Lisandra o gece uyuyamadı.
Şafak sökmeye başladığında bile kulede durmuş, ormanın derinliklerine bakmaya devam etmişti. Gördüğü siluet çoktan kaybolmuştu ama hissi hâlâ içindeydi. Sanki görünmez bir ip kalbinin etrafına dolanmış ve onu karanlığın içine doğru çekmeye başlamıştı.
Bu durumdan nefret ediyordu.
Çünkü anlayamadığı şeylerden hoşlanmazdı.
Özellikle de büyüyle açıklayamadığı şeylerden.
Güneş yükselirken malikânenin avlusu hareketlenmeye başladı. Cadılar geceden beri süren alarma rağmen günlük işlerini sürdürmeye çalışıyordu. Ancak herkesin yüzünde aynı gergin ifade vardı.
Korku.
Kimse yüksek sesle söylemese de mühürlerin kırılması, eski hikâyelerin yeniden gerçek olabileceği anlamına geliyordu.
Lisandra koridorda ilerlerken iki genç cadının konuşmasına kulak misafiri oldu.
"...gerçekten döndüğünü düşünüyor musun?"
"Bilmiyorum ama kulelerdeki muhafızlar öyle söylüyor."
"Bin yıldır mühürlü olan biri nasıl geri dönebilir ki?"
Lisandra'nın adımlarını duyan genç kızlar anında sustular. Başlarını eğerek uzaklaştılar.
Bu da son günlerde sık yaşanmaya başlamıştı.
İnsanlar ondan kaçıyordu.
Daha doğrusu, kehanetten kaçıyordu.
Lisandra sessizce yoluna devam etti.
Malikânenin kuzey kanadına ulaştığında büyük kütüphanenin kapısını açtı. Tozlu raflar tavana kadar yükseliyor, yüzlerce yıllık kitaplar karanlıkta bekliyordu.
Burası çocukluğundan beri en sevdiği yerdi.
Çünkü kitaplar insanlardan daha az yargılardı.
Uzun rafların arasında dolaşırken eski kayıtların bulunduğu bölüme yöneldi. Morgana'nın anlattığı savaşı araştırmak istiyordu.
Bir süre sonra kalın deri kaplı bir kitap buldu.
Kitabın kapağında tek bir sembol vardı.
Yedi köşeli siyah bir yıldız.
Lisandra kitabı açtığında sararmış sayfalar hafifçe hışırdadı.
İlk bölümler eski savaşlardan bahsediyordu. Cadılar, büyücüler ve kadim yaratıklar arasındaki çatışmalar anlatılıyordu.
Sonra bir isim gördü.
Bir isim.
Tek başına yazılmıştı.
Hiçbir açıklama olmadan.
Hiçbir unvan olmadan.
Sadece bir isim.
Azrael.
Lisandra'nın parmakları sayfanın üzerinde durdu.
Nedense bu adı okur okumaz içinde garip bir ürperti oluştu.
Tam o sırada odanın içindeki bütün mumlar söndü.
Genç kadın irkilerek ayağa kalktı.
Kütüphaneyi bir anda karanlık kaplamıştı.
Sessizlik ağırlaştı.
Kalbi hızlandı.
Sonra arkasında bir ses duydu.
Fısıltıya benzeyen bir ses.
O kadar hafifti ki gerçekten duyup duymadığından emin olamadı.
Ama tek bir kelime seçebildi.
"Lisandra..."
Genç kadın aniden arkasını döndü.
Kimse yoktu.
Raflar yerli yerindeydi.
Kapı kapalıydı.
Kütüphane boş görünüyordu.
Bir an boyunca kendi nefes alışını dinledi.
Sonra ses tekrar geldi.
Bu kez daha yakından.
"Lisandra..."
Kalbi göğsüne vurdu.
Elini refleksle büyü hançerine götürdü.
"Kim var orada?"
Cevap gelmedi.
Ancak odanın içindeki hava değişmişti.
Soğuklaşmıştı.
Sanki görünmeyen bir varlık onu izliyordu.
Lisandra gözlerini karanlığa dikti.
Ve o anda gördü.
Kütüphanenin en uzak köşesinde iki altın renkli nokta belirdi.
Gözler.
Karanlığın içinde duran altın gözler.
Bir insanın gözlerine benzemiyorlardı.
Daha eski.
Daha yabancı.
Daha tehlikeli görünüyorlardı.
Lisandra istemsizce geri çekildi.
Ama gözlerini ayıramıyordu.
Altın gözler birkaç saniye boyunca ona baktı.
Sonra karanlığın içinde yavaşça kayboldular.
Aynı anda bütün mumlar yeniden yandı.
Kütüphane eski hâline döndü.
Sanki hiçbir şey yaşanmamıştı.
Lisandra birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.
Sonra hızla kitabın bulunduğu masaya döndü.
Ancak masaya ulaştığında nefesi kesildi.
Az önce açık duran sayfa değişmişti.
Artık üzerinde yalnızca tek bir cümle vardı.
Siyah mürekkeple yazılmış tek bir cümle.
"Sonunda seni buldum."
Lisandra'nın elleri titremeye başladı.
Çünkü bu cümle birkaç dakika önce orada yoktu.
Ve ilk kez, gördüğü gölgenin yalnızca onu izlemekle kalmadığını fark etti.
Onu arıyordu.