Bastığımız kuru yaprakların üstünden geçtiğimizde çıkan çıtırtıların sesi kulaklarımızı dolduruyordu. Kulaklarımız, evet benimle birlikte hizmetçi abla da buradaydı. Yürüyorduk vahşice. Her an üstümüze birşey gelecek gibi hissediyordum. Bir böcek gelirse bile yerimden zıplarım, ama hizmetçi abla hiç öyle görünmüyordu. Sanki yıllardır eğitim alıyormuş gibiydi. Bence bir gün ıssız ormana ayak basacağını bildiği için eğitim almıştı. Biliyordu ıssız ormana geleceğini, biliyordu. Hizmetçi ablayla birlikte ıssız ormanda yürümeye devam ediyorduk. O sırada çalılıkların arkasından gelen çıtırtı sesleri kulaklarıma izinsizce girdi. Bir anlık yerimden hopladığım sırada bir kaç adım geri çekilerek hizmetçi ablanın arkasına saklandım. Hizmetçi abla sağ belinden çıkardığı hançerle yerini aldı. Ve ardından sol belinden de bir hançer çıkararak bana uzattı.
"Al" dedi endişeyle.
"Nasıl kullanacağım ki?" dedim masumca.
Bir kral ve kraliçenin kızı olduğum çok belliydi. Savaş dersi yoktu şatoda, benim ne suçum vardı? Sesler daha çok çıkmaya başladı. Çıtırtılar devam ediyordu. Ya hayvansa? Ya da insan? Hayır hayır insan olmasın. Ya vampirse? Neler düşünüyorum ben yaa? Bu ıssız orman beni delirtti.
"Nasıl biliyorsan öyle kullan Prenses Isabella" dedi sert sesiyle.
O sırada sesler yakınlaşmaya başladı. Hizmetçi ablanın arkasında yerimi aldığımda çalılıkların arasından minicik bir kedi çıktı. İkimizde derin bir nefes aldıktan sonra hizmetçi ablanın arkasından yavaşça çıktım ve hançeri dikkatlice belime soktum.
"Neyse ki kediymiş" dedi hizmetçi abla.
Katılıyorum hizmetçi ablaya. Kediye doğru eğilerek söze girdim.
"Ne tatlısın sen yaa" dedim cıvık bir sesle.
Hizmetçi abla çok ciddiydi. Hemde çok. O yüzden hiçbir tepki dahi vermiyordu. Kediyi ardımızda bırakarak yolumuza devam ettik yavaş adımlarla. Ara sıra arkama yani arkamdaki kediye bakıyordum. Arkamızdan öylece kalakalmış bize bakıyordu.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
"Biz nereye kadar gideceğiz? Çok fazla yoruldum da." dedim halsiz bir sesle.
"Geçiti bulana kadar gideceğiz prenses..." dedi bıkmış bir şekilde.
Herhalde sorularımdan bıkmıştı. Kaç saattir yürüyorduk hiç bilmiyordum ama çok yorulmuştum. Karşıda bir ağaç gövdesi yerde eğik bir şekilde duruyordu. Koşarak ağaç gövdesinin üstüne oturdum. Hizmetçi abla beni gördüğü gibi bana koşarak gelmeye başladı. Çok endişeli görünüyordu.
"Napıyorsun sen!" dedi endişeli bir şekilde.
Yüzümü buruşturup cevap verdim.
"Oturuyorum?" dedim masumca.
"Kalk oradan hemen!" dedi öfkeli bir şekilde.
"Ya oturuyorum işte ne güzel, ne diye kaldırıyorsun beni?" dedim sert bir şekilde.
Sinirlenmiştim. Zaten o kadar saattir yürüyorduk hiç mi oturmamayım. Haksızdı.
"Zehirli o!" dedi bağırarak.
O sırada hemen kalktım. Der demez kalktım. Ne demek zehirliydi? Bu ormanın her yerimi zehirliydi yoksa?
"N-ne zehiri?" dedim anlam vermeye çalışarak.
"Ölümcül zehir!" dedi sertçe.
"Nasıl yaa?" dedim masumca.
Bana gözlerini devirip kolumdan tuttu. Ve söze girdi.
"Sen bana emanetsin!" dedi sertçe.
Hafifçe gülümseyip yolumuza devam ettik. Hâlâ kolumu tutuyordu. Neymiş ben ona emanet mişim? Hahaha, gel de bunu külahıma anlat! Nereden uyduruyor bunları anlamıyorum ki?
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
"Birşey diyeceğim, ben sana ne diye sesleneyim?" dedim merak edercesine.
"Mayra demen yeterli." dedi hizmetçi abla, yani Mayra.
Hizmetçi ablanın ismi Mayra'ydı. İsmi çok güzeldi ama anlamını falan hiç bilmiyordum. Acaba neydi? Bunu öğrenmek için tabikide Mayra'ya sordum.
"Mayra, senin isminin anlamı ne?" dedim ona bakarak.
"Benim mi?" dedi dalgın bir ifadeyle.
"Evet senin" dedim merak ederek.
"Benim... ismimin anlamı." dedi kekeleyerek.
Bir türlü söylemiyordu ya da söyleyemiyordu.
"Hadii!" dedim ona karşı gelerek.
"Benim ismimin anlamı aslında... Hikayesi var anlatayım mı?" dedi bana bakarak.
Heyecanlanmıştım. Küçüklükten beri hikaye dinlemeye bayılırdım en çok da babam okursa, ama babam çok değişik hikayeler okurdu...
"Anlat!" dedim birden heyecanla.
"Tamam anlatıyorum, eskiden ıssız ormanda büyük bir savaş çıkmış. Herkes kasabaya gitmeye çalışıyor ama kimse gidemiyormuş. Ve ertesi gün herkes birden kaybolmuş nereye gittikleri hâlâ daha bilinmiyor. Kimse bilmiyor fakat ben biliyorum. Neyse benim ismimde o savaşta çok kullanılan bir isim olduğu için konulmuş. Yani öyle çok bir anlamı yok." dedi düşünceli bir şekilde.
Cümlesini bitirdiğinde bana yapmacık bir gülümseme sundu, sağolsun.
"Evet yokmuş." dedim gıcıklık yaparak.
Mayra yürürken önüne gelen taşları ayağıyla kenara atıp duruyordu.
"Noldu kıskandın mı?" dedi gülerek.
Kafamı hızlıca sallayıp yapmacık bir gülümseme gönderdim.
"Benim ismimin anlamı daha güzel bir kere!" dedim dalga geçerek.
"Kesin öyledir Isabella!" dedi birden.
Ciddiyeti bozulmuştu. Her zaman ki o ciddilik bugün yoktu.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
"Ya ben çok acıktımm!" dedim birden.
"Bende" dedi halsizce.
Çok fazla yürüyorduk. Şu lanet olası geçiti bulacağız diye canımız çıktı.
"E yiyelim!" dedim heyecanla.
"Yiyemeyiz Isabella!" dedi sertçe.
E o da açıkmıştı. Yememiz lazımdı.
"Niye yiyemiyoruz yaa? Acıktık ikimizde, kendimize işkence çektirecek halimiz yok!" dedim bağırarak.
Anlam veremiyordum.
"Çok az yürüdük, eğer şimdi yersek geri kalan yolda aç kalırız!" dedi sertçe.
Haklıydı galiba. O kadar da açıkmamıştım ama yine de yemek istiyordum.
"Peki..." dedim mutsuz bir şekilde.
Keşke gelmeseydim. Çok yorulmuştum, çok acıkmıştım. Resmen işkence çekiyordum.
"Şimdi yorgun olabiliriz ama geçiti bulunca gerçek hayatı yaşayacağız..." dedi kararlı bir şekilde.
"Geçiti bulunca napacağız?" dedim masumca.
"Geçitin içine gireceğiz ve kendimize bir hayat kuracağız!" dedi bıkkın bir şekilde.
Bir anda bulunduğum yere oturdum ve derin bir nefes aldım. Mayra bana bakakaldı. Napıyorsun der gibi.
"Yoruldum ben!" dedim nefes nefese.
"Isabella bir daha uyarmayacağım! Kalk hemen." dedi bana emir verir gibi.
Resmen bana emir veriyordu yaa. İnanamıyorum böyle bir duruma düştüğüme.
"Kalkmıyorum işte!" dedim çocukça.
"Isabella beni dinle dedim, gerçekten senin için çok kötü olur!" dedi bağırarak.
"Niye kötü oluyormuş söylesene, naparsın mesela?" dedim itiraz ederek.
"Isabella!" dedi sertçe.
"Isabella Isabella yeter, kim bu Isabella söylesene!" dedim bağırarak.
"Kalk oradan!" dedi daha fazla bağırarak.
Resmen gırtlağı çıkmıştı. O bile şaşırmıştı bu kadar bağırmasına.
"Tamam be!" dedim tersleyerek.
Bana göz devirip yoluna devam etti. Bende arkasından geliyordum.
~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~
Gidiyorduk, gidiyorduk hâlâ salak gibi.
"Nerde bu geçit yaa?" dedim bıkmış bir sesle.
"Hiçbir fikrim yok!" dedi sinirli bir şekilde.
"Olsa şaşarım zaten!" dedim öfkeli sesimle.
Bana gözlerini devirip hızlı hızlı yürümeye devam etti. Arkasından geliyordum çünkü çok yorulmuştum.
"Biraz hızlı mı olsan ha?" dedi sertçe.
"Daha ne kadar hızlı olabilirim söylesene! Kaç saattir aralıksız yürüyoruz zaten bıktım. Yemek bile yemedik!" dedim isyan edercesine.
Bana gözlerini çevirdi ve boş boş bakmaya başladı. Durmuştu, öylece bana bakıyordu.
"Eğer 48 saat içinde gitmezsek asıl o zaman bıkacağız!" dedi birden.
Ne alakaydı?
"48 saat içinde gitmezsek nolur ki?" dedim merak ederek.
"Ölürüz!" dedi sertçe.
Bembeyaz olmuştum korkudan. Ölürdük, o yüzden hızlı gitmemiz lazım. Demek ki bu yüzdenmiş endişesi. Anladım...
"Koş o zaman koş!" dedim nefes nefese.
Hafifçe kıkırdağını duydum. Çok tatlı bir kıkırdamaydı. Tatlı biriydi ama iş ciddiye binerse o tatlılıktan eser kalmıyordu...
