayağa kalkarak neşeyle konuştu: "Ooo, Tae-oh Bey! Hoş geldiniz. Biz de tam projenin detaylarını konuşuyorduk, buyurun lütfen."
Mihra, müdürünün ağzından çıkan isimle derin bir nefes aldı. İçindeki ses “Tae-oh...” diye fısıldadı. İsmi farklıydı, yüzü neredeyse bir tablo gibi kusursuzdu ama bakışları... Bakışları tıpkı Sojun gibi ruhuna dokunuyordu. Kore’nin en zengin, en ulaşılamaz adamı şu an tam karşısındaydı.
Tae-oh, Ufuk Bey'in uzattığı eli kısa bir an sıkıp gözlerini tekrar tamamen Mihra’ya çevirdi. Yüzünde, sadece Mihra’nın ruhunun anlayabileceği o derin tebessümle masadaki boş sandalyeyi çekti ve tam Mihra’nın karşısına oturdu.
Gözlerini, kadının şaşkınlıktan ve altüst olmaktan büyümüş gözlerine dikti. Ses tonundaki o büyüleyici tınıyla, doğrudan Mihra'nın kalbine hitap edercesine konuştu:
"Tekrar karşılaşabildiğimize çok memnun oldum... Mihra Hanım."
Mihra, karşısında oturan bu güçlü adamın yoğun bakışları altında ne yapacağını bilemez bir haldeydi. Kalbinin güm güm atışı neredeyse dışarıdan duyulacaktı. Masadaki gerginliğini gizlemek, titreyen ellerini saklamak adına yavaşça elini göğsüne doğru götürdü; parmakları gayriihtiyari boynundaki kolyeye gitti. Bu, çok uzun zamandır boynundan asla çıkarmadığı, geçmişten kalan en kutsal emanetti.
Ufuk Bey, aralarındaki bu ağır ve anlamlı sessizliği fark etmeden araya girdi. "Tae-oh Bey, projenin sonraki aşamaları için sizin vizyonunuz bizim için çok değerli" diyerek heyecanla anlatmaya başladı.
Ancak Tae-oh, Ufuk Bey’i duymuyordu bile.
Mihra elini boynuna götürdüğü an, Tae-oh’nun gözleri kadının parmaklarının arasındaki o kolyeye kilitlendi. Gördüğü tasarımla birlikte, saniyeler önce okyanus gibi dalgalı ve hasret dolu olan gözleri bir anda dindi. Bakışlarına, buzları eritecek kadar sıcak, saf ve çocuksu bir mutluluk yayıldı.
O kolye... Onu Mihra’ya çok uzun zaman önce, başka bir hayatta, "Beni her özlediğinde buna dokun," diyerek kendi elleriyle takmıştı. Kadının o kutsal emaneti hâlâ boynunda taşıyor olması, kendisini unutmadığının, o büyük aşkı ruhunda yaşatmaya devam ettiğinin en somut kanıtıydı. Kore’nin en ulaşılamaz, en sert CEO'su olarak bilinen adamın yüzünde, o an sadece Mihra’nın görebileceği, içi titreyen bir tebessüm belirdi. Kalbi göğsüne sığmıyordu.
Mihra, adamın gözlerindeki o ani değişimi ve kolyesine odaklanan hayran dolu bakışları fark edince nefesini tuttu. “Biliyor...” diye düşündü içindeki ses, “Bu kolyeyi tanıyor.”
Tae-oh, bakışlarını kolyeden yavaşça kaldırıp yeniden Mihra’nın gözlerinin içine dikti. Bakışları o kadar derin, o kadar anlamlıydı ki, zamanı ve mekanı yok ediyordu. Sesindeki o yumuşak ama çağlar öncesinden yankılanan tonla, Ufuk Bey’e hitap ediyormuş gibi yapıp doğrudan Mihra’nın kalbine fısıldadı:
"Bizim iş ortaklıklarımızda en önem verdiğim şey, zamanın eskitemediği bağlardır Ufuk Bey. Bazı tasarımlar, bazı emanetler vardır ki... Üzerinden yıllar geçse de, araya mesafeler, hatta koca ömürler girse de ilk günkü sahibinin boynunda parıldamaya devam eder."
Kısa bir an duraksadı. Bakışlarındaki o derin, kapkara girdapla Mihra’nın gözlerinin en derinine baktı. Ufuk Bey’e doğru hafifçe başını sallayarak devam etti:
"Şirketinizin vizyonunda ve çalışanlarınızın duruşunda bu köklü sadakati görmek beni çok etkiledi. Doğru insanlarla, doğru zamanda yan yana geldiğimize artık tamamen eminim. Siz ne düşünüyorsunuz, Mihra Hanım?"
Doğrudan Mihra’ya yönelttiği bu soruyla, topu tamamen ona atmıştı. Cümleleri tamamen iş üzerine kuruluydu ama bakışları "Ben buradayım ve senin beni unutmadığını biliyorum" diyordu.
Bölüm sonu
🏹🏹🏹🌺🤍
Bölüm sonu