Azrael'in sözleri uzun süre tapınağın sessizliğinde asılı kaldı.
"Gerçeği öğrendiğin gün artık bana düşman olamayacaksın."
Lisandra onun gözlerine baktı. Altın renkli bakışlarında alay yoktu. Tehdit de yoktu. Bu, onu daha da rahatsız ediyordu.
Çünkü yalan söyleyen birine benzemiyordu.
"Belki de sana hiçbir zaman düşman olmadım," dedi istemeden.
Sözler ağzından çıkar çıkmaz pişman oldu.
Azrael'in kaşlarından biri hafifçe yükseldi.
"Bu kadar çabuk karar vermemelisin."
"Sen de benim yerime karar vermemelisin."
Azrael kısa bir gülümsemeyle başını eğdi.
"Bu konuda haklısın."
Rüzgâr tapınağın kırık sütunları arasında dolaşıyordu. Gökyüzünde toplanan kara bulutlar gittikçe yoğunlaşıyor, havadaki baskıyı artırıyordu.
Lisandra gözlerini kırılmış zincirlere çevirdi.
"Bana en azından şunu söyle. Seni neden mühürlediler?"
Azrael'in yüzündeki ifade değişti.
Sanki bin yıllık bir anı omuzlarına yeniden yüklenmişti.
"Çünkü kaybettiler."
Lisandra'nın kaşları çatıldı.
"Ne demek bu?"
"İnsanlar kazananların hikâyelerini sever."
Azrael yavaşça platformun etrafında yürümeye başladı.
"Ve kazananlar genellikle gerçeği anlatmaz."
Lisandra onun sözlerini düşünürken tapınağın zemini aniden titredi.
İkisi de aynı anda durdu.
Titreşim birkaç saniye sürdü.
Ardından derinlerden gelen uğultuya benzer bir ses duyuldu.
Azrael'in yüzündeki sakinlik kayboldu.
İlk kez gerçekten endişeli görünüyordu.
"Buradan gitmeliyiz."
"Neden?"
"Çünkü yalnız değiliz."
Lisandra tam bir şey söyleyecekken tapınağın girişinden bir çığlık yükseldi.
İnsan sesi değildi.
Hayvan sesi de değildi.
İkisi arasında, tarif edilmesi imkânsız bir sesti.
Tapınağın dışındaki karanlık hareket etmeye başladı.
Gölgelere benzeyen şekiller ağaçların arasından süzülerek ortaya çıkıyordu.
Uzun kollar.
Parlayan beyaz gözler.
İnsan biçimine benzeyen ama insan olmayan bedenler.
Lisandra istemsizce geri çekildi.
"Bunlar da ne?"
Azrael'in bakışları yaratıklara kilitlendi.
"Gölge Avcıları."
"Onları sen mi gönderdin?"
Azrael sertçe başını çevirdi.
"Hayır."
Bu cevap Lisandra'nın içini daha da kötü hissettirdi.
Çünkü eğer bunlar Azrael'in yaratıkları değilse, başka birinin yaratıklarıydı.
Ve bu durum çok daha tehlikeliydi.
İlk yaratık tapınağın merdivenlerine ulaştığında Lisandra ellerini kaldırdı.
Mavi ışık avuçlarında toplandı.
Bir büyü dalgası yaratığa doğru fırladı.
Patlama sesi taş duvarlarda yankılandı.
Yaratık birkaç metre geriye savruldu.
Ancak düşmedi.
Aksine yeniden ayağa kalktı.
Lisandra'nın gözleri büyüdü.
Normal bir yaratık bu saldırıdan sonra parçalanmalıydı.
Azrael'in sesi karanlığın içinde duyuldu.
"Kalplerini hedef al."
"Kalpleri olduğunu nereden biliyorsun?"
"Çünkü onları ben yarattım."
Lisandra ona döndü.
"Ne?"
"Yüzyıllar önce."
Bunu söylerken bile gözlerini yaratıklardan ayırmıyordu.
"Şimdi açıklayamam."
İkinci yaratık saldırıya geçti.
Bu kez Azrael hareket etti.
Elini kaldırmasıyla birlikte karanlık havada dalgalandı.
Siyah enerji yaratığın etrafını sardı.
Bir an sonra yaratık küle dönüşerek dağıldı.
Lisandra istemsizce nefesini tuttu.
Böylesine güçlü bir büyü görmemişti.
Azrael gerçekten de anlatılan kadar tehlikeliydi.
Belki daha da fazla.
Ama ilginç olan, gücünü ona karşı kullanmıyor oluşuydu.
Kalan yaratıklar saldırıya geçtiğinde ikisi yan yana savaşıyordu.
Mavi ışıklar ve karanlık enerji gecenin içinde birbirine karışıyordu.
Dakikalar sonra son yaratık da yere düştü.
Orman yeniden sessizliğe gömüldü.
Lisandra ağır nefes alıyordu.
Azrael ise ufka bakıyordu.
Sanki başka bir şeyi dinliyormuş gibiydi.
"Neler oluyor?" diye sordu Lisandra.
Bu kez cevap vermesi uzun sürdü.
Sonunda gözlerini ona çevirdi.
"Birileri mühürleri bilerek kırıyor."
"Kim?"
"Henüz bilmiyorum."
Azrael'in sesi ilk kez kararsız çıkmıştı.
"Fakat beni serbest bırakan kişi ben değildim."
Lisandra'nın kalbi sıkıştı.
Çünkü bu ihtimali hiç düşünmemişti.
Eğer Azrael mühürleri kırmadıysa...
Eğer saldırıları o düzenlemiyorsa...
O zaman gerçek düşman hâlâ gölgelerin arasında saklanıyordu.
Ve belki de ikisinin de sandığından çok daha yakındı.