Patlama sesi dağları titretti.
Ufuktaki altın ışık gökyüzüne doğru yükselirken herkes aynı noktaya bakıyordu.
Hiç kimse konuşmuyordu.
Çünkü o ışığın ne anlama geldiğini biliyorlardı.
Aradia'nın mührü.
Birisi ona ulaşmıştı.
Ve bu kişinin Malakar olma ihtimali çok yüksekti.
Azrael ilk hareket eden oldu.
"Kuzeye gidiyoruz."
Sesi sertti.
Kararlıydı.
Ama Lisandra onun gözlerindeki korkuyu görebiliyordu.
İlk kez.
Gerçekten ilk kez.
---
Yolculuk durmaksızın devam etti.
Saatler boyunca ilerlediler.
Kar fırtınaları.
Buz uçurumları.
Dar geçitler.
Hiçbiri onları durduramadı.
Lisandra'nın zihni ise bambaşka bir yerdeydi.
Aurelion'un gösterdiği görüntülerde.
Aradia'nın yanında geçen yıllarda.
Silinmiş anılarında.
Çocukluğunu düşündü.
Morgana'nın onu nasıl büyüttüğünü.
Nasıl koruduğunu.
Nasıl yönlendirdiğini.
Ve ilk kez korkunç bir ihtimali düşündü.
Belki de hayatının büyük kısmı yalandı.
---
Gün batımına doğru Buz Geçidi sona erdi.
Önlerinde devasa bir vadi uzanıyordu.
Ve vadinin merkezinde...
Bir şehir.
Lisandra nefesini tuttu.
Çünkü gördüğü yer Aurelion'un ona gösterdiği görüntüdeki şehirdi.
Altın kuleler.
Beyaz taşlardan yapılmış yollar.
Gökyüzüne uzanan saraylar.
Tamamı terk edilmiş görünüyordu.
Ama hâlâ büyüyle ayakta duruyordu.
Selyra'nın gözleri doldu.
"Yıldızkent..."
Sesi titriyordu.
"Evimiz."
Rüzgâr eski kulelerin arasında dolaşıyordu.
Bin yıllık sessizlik bütün şehri kaplamıştı.
---
Şehrin kapılarına ulaştıklarında büyük taş kemerin üzerinde eski semboller gördüler.
Yıldızlar.
Taçlar.
Ve ortada tek bir işaret.
Lisandra'nın kolyesindeki sembol.
Genç kadın istemsizce elini kolyesine götürdü.
Taş yeniden ısınmaya başlamıştı.
Azrael bunu fark etti.
"Bir şey hissediyor musun?"
Lisandra yavaşça başını salladı.
"Evet."
"Neyi?"
Cevap vermesi birkaç saniye sürdü.
"Birini."
---
Şehrin merkezine ilerledikçe his güçlenmeye başladı.
Kalbinin içinde bir çağrı vardı.
Bir ses.
Bir yön duygusu.
Sanki biri onu bekliyordu.
Sonunda büyük saraya ulaştılar.
Devasa beyaz kapılar önlerinde yükseliyordu.
Ancak kapılar çoktan açılmıştı.
Zorla.
Kırılmışlardı.
Azrael'in yüzü karardı.
"Geç kaldık."
Kimse itiraz etmedi.
Çünkü yerdeki izler bunu doğruluyordu.
Savaş izleri.
Karanlık büyü kalıntıları.
Ve kan.
Taze kan.
---
Saraya girdiklerinde sessizlik daha da ağırlaştı.
Büyük salonun sütunları çatlamıştı.
Duvarlarda eski savaş resimleri vardı.
Yıldız Cadıları.
Krallar.
Kadim yaratıklar.
Ve merkezde Aradia.
Taçlı.
Güçlü.
Gururlu.
Lisandra resme baktığında kalbi sıkıştı.
Çünkü annesine ilk kez gerçekten bakıyormuş gibi hissetti.
Tam o sırada ileriden bir ses geldi.
Bir kadın sesi.
Zayıf.
Ama tanıdık.
"Lisandra..."
Genç kadın dondu.
Nefesi kesildi.
Bu sesi tanıyordu.
Her şeyden daha iyi tanıyordu.
"Anne."
Ve koşmaya başladı.
---
Büyük salonun sonundaki kapıyı geçtiğinde dünya durmuş gibiydi.
Ortadaki taş platformun üzerinde bir kadın diz çökmüştü.
Uzun beyaz saçları omuzlarından dökülüyordu.
Yüzü solgundu.
Yorgundu.
Ama yaşıyordu.
Aradia.
Gerçekten yaşıyordu.
Lisandra'nın gözleri doldu.
Yıllardır hayalini kurduğu an buydu.
Bütün soruların cevabı.
Bütün özlemin sonu.
Aradia başını kaldırdı.
Ve gülümsedi.
Gözlerinde yaşlar vardı.
"Küçük yıldızım."
Lisandra koşarak ona sarıldı.
Yılların özlemi tek bir anda çözüldü.
İkisi de ağlıyordu.
Konuşamıyorlardı.
Sadece birbirlerine sarılıyorlardı.
---
Ama mutluluk uzun sürmedi.
Çünkü arkadan bir alkış sesi duyuldu.
Yavaş.
Sakin.
Rahatsız edici.
Herkes aynı anda döndü.
Salonun girişinde bir adam duruyordu.
Siyah pelerin.
Kırmızı gözler.
Malakar.
Ve yüzündeki ifade ilk kez zafer kazanmış birine benziyordu.
"Ne kadar dokunaklı."
Sessizlik çöktü.
Malakar birkaç adım öne çıktı.
Bakışları Aradia'ya kaydı.
Sonra Lisandra'ya.
Ve gülümsedi.
"Şimdi sonunda hepiniz buradasınız."
Azrael'in yüzü gerildi.
Aradia ise aniden ayağa kalktı.
İlk kez korkmuş görünüyordu.
Gerçekten korkmuş.
Ve söylediği söz Lisandra'nın içini buz gibi yaptı.
"Hayır..."
Malakar'ın gülümsemesi büyüdü.
"Maalesef evet."
Aradia'nın bakışları kızına çevrildi.
Gözlerinde saf korku vardı.
"Lisandra..."
Sesi titredi.
"Ne olursa olsun..."
Bir adım attı.
"...ona dokunma."
Ve o anda Malakar avucunu açtı.
İçinde altın renkli, atan bir ışık vardı.
Bir kalp gibi.
Canlı.
Ve Aurelion'un sesi bütün salonun içinde yankılandı.
"Son parça."