"Ben sensin."
Bu söz Lisandra'nın zihninde yankılandı.
Bir kez.
İki kez.
Sonra yüzlerce kez.
Buz Geçidi gözlerinin önünde bulanıklaşmaya başladı.
Azrael'in sesi uzaklardan geliyormuş gibiydi.
"Lisandra!"
Bir adım atmaya çalıştı.
Ama ayaklarının altındaki dünya kayboldu.
Ve karanlığa düştü.
---
Gözlerini açtığında artık Buz Geçidi'nde değildi.
Önünde sonsuz bir gökyüzü uzanıyordu.
Yıldızlarla dolu.
Ama normal yıldızlar değil.
Her biri canlı gibiydi.
Nefes alıyor.
Atıyor.
Parlıyorlardı.
Altında ise siyah camı andıran bir zemin vardı.
Nereye baktıysa sonsuzluk görünüyordu.
"Buraya hoş geldin."
Ses arkasından geldi.
Lisandra döndü.
Ve ilk kez onu gördü.
---
Karşısında uzun boylu bir adam duruyordu.
Altın saçlı.
Altın gözlü.
Üzerinde eski çağlardan kalma beyaz kıyafetler vardı.
Yüzü huzurluydu.
Neredeyse tanrısal görünüyordu.
Ama gözlerinde derin bir yalnızlık vardı.
Yalnızca ona bakıyordu.
Sanki bin yıldır beklediği biri sonunda gelmişti.
"Aurelion."
Adam hafifçe gülümsedi.
"Sonunda adımı öğrendin."
Lisandra istemsizce geri çekildi.
"Sen bir canavarsın."
Aurelion'un gülümsemesi silinmedi.
"Öyle mi?"
"İnsanlar senden korkuyor."
"İnsanlar birçok şeyden korkar."
Sessizlik oluştu.
Lisandra onun gözlerinin içine baktı.
Ve rahatsız edici bir şey fark etti.
Gözleri kendisininkilere benziyordu.
---
"Benim içimde ne yapıyorsun?"
Aurelion yavaşça yürümeye başladı.
Etraflarındaki yıldızlar onun geçtiği yerde parlıyordu.
"Uyuyorum."
"Bin yıldır mı?"
"Hayır."
Bu cevap Lisandra'yı şaşırttı.
Aurelion durdu.
"Bin yıldır seni bekliyorum."
Bir ürperti genç cadının sırtından geçti.
"Ben doğalı yirmi yıl oldu."
Aurelion'un yüzünde hüzünlü bir ifade oluştu.
"Sen öyle sanıyorsun."
---
Bu söz dünyayı durdurmuş gibiydi.
Lisandra'nın kalbi hızlandı.
"Ne demek o?"
Aurelion cevap vermedi.
Bunun yerine elini kaldırdı.
Etraflarındaki yıldızlar hareket etmeye başladı.
Bir görüntü oluştu.
Aradia.
Azrael.
Ve küçük bir kız çocuğu.
Lisandra.
Ama görüntüdeki çocuk yeni doğmuş değildi.
Yaklaşık altı yaşındaydı.
Gülüyordu.
Koşuyordu.
Annesinin elini tutuyordu.
Lisandra'nın nefesi kesildi.
"Bu..."
Hatırlamıyordu.
Hayatında böyle bir anı yoktu.
Hiç olmamıştı.
Aurelion sessizce konuştu.
"Oldu."
"Hayır."
"Oldu."
Görüntü değişti.
Başka anılar.
Başka görüntüler.
Başka yıllar.
Sekiz yaşındaki Lisandra.
On yaşındaki Lisandra.
Aradia'nın yanında.
---
Genç kadın geri çekildi.
"Neden hatırlamıyorum?"
Aurelion'un yüzü karardı.
"Çünkü birisi onları senden aldı."
Sessizlik çöktü.
Ve Lisandra'nın aklına yalnızca tek bir isim geldi.
"Morgana."
Aurelion cevap vermedi.
Ama cevaba ihtiyacı yoktu.
---
Bir anda dünya yeniden sarsıldı.
Yıldızlar titremeye başladı.
Aurelion başını kaldırdı.
Sanki uzaktaki bir şeyi hissediyordu.
Ve ilk kez yüzünde endişe belirdi.
"Hayır."
Lisandra kaşlarını çattı.
"Ne oldu?"
Aurelion'un bakışları uzaklara kilitlendi.
"Onu buldu."
Kalbi sıkıştı.
"Kimi?"
Aurelion cevap verdi.
Ve bu cevap bütün dünyayı değiştirdi.
"Anneni."
---
Bir anda her şey parçalandı.
Yıldızlar dağıldı.
Gökyüzü çatladı.
Ve Lisandra gözlerini yeniden açtı.
Buz Geçidi'ndeydi.
Azrael onu tutuyordu.
Yüzünde korku vardı.
Gerçek korku.
"Lisandra!"
Genç kadın nefes aldı.
Sonra oturdu.
Baş dönmesi geçmiyordu.
Ama duyduğu son söz hâlâ kulaklarındaydı.
Anneni buldu.
Tam o anda kuzeyden devasa bir patlama sesi yükseldi.
Herkes aynı anda döndü.
Ufukta altın renkli bir ışık gökyüzüne yükseliyordu.
Aradia'nın mührünün bulunduğu yerden.
Ve Azrael'in yüzündeki ifade her şeyi anlatıyordu.
Geç kalmış olabilirlerdi.