Sabah gözlerimi açtığımda karşımda babam ile annemi gördüm. Yatağımın kenarına iki sandalye koymuş oturuyorlardı. Uyandığımı fark ettiklerinde hemen bana doğru eğildiler. O sırada annem söze girdi.
"K-kızım iyi misin? Birşey söyle yalvarırım!" dedi titrek sesiyle.
Gözleri dolmuştu. Peki bana ne olmuştu? Annem ile babam neden endişeyle beni izliyorlardı.
"İyiyim" dedim anlam vermeye çalışarak.
Tekrar söze girdim.
"Bana ne oldu?" dedim tedirgin sesimle.
Annem ile babam sustu kaldı. Annemin gözünden bir damla yaş yerdeki toz pembe halıma düştü. Annemin başı eğikti. Babam derin bir nefes alarak konuşmaya başladı.
"Kızım, odaya girdiğimizde seni yerde yatarken bulduk..." dedi babam titreyen sesiyle.
Biri beni bayıltmış mıydı? Anlamıyordum. Ama ben en son ıssız ormana gitmek için bekliyordum. Çantamı arıyordum. Ve sonra arkamı döndüğümde... Ne olmuştu? Hiç hatırlamıyorum ondan sonrasını. Yataktan doğruldum. O sırada annem endişeyle bana yöneldi.
"Kızım kalkma! Sen iyi değilsin. Yat dinlen biraz" dedi annem.
Geri yatağa doğru uzandım. Derin bir nefes alarak söze girdim.
"Anne, baba odadan çıkar mısınız? Yalnız kalmak istiyorum." dedim sakince.
Onları odadan çıkarma sebebim hazırlanıp ıssız ormana gitmekti. Cevap vermeden kapıya yöneldiler. Bana son kez bakıp odadan çıktılar. Hafifçe gülümsedim. Çıktıkları an yataktan kalkıp çantamı aldım. İçine çekmeceden aldığım feneri koydum. Gardırobuma yöneldim. Birkaç kıyafet koydum. Ama çantama atıştırmalıkta koymam lazımdı. Eğer aşağı inersem annem ile babam beni görürdü. Onların beni görmemesi lazımdı. O yüzden çalışanlardan birini odama çağırmam lazımdı. Odamın kapısını aralayıp aşçıya seslendim.
"Hizmetçi abla bana birkaç paket atıştırmalık getirir misin?" diye sesli bir şekilde bağırdım.
Hizmetçi abla diyordum çünkü benden baya büyüktü. 40 yaşlarında falandı. Ben ise küçücüktüm. Saygı için abla diyordum. Eğer direk hizmetçi diye seslensem biraz garip olurdu. Hizmetçi ablanında gururu kırılırdı. O yüzden ona öyle sesleniyordum. Biraz bekledikten sonra aşağıdan bir ses geldi.
"Küçük Hanım birazdan öğle yemeği hazırlanacak emin misiniz?"
Bana mı karışıyordu? Evin prensesi bensem bana karşı gelemezdi öyle değil mi? O yüzden ona haddini bildirmek zorundaydım. Aynı bir bebek gibi kaşlarımı çatarak yüzümü buruşturdum. Ve söze girdim.
"Hemen!" dedim gereksiz bir sinirle.
Şato benim sesimle yankılanmıştı. Neden bu kadar ses çıkarmıştım. Ama şatodan sonsuza dek çıktıktan sonra kimseyle görüşmeyecektim. Evet. Kimseyle. Sonsuza dek. Çünkü ben özgür olmak istiyordum. Sonsuza dek özgür olmak istiyordum. Yeter artık. Kendi kararlarımı kendim verebilecek yaşa geldim. Daha reşit değilim evet ama 17 yaşındayım. Ve bu şatoda hayatımı geçiremem kusura bakmayın. Siz bir şatoda hayatınızı geçirebilir misiniz? Ben geçiremem. O yüzden işe koyuldum. Kapının aralığından bakarken çok komik gözüktüğüme emindim. Merdivenin en ucundan gelen topuklu ayakkabı sesleriyle başımı merdivenin ucuna diktim. Gözlerim merdiveni süzüyordu. Gelmişti. Hizmetkar gelmişti. Hizmetçi abla yani. Meraklı gözlerimle hizmetçi ablaya bakıyordum. Odamın önüne geldiğinde kapıdan elimi uzatıp atıştırmalıkları elime vermesini bekledim. Elime koyduğu an hızlıca kapıyı kapatıp çantama koştum. Çantamın fermuarını açtım hızlıca. Ve içine hepsini doldurdum. 5-10 paket atıştırmalık vardı. Neredeyse mutfağın hepsini vermişti bana. Neyse daha iyiydi. Eğer acıkırsam hemen yiyecektim. Kıyafetler tamam, atıştırmalıklar tamam, başka? Ah fenerde vardı. Fener tamam. Başka ne koymalıydım. Aklıma gelmiyordu. Başka ne koymalıydım acaba. Eksik olmuş gibi geliyordu. Birşeyler eksik. Ama ne? SU! Tabikide. Nasıl aklıma gelmedi. Suyu unutmuşum. Su içmeden orada kalamazdım. Hemde asla. Hizmetçi abla daha merdivenlerden inmemişti. Bağırarak onu çağırdım.
"Hizmetçi abla, bir dakika gelir misiniz?" dedim çekingen bir ifadeyle.
Az önceki bağırmadan sonra korkmuş gibi duruyordu. Onun o yüz ifadesine dayanamayarak sıkıca sarıldım. Onu bir daha görememek beni üzüyordu. Küçüklüğümden beri benimle ilgilenen oydu. Ve onu bir kez daha görememek beni fazlasıyla üzüyordu. Sağ gözümden bir damla yaş hizmetçi ablanın gömleğine düştüğü an derin bir nefes alıp kendimi geri çektim. Hizmetçi ablanin yüzünde duygusuz bir ifade vardı.
"Özür dilerim, bağırdığım için" dedim utançla.
"Asıl ben özür dilerim..." dedi gizemli sesiyle.
Hiçbir duygu yoktu yüzünde, sesinde... Sanki bir anlığına tüm duygu özelliğini kaybetmiş gibiydi. Neler saçmalıyorum ben yaa. Delirdim iyice. Bir insan duygusuz olamaz. İçinde bir yerlerinde duygularını saklıyordur. Eminim. Derin bir nefes alıp kendime geldim. Yutkundum.
"Ben sana şey diyecektim. Su getirebilir misin?" dedim titreyen sesimle.
"Issız orman çok tehlikeli Prenses Isabella." dedi kararlı ve tehditkar sesiyle.
Ne? Nasıl? Nerden biliyor? İnanamıyorum. Donup kaldım o an. Ağzımı bile açamadım. Nerden biliyordu? Ben sesli bir şekilde bunu söylememiştim ama. Aklımı mı okuyordu? Saçmalama! Yutkunup söze girdim.
"Issız orman?" dedim titreyen sesimle.
Yanıldığına inandırmak istiyordum. Bu planımı kimsenin bozmasına izin vermeyecektim. Bozamazlardı. Ben buradan çıkacaktım.
"Issız ormana gideceğini biliyorum Prenses Isabella. Ben yanılmıyorum. Buradan birlikte çıkacağız." dediği an nefes alamadım.
Oda mı gelecekti? Eğer hayır dersem beni asacak gibi duruyordu. Bakışları keskin ve netti. Tedirgince başımı salladım.
"Peki sen nerden biliyorsun? Benim çıkacağımı" dedim çekingen bir tavırla.
Ufak bir gülümsemeyle cevap verdi.
"Zamanı geldiğinde Prenses Isabella" dedi.
Anlam veremiyordum. Hiçbir şeye anlam veremiyordum.
"Çantanı al yanıma gel" dedi net bir şekilde.
Çantama doğru yöneldim ve çantamı kaptığım gibi sırtıma taktım. O da koşarak odasından çantasını almış benim odamın önünde dikiliyordu. İkimizde koşar adımla merdivenlerden indik. Merdivenler bitmiyordu sanki. Ya da bize bitmez gibi geliyordu. Sonsuz merdivenler benim hayatım gibi. Hep aynı hep aynı. Belki de Hizmetçi ablada yıllardır buradan kaçmaya çalışıyordu. Çantası bile hazırdı. Belkide her akşam bunu deniyordu. Her akşam özgürlüğüne koşmaya çalışıp başarısız oluyordu. Ama bu sefer başarısız olmayacaktı. Olmayacaktık. Merdivenleri inmeyi bıraktığımızda başımızla iki yanıda kontrol ediyorduk. Kimsecikler yoktu. Koşarak kapıya yaklaştık. Hizmetçi abla kapıyı sessizce açıyordu. Kapı açıldığı an özgürlüğümüze koştuk. Issız ormana girmiştik. Şatodan sonunda çıkabilmiştim. Yani çıkabilmiştik. Aslında onun yanında kendimi daha güvende hissediyordum. Issız ormanın içinde öylesine yürüyorduk.
"Şimdi ne yapacağız?" dedim merakla.
Adımlarını hızlandırıp
"Şimdi geçiti bulacağız" dedi.
Şaşkınlıkla ona döndüm. Yüzünde kararlı bir ifade vardı.
"Ne geçiti?" dedim merakla.
"Dark Realm ile Gerçek Dünya arasındaki geçit" dedi sakince.
Gerçek Dünya ne anlama geliyordu? Ve o geçitte neyin nesiydi? Ben nerenin içine düşmüştüm böyle.
"Sen, nerden biliyorsun?" dedim tedirgince.
"Zamanı geldiğinde söylenir Prensesim" dedi nazikçe.
Galiba rol yapıyordu kaç senedir. Ne kadar vahşi biriymiş aslında. Ama biz herşeyi değiştirecektik. Biz kendi hayatımızı kendimiz kuracaktık. Herşeyi tekrar düzene sokuyoruz. Yeni özgür ve gizemli hayatım devreye giriyor...

