Mor gözler açıldığında dünya değişti.
Sarayın duvarları çatladı.
Gökyüzü karardı.
Yıldızkent'in üzerindeki bütün ışıklar söndü.
Ve ilk kez herkes aynı şeyi hissetti.
Mutlak korku.
---
Boşluk Kralı'nın bedeni karanlığın içinden yükselmeye başladı.
Önce elleri.
Sonra omuzları.
Sonra devasa başı.
Dağlardan büyüktü.
Gecenin kendisinden yapılmış gibiydi.
Gözleri mor alevlerle yanıyordu.
Ve baktığı her yerde taşlar çürüyordu.
Hayat soluyordu.
Selyra dizlerinin üzerine çöktü.
"Tanrılar bizi korusun..."
Elara'nın elleri titriyordu.
Azrael ise hareketsiz duruyordu.
Çünkü onu tanıyordu.
Bin yıl önce de görmüştü.
Ve onu durdurmak için neler kaybettiklerini biliyordu.
---
Boşluk Kralı konuştu.
Sesi gökyüzünden geliyormuş gibiydi.
"Aurelion."
Bu tek kelime bütün sarayı sarstı.
Karanlık yaratığın bakışları Lisandra'ya çevrildi.
Hayır.
Lisandra'nın içindeki şeye.
"Aurelion."
Tekrar söyledi.
Bu kez öfkeyle.
Bin yıllık nefretle.
Ve o anda Lisandra anladı.
Bu savaş insanlarla ilgili değildi.
Cadılarla ilgili değildi.
Bu savaş çok daha eskiydi.
Tanrılar kadar eski.
---
Göğsündeki altın ışık yeniden yükseldi.
Ama bu kez korkutmuyordu.
Aurelion'un sesi zihninde yankılandı.
"Sana ihtiyacım var."
Lisandra gözlerini kapattı.
"Ben ne yapabilirim?"
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonra cevap geldi.
"Seçim yapabilirsin."
Her şey dönüp dolaşıp aynı yere geliyordu.
Seçim.
Kehanet.
Kader.
Özgür irade.
---
Bir anda altın ışık bütün bedenini sardı.
Yere düşen kolye parçaları havalanmaya başladı.
Gökyüzündeki yıldızlar yeniden yanmaya başladı.
Yıldızkent'in kuleleri ışıldadı.
Ve Lisandra havaya yükseldi.
Herkes şaşkınlıkla ona baktı.
Aradia'nın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Küçük yıldızım..."
Azrael ise yalnızca izliyordu.
Sessizce.
Ama gözlerinde gurur vardı.
---
Altın ışık Lisandra'nın etrafında bir taç oluşturdu.
Gökyüzündeki yıldız tacının aynısı.
Ve o an...
Aurelion ortaya çıktı.
Bu kez bir görüntü olarak değil.
Gerçekten.
Lisandra'nın yanında.
Altın gözleri sakin görünüyordu.
Yorgun görünüyordu.
Ve ilk kez özgürdü.
Boşluk Kralı öfkeyle kükredi.
Gökyüzü parçalandı.
Dağlar sarsıldı.
Ve savaş başladı.
---
Altın ışık ve sonsuz karanlık çarpıştı.
Patlamanın sesi kilometrelerce öteden duyulabilecek kadar güçlüydü.
Yıldızlar gökyüzünden yağmur gibi düşüyordu.
Karanlık yaratık dev pençelerini savuruyor, Aurelion ışık duvarları oluşturuyordu.
Ama Lisandra bir şey fark etti.
Aurelion kazanamıyordu.
Her saldırıda biraz daha zayıflıyordu.
Çünkü geri dönmemişti.
Tam anlamıyla değil.
Hâlâ parçalanmıştı.
Hâlâ eksikti.
---
Boşluk Kralı'nın pençesi savruldu.
Aurelion geriye fırladı.
İlk kez dizlerinin üzerine düştü.
Gökyüzündeki yıldızlar titredi.
Ve Lisandra korkunç gerçeği anladı.
Bu savaşı kazanamayacaktı.
---
Tam o sırada Malakar'ın bedeni parlamaya başladı.
Herkes ona döndü.
Yerde hareketsiz duran beden altın ışık saçıyordu.
Aradia'nın nefesi kesildi.
Azrael'in gözleri büyüdü.
Ve Malakar'ın sesi duyuldu.
Son kez.
"Sana söylemiştim."
Aurelion başını kaldırdı.
Sessizce baktı.
Malakar gülümsüyordu.
Tıpkı eski günlerdeki gibi.
"Teke başına savaşmamalısın."
---
Bir anda Malakar'ın bedeni ışığa dönüştü.
Gökyüzüne yükseldi.
Ve doğrudan Aurelion'un içine karıştı.
Altın ışık büyüdü.
Parladı.
Patladı.
Aurelion ayağa kalktı.
Ve ilk kez gerçekten tamamlandı.
Boşluk Kralı geri çekildi.
İlk kez korkmuştu.
---
Aurelion Lisandra'ya baktı.
Gülümsedi.
Ve fısıldadı:
"Teşekkür ederim."
Sonra bütün gücünü topladı.
Yıldızlar gökyüzünden inmeye başladı.
Binlerce.
Milyonlarca.
Bütün gökyüzü ışıkla doldu.
Ve Aurelion son saldırısını yaptı.
Işık ile karanlık çarpıştı.
Dünya titredi.
Zaman durdu.
Ve ardından...
Sessizlik geldi.
---
Işık yavaşça dağıldığında Boşluk Kralı yok olmuştu.
Gökyüzündeki karanlık kaybolmuştu.
Yıldızlar yeniden parlıyordu.
Savaş bitmişti.
Ama Aurelion da orada değildi.
Yalnızca altın ışık parçacıkları kalmıştı.
Ve rüzgârda yankılanan son bir fısıltı:
"Artık özgürsünüz."