İçeriğe geç

GEÇİT

Bölüm 1 · 5 dk okuma

GEÇİT

Bölüm 1

Zehir

Merhaba! Ben Isabella. Dark Realm kentinde yaşayan kral ve kraliçenin masum prenses kızı.

Yaşadığım yer ıssız ormanın tam ortasında yer alıyor. Hayatım boyunca bir kere bile annem ve babam şatodan dışarı çıkmama izin vermediler. Hep bir bahaneleri oluyordu.

"Kızım kaybolursun", "Prenses kızım dışarıda rüzgar var". Ama artık buna son vermek istiyordum. Issız ormanda gizlenen bir şeyler vardı eminim. Ama henüz görmemiştim. Ve de kanıtım yoktu.

Koltuğumdan kalkıp penceremin camlarını hava almak için açtım. Ve karşımda ıssız ormanın manzarası. Korkunç gözüküyordu. Ama bu akşam gidecektim. Kaçacaktım bu lanet şatodan. Bir iki saat öyle ıssız ormanı izlemeye dalmışım. Derin düşüncelere. Nasıl kaçacaktım? Planım neydi? Henüz plan bile yapmadığım halde nasıl kaçacaktım? Aklım yerindeydi ama çalışmıyordu resmen.

Camı kapatıp derin bir nefes aldim. O ormana girecektim her şekilde. Plansız da olsa girecektim o ormana.

Küçüklüğümden beri aklıma koyduğum her şeyi yapmaya çalışmıştım. Ve başarmıştım. Plansız yapmıştım ve başarmıştım. Bunu da aklıma koydum ve yapacağım. Issız ormanın tüm sırlarını öğreneceğim. Lütfen tanrım. Aklımda binbir soru vardı. Issız ormanda ne vardı? Acaba ıssız ormanda tehlikeli hayvanlar mı vardı sadece? O yüzden mi dışarı çıkarmıyorlar? Hayır, hayır tehlikeli hayvan olsaydı ses gelirdi. Ama ses yok ölü de yok. Ne var bu ormanda?

Yatağımın ucundaki pofuduklu toz pembe rengindeki terliklerimi bakımlı ayağıma geçirdim. Prenses terlikleri. Babam 1 ay önce bana bunları hediye olarak almıştı.

Verirken de 'Prenses terlikleri' demişti gülerek. Beni sevmedikleri belliydi. 17 yıldır bana bu ormanda neler olup bittiğini anlatmamışlardı. Çünkü beni önemsemiyorlardı. Çok belliydi herşey. Ama ben onları seviyordum. Ne olursa olsun seviyordum. Onlar benim annem ve babamdı. Evet beni çok da umursamıyorlardı ama seviyordum. Neyse duygusallığa bağlamayalım.

Bembeyaz gardırobumun kapaklarını açtığımda gözüme keskin uçlu kılıcım çarptı. Şeytani bir gülümsemeyle kılıcımı yumuşak bir hareketle aldım. Çok güzeldi.

Bunu ortaokula giderken paramı biriktirip almıştım. Olağanüstü bir kılıçtı. Bu kılıcı bir gün ıssız ormana gitmek amacıyla satın almıştım. Benden başka kimse bilmiyordu. Akşam giderken bunu yanıma alacaktım. Eğer başıma birşey gelirse kendimi koruyacağım bir kılıcım olması şarttı. Ellerimle kılıcımı okşadım.

Ardından dikkatlice yerine koydum. O kılıç benim için çok önemliydi. Hemde çok.

Gardırobumdan toz pembe bir elbise seçip giymeye başladım. Toz pembe elbisenin dekoltesi çok güzeldi. Tam istediğim gibiydi. Göğüslerim çok belli olmuştu. Ama güzeldi. Birkaç el hareketiyle elbisenin kırışıklarını düzelttim.

Makyaj masama doğru yöneldim çekmecelerden birinden bir tarak alıp saçımı düzelttim. Zaten fazlasıyla düzgündü.

Kral ve Kraliçenin biricik kızı olarak her hafta saçıma hizmetkarlar tarafından bakım yapılıyordu. Birkaç hareketle saçım düzeldi.

Makyaj yapmama gerek yoktu. Zaten kahvaltıda makyaj yapmak saçma bir şeydi. Bence. Kapıya doğru yöneldim.

Odanın kapısını açtığımda derin bir nefes alıp merdivenleri inmeye koyuldum. Şatomuz fazlasıyla büyüktü. O yüzden kahvaltıya inerken yoruluyordum. 2 koca merdiven inmiştim. Ve bayılacaktım şimdi.

Merdivenlerden inmeyi bıraktığımda derin bir nefes aldım. Ve sola doğru baktım. Uzun yemek masamızda annem ve babam oturuyordu. Yani Kral ve Kraliçe. Oturmuş beni bekliyorlardı. Halsizce yanlarına gittim. O sırada babam beni farketti.

"Kızım gel otur" dedi neşeyle.

Halsizliğime şaşırmamıştı çünkü her sabah böyleydi. Sabah sabah merdivenlerden inmek baya yorucu birşeydi. Babamın yanına annemin karşısına oturduğumda annem bana gülümseyerek bakıyordu.

"Günaydın prensesim" dedi samimi gözlerle.

"Günaydın anne" dedim halsizce ve gülerek.

Bugün ayrı bir rahatsızdım. Heyecandan karnım ağrıyordu. Bu akşam anne ve babamı geride bırakıp ıssız ormana adım atacaktım. Belki de geri gelemeyecektim. O yüzden onlarla iyi vakit geçirmem lazımdı. Ne olursa olsun. Onları özleyecektim. Bir lokma salatalık ağzıma attım. Ve derin bir nefes aldım. Mutlu değildim ama bunları öğrenmek zorundaydım. Kahvaltımı bitirip masadan nazikçe kalktığımda annem ve babam ters giden birşeyler olduğunu anlamış gibi arkamdan beni izliyorlardı.

"Afiyet olsun kızım" dedi annem tedirgince.

Ya da kendi kendine. Cevap bile vermeden merdivenlere yöneldim. Konuşacak halim yoktu. Karnım ağrıyordu. Sebepsiz yere. Ya gidemezsem. Issız ormana. Karnım fazlasıyla ağrıyordu. Acaba yediğim birşey mi dokundu. Merdivenlerin yarısında durup öylece karnımı tuttum. Karnımı okşadım nazikçe. Geçmiyordu işte. Merdivenlerden inip aşçıya soracaktım. Bu kahvaltıda ne vardı? Niye böyle olmuştum ben. Karnımı okşayarak ağır ağır merdivenleri indim. İnerken daha fazla ağrıyordu. Bir anda babam beni görüp koşarak yanıma geldi. Nerden görmüştü? Masada değil miydi? Ben masaya uzaktaydım. Endişeyle belimden tuttuğu an annem de koşarak geliyordu.

"Kızım noldu!" diye bağırdı babam.

"Bir şey yok baba" diye geçiştirdim.

Ama babam inanmamıştı. Annem de dikkatlice beni izliyordu. Niye izliyorsa.

"Kızım iyi misin?" dedi sakince.

Şok olmuştu galiba.

"İyiyim ben endişelenmeyin" dediğimde hâlâ karnımı tutuyordum elimle.

Yanımdan ağır ağır uzaklaştılar. Arada beni kontrol ediyorlardı. Merdivenlerden indiğim sırada ağır ağır yürüyerek mutfağa doğru ilerledim. Mutfağın kapısını açtığımda aşçı öylece oturmuş uyuyordu. Uyuyor muydu? Aşçının yüzüne doğru bir kaç kez elimi savurdum. Uyanmıyordu. Nolmuştu aşçıya. Tezgahın üstündeki bardağı gördüğüm gibi kaptım. Hızlıca bardağa su doldurdum. Ve aşçının yattığı yere doğru ilerledim. Üstüne suyu döktüğümde gözlerini kırpıştırarak sessiz bir çığlık patlattı. Yerimden hopladım. Beni görünce telaşla ayağa kalkıp saygı durusnda durdu. Napıyordu bu böyle? Ne gerek vardı saygı duruşuna?

"E-efendim çok özür dilerim" dedi utangac bir sesle.

"Ne özürü? Gerek yok. Hatta ben gideyim sen uyu" dedim affedici bir ses tonuyla.

Gülümsedi. Gülümsedim. "Teşekkürler efendim" dedi samimiyet dolu bir bakışla.

"Birşey soracaktım ben sana" dediğimde hafifçe kaşları çatıldı ve beni dikkatlice dinlemeye koyuldu.

Ne diyeceğimi merak ediyordu. Bir yandan da endişeli gözüküyordu. Ne içindi bilmiyorum.

"Sorun" dedi nazik bir şekilde.

"Ben kahvaltıyı yaptıktan sonra karnım fazlasıyla ağrımaya başladı. Acaba kahvaltılıklar bozuk muydu?" dediğimde karın ağrımı unutmuştum.

Ama yine ağrımaya başlamıştı. Bir anda yüzü kıpkırmızı oldu aşçının. Sakladığı birşeyler olabilir miydi? Ama yok yaa bir aşçı ne saklayabilirki? Elleri titremeye başladı. Nefes alış verişleri hızlanmıştı. Gözleri dolmuştu. Bir soruydu neden bu kadar endişelenmişti.

"Cevap?" dedim küçümseyici bir tavırla.

Neden böyle birşey söylediğimi bilmiyordum.

"E-efendim... G-galiba kahvaltılıklar bozuktu. Z-zehir koyacak halimiz yok değil mi?" dedi titreyen sesiyle.

Zehir ne alakaydı. Neyse zehir koyamazlardı zaten. Yoksa koymuşlar mıydı? Hayır olamaz.

"Keşke biraz daha dikkat etseydin. Annem ve babamda bozuk kahvaltılıklar yemiştir şimdi" dedim endişeli sesimle.

Başını suçlu bir ifadeyle salladı. Bir suç işlemiş gibi başı eğikti. Mutfaktan çıktığımda derin bir nefes aldım. Ve odama çıktım. Yani zar zor çıktım.

Odamın kapısını açtığımda ağır ağır kitaplığıma doğru ilerledim. İçlerinden bir kitap alıp okumaya başladım.

Kitap Shakespeare'nin bir kitabıydı. Camın önüne sandalye koyup kitap okumak çok güzel. Akşama kadar kitap okuyacaktım.

Akşam olduğunda ise işe koyulacaktım. Kıyafetlerimi kuşanıp kılıcımı alacaktım. Ve sırları çözecektim. Ben hayatımı bir şatoda geçiremezdim. O yüzden kararımı vermiştim.

Kitaba dalıp kalmıştım. Çok heyecanlı gözüküyordu. Bir anda gözüm pencereye kaydı. Gökyüzü. Gökyüzü kararmıştı. Kapkaranlık.

Ben kaç saattir kitap okuyordum? Saat kaçtı? Olamaz. Geç kalmamalıyım. Çantamı hazırlamadım ki ben daha. Çantam neredeydi? Hazırlamış mıydım yoksa? Hiç birşey hatırlamıyorum. Ben neden çantamı arıyordum?

Düşünürken bir anda arkamdan gelen adım sesleriyle arkamı döndüğümde siyah giyinmiş bir adam elindeki ilacı hızlıca beze döküp ağzıma koydu...

Bölüm sonu

3 yorum