ÇIT.
Kolye yeniden çatladı.
Bu kez ses daha yüksekti.
Buz Geçidi'nin üzerindeki herkes hareketsiz kalmıştı.
Kimse konuşmuyordu.
Kimse nefes almıyormuş gibiydi.
Lisandra dizlerinin üzerinde durmuş, göğsünü tutuyordu.
Kalbi acıyordu.
Hayır...
Bu yalnızca bir acı değildi.
İçinde iki farklı kalp atıyormuş gibi hissediyordu.
Birisi kendisine aitti.
Diğeri ise...
Kadim.
Yabancı.
Ve korkunç derecede güçlüydü.
"Lisandra."
Azrael'in sesi uzaktan geliyormuş gibi duyuldu.
Genç kadın başını kaldırdı.
Ve herkes geri çekildi.
Çünkü gözleri yeniden altın renge dönmüştü.
---
"Hayır..."
Azrael birkaç adım öne çıktı.
Ama yaklaşmaya cesaret edemedi.
Çünkü bunu daha önce görmüştü.
Bin yıl önce.
Aynı ışığı.
Aynı gücü.
Aynı korkuyu.
Malakar da sessizleşmişti.
Kırmızı gözleri Lisandra'nın üzerindeydi.
İlk kez zafer kazanmış biri gibi görünmüyordu.
İlk kez korkuyordu.
Gerçekten korkuyordu.
Selyra fısıldadı:
"Mühür çözülüyor."
Bu söz buz gibi havanın içinde kayboldu.
Ama herkes duymuştu.
---
Bir anda Lisandra'nın etrafında altın semboller belirmeye başladı.
Kimse onları tanımıyordu.
Ne Elara.
Ne Selyra.
Ne de diğer savaşçılar.
Yalnızca iki kişi tanıyordu.
Azrael ve Malakar.
Ve yüzlerindeki ifadeden bunun iyi bir şey olmadığı anlaşılıyordu.
Gökyüzündeki bulutlar dönmeye başladı.
Rüzgâr şiddetlendi.
Kar havada savruluyordu.
Lisandra gözlerini kapattı.
Ve yeniden bir görüntü gördü.
---
Bu kez yalnız değildi.
Karşısında Aradia duruyordu.
Gerçek gibi.
Canlı gibi.
Ama bu bir anıydı.
Lisandra bunu hissedebiliyordu.
Aradia ağlıyordu.
Yüzü gözyaşlarıyla kaplıydı.
Kucağında yeni doğmuş bir bebek vardı.
Lisandra.
Oda karanlıktı.
Taş duvarlarla çevrili eski bir tapınak.
Ve içeride başka biri daha vardı.
Azrael.
Daha genç görünüyordu.
Ama yüzündeki acı aynıydı.
"Başka yolu yok mu?"
Aradia'nın sesi kırılmıştı.
Azrael cevap vermedi.
Bu sessizlik yeterliydi.
Aradia bebeğe baktı.
Parmakları titriyordu.
"Onu buna zorlayamam."
Azrael başını eğdi.
"Zorlamıyorsun."
"Yapıyorum."
Aradia'nın gözlerinden yaşlar aktı.
"Onun hayatını çalıyorum."
Lisandra'nın kalbi sıkıştı.
Çünkü annesinin sesindeki acı gerçekti.
Dayanılmaz derecede gerçek.
---
Görüntü devam etti.
Aradia bebeği göğsüne bastırdı.
Ve fısıldadı:
"Beni affet."
Sonra ellerini kaldırdı.
Altın ışıklar etraflarını sardı.
Tapınağın duvarları titremeye başladı.
Ve Lisandra ilk kez gördü.
Küçük altın bir küre.
Canlı gibi atan.
Bir kalp gibi.
Aurelion'un kalbi.
Aradia onu bebeğin göğsüne yerleştirdi.
Ve ağlamaya başladı.
---
Görüntü parçalandı.
Lisandra yeniden Buz Geçidi'ne döndü.
Nefes nefeseydi.
Yüzü gözyaşlarıyla kaplanmıştı.
Artık biliyordu.
Gerçeği görmüştü.
Annesi onu kurtarmaya çalışmamıştı.
Annesi dünyayı kurtarmaya çalışmıştı.
Ve bunun bedelini kendi kızıyla ödemişti.
---
"Artık anlıyorum."
Sesi titriyordu.
Azrael başını kaldırdı.
Lisandra ona baktı.
İlk kez öfke yoktu.
Yalnızca kırgınlık vardı.
"Bu yüzden sakladınız."
Azrael cevap veremedi.
Çünkü haklıydı.
"Benim seçim yapmamı istemediniz."
"Hayır."
Azrael sonunda konuştu.
Sesi çatlamıştı.
"Biz senin seçim yapmak zorunda kalmanı istemedik."
Bu cevap Lisandra'nın kalbini daha çok acıttı.
Çünkü bunun sevgiyle yapıldığını biliyordu.
Ama yine de bir yalandı.
---
Tam o sırada gökyüzü yeniden yarıldı.
Bu kez çok daha büyük.
Çok daha korkutucu.
Altın ışık bütün geçidi kapladı.
Ve kadim ses yeniden duyuldu.
Ama bu kez yalnızca Lisandra'nın zihninde.
"Artık biliyorsun."
Genç kadın dondu.
Çünkü bu ses daha güçlüydü.
Daha yakındı.
Sanki içinden konuşuyordu.
"Artık seçim yapabilirsin."
Lisandra'nın kalbi hızlandı.
"Sen kimsin?"
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra cevap geldi.
Ve bu cevap bütün vücudunu titretti.
"Ben sensin."
Gökyüzündeki yarık büyüdü.
Dağlar sarsıldı.
Karlar aşağı yuvarlanmaya başladı.
Ve ilk kez Lisandra gerçekten korktu.
Çünkü Aurelion'un sesi dışarıdan gelmiyordu.
İçinden geliyordu.