Lisandra kararını vermişti.
Gece yarısını bekledi.
Malikânenin koridorları sessizleşene, nöbetçiler yerlerini alana ve son ışıklar da sönene kadar odasından çıkmadı. Ancak zihni çoktan yola koyulmuştu.
Morgana'nın sözleri kulaklarında yankılanıyordu.
"Orası Azrael'in mühürlendiği yer."
Bu cümle her şeyi değiştirmişti.
Çünkü yıllardır herkes Azrael'den korkmuştu ama hiç kimse neden korktuğunu anlatmamıştı.
Lisandra artık başkalarının cevaplarını beklemek istemiyordu.
Kendi cevaplarını bulacaktı.
---
Gece yarısına doğru penceresinden dışarı çıktı.
Ay ışığı malikânenin taş duvarlarına vuruyordu. Bahçedeki koruma büyüleri mavi çizgiler halinde havada titreşiyordu.
Normal şartlarda bu büyüleri aşmak kolay değildi.
Ama Lisandra sıradan bir cadı değildi.
Parmaklarını havada gezdirdi.
Mavi semboller kısa süreliğine parladı.
Büyü ağı birkaç saniyeliğine açıldı.
Lisandra fırsatı kaçırmadan dışarı geçti.
Arkasında kalan koruma büyüsü yeniden kapanırken kalbinde tuhaf bir heyecan hissetti.
Belki de yıllardır ilk kez gerçekten özgürdü.
Orman onu sessizce karşıladı.
Rüzgâr yaprakların arasında dolaşıyor, uzaklardan gelen gece kuşlarının sesleri duyuluyordu. Haritada işaretlenen bölge kuzeydeydi.
Yaklaşık dört saatlik bir yürüyüş mesafesinde.
Lisandra hiç durmadan ilerledi.
Zaman geçtikçe ağaçlar değişmeye başladı.
Dallar daha eğri hâle geliyor, gövdeler yaşlı yaratıklar gibi karanlığın içinde yükseliyordu.
Hava da farklılaşmıştı.
Daha ağırdı.
Sanki görünmeyen bir güç toprağın altında uyuyordu.
Şafak sökmeye yaklaşırken nihayet bölgenin sınırına ulaştı.
İlk bakışta bile buranın sıradan bir yer olmadığı anlaşılıyordu.
Ağaçlar kurumuştu.
Toprak griye dönmüştü.
Kuş sesleri tamamen kaybolmuştu.
Burası yaşayan bir ormana benzemiyordu.
Daha çok unutulmuş bir mezarlığı andırıyordu.
Lisandra dikkatlice ilerledi.
Bir süre sonra yerde yarısı toprağa gömülmüş taş sütunlar görmeye başladı.
Bazıları devrilmişti.
Bazıları parçalanmıştı.
Ancak üzerlerindeki semboller hâlâ seçilebiliyordu.
Eski büyü runeleri.
Bin yıl öncesine ait mühür işaretleri.
Tam o sırada önünde devasa bir yapı yükseldi.
Nefesi kesildi.
Yarım yıkılmış siyah bir tapınak.
Sütunları çatlamıştı.
Merdivenlerinin çoğu çökmüştü.
Ama yine de görkemliydi.
Sanki zamana meydan okumaya devam ediyordu.
Lisandra merdivenleri tırmanırken kalbinin hızlandığını fark etti.
Bu yerin altında bir şey vardı.
Bunu hissedebiliyordu.
Tapınağın içine girdiğinde havadaki enerji daha da yoğunlaştı.
Duvarların büyük kısmı yıkılmıştı.
Ancak merkezde duran taş platform hâlâ yerindeydi.
Platformun üzerinde kırılmış zincirler bulunuyordu.
Devasa zincirler.
Bir insanı değil, bir canavarı bağlamak için yapılmış gibiydiler.
Lisandra yavaşça yaklaştı.
Parmaklarını zincirlerden birine dokundurdu.
O anda gözlerinin önünde görüntüler belirdi.
Bir savaş.
Alevler.
Çığlıklar.
Gökyüzünü kaplayan siyah kanatlar.
Yüzlerce büyücünün aynı anda büyü yaptığı bir meydan.
Ve zincirlerin arasında duran bir adam.
Altın gözlü bir adam.
Azrael.
Lisandra hızla elini geri çekti.
Görüntüler anında kayboldu.
Nefes nefese kalmıştı.
Gördüğü şey birkaç saniye sürmüştü ama gerçek gibi hissettirmişti.
Tam o sırada tapınağın içindeki hava değişti.
Bir rüzgâr yükseldi.
Oysa dışarıda hava tamamen sakindi.
Lisandra arkasını döndü.
Ve onu gördü.
Azrael birkaç metre ötede duruyordu.
Bu kez gölge değildi.
Gerçekti.
Ayakta durmuş onu izliyordu.
Altın gözlerinde alışılmadık bir ifade vardı.
Şaşkınlık.
Belki de hayranlık.
Belki de ikisinin karışımı.
"Buraya geleceğini düşünmemiştim."
Lisandra kalbinin hızlanmasına engel olamadı.
"Senin yüzünden geldim."
Azrael hafifçe gülümsedi.
"Bu biraz tehlikeli bir itiraf."
"Yanlış anlama."
"Anlamıyorum zaten."
Bir an sessizlik oldu.
Tapınağın kırık taşları arasında yalnızca rüzgârın sesi duyuluyordu.
Sonunda Lisandra gözlerini ona dikti.
"Gerçekten kimsin?"
Azrael'in gülümsemesi yavaşça kayboldu.
Bakışları eski ve ağır bir hâl aldı.
Sanki bin yıllık anılar gözlerinin derinliklerinde hareket ediyordu.
"Bu sorunun cevabı uzun."
"Dinlemek için zamanım var."
Azrael birkaç saniye boyunca sustu.
Sonra beklenmedik bir şey söyledi.
"Hayır."
Lisandra'nın kaşları çatıldı.
"Neden?"
Azrael gözlerini kırılmış zincirlere çevirdi.
"Çünkü gerçeği öğrendiğin gün artık bana düşman olamayacaksın."
Bu sözler tapınağın sessizliğinde yankılandı.
Lisandra ne diyeceğini bilemedi.
Çünkü ilk kez Azrael'in sesinde korkuya benzeyen bir şey duymuştu.
Ve bu korku kendisi için değildi.
Sanki asıl korktuğu şey, Lisandra'nın gerçeği öğrenmesiydi.
Tapınağın üzerinde kara bulutlar toplanmaya başlarken ikisi de bunun yaklaşan fırtınadan daha büyük bir şeyin habercisi olduğunu hissediyordu.
Çünkü kader, onları her geçen gün biraz daha birbirine yaklaştırıyordu.