Kasabaya girip yürümeye başladığımda kulağımı dolduran tek ses; valizimin taşlar üzerinde çıkardığı tıkırtılar ile rüzgârın birbirine çarptırdığı ağaç yapraklarının hışırtısıydı. Evleri görmeye başladığımda gri tonların hâkimiyeti dikkatimi çekti. Ancak asıl çarpıcı olan, her evin üzerine sanki bir damgayla basılmış siyah gül sembolleriydi. O kadar zarif işlenmişlerdi ki hepsi büyüleyici görünüyordu. Kasabanın isminin neden "Gül" olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordum.
Zoe bildiğim kadarıyla tek yaşıyordu; ailesi de bu kasabada, dediklerine göre yerleşimin en sonunda oturuyordu. Asıl soru şuydu: Zoe’nin evini nasıl bulacaktım? Telefonumu çıkarıp onu aradığımda hat ilk çalışta açıldı. “Alo, neredesin, geldin mi?” O kadar hızlı ve heyecanlı konuşuyordu ki cihazı kulağımdan uzaklaştırmak zorunda kaldım. Hâlâ oradan sesler geliyor, sorular soruyordu. Telefonu tekrar yaklaştırıp, “Evet Zoe, geldim ama evi bulamıyorum, tarif eder misin?” dedim. Zoe birkaç saniye sustuktan sonra, “Etrafta ne var?” diye sordu. Çevreye tekrar göz gezdirdiğimde her şeyin kopyalanmış gibi aynı olduğunu fark ettim. “Her yer aynı.” Zoe iç çekerek, “Doğru ya, neyse, ben şimdi kapıdan dışarı çıkıyorum, beni görürsün zaten,” dedi.
Zoe’yi beklerken yukarıdan aşağıya doğru birinin indiğini duyunca başımı o yöne çevirdim. Benim yaşlarımda; kumral, ense hizasında kesilmiş dalgalı saçlı ve kahverengi gözlü, yumuşak yüz hatlarına sahip bir çocuk yanımdan geçti. Geçmeden hemen önce bana göz ucuyla bakıp tekrar önüne döndü ve yürümeye devam etti. Uzun boylu, mesafeli ve soğuk bir duruşu vardı; fakat yalan yok, oldukça yakışıklıydı. Tam o sırada önünde durduğum evin kapısı açıldı ve tanıdık bir yüzle karşılaştım.
Zoe ile bir an durup göz göze geldik. Ardından bir anda boynuma sarıldığında şaşkınlıktan bir süre tepki veremedim. Sonra valizin kulpunu bırakıp kollarımı ona doladım. Birkaç saniye sonra kollarını gevşetip yüzüme baktığında ben de geri çekildim. “Gelsene içeri,” diyerek kapıyı tamamen açtı. Valizi içeriye almamla kapıyı arkamdan kapattı. Ev iki katlıydı. İlk katın solunda; biri şarap kırmızısı, diğeri beyaz şarap rengi iki koltuk ve bir tekli koltuğun bulunduğu salon vardı. Sağ tarafta küçük bir Amerikan mutfak, tam karşımda ise yemek masası duruyordu. Zoe ellerini beline yerleştirip, “Beğendin mi evi? Neden ışık görmüş tavşan gibi bakıyorsun?” diyerek gülmeye başlayınca yüzümde bir tebessüm oluştu.
Konuşmaya devam etti: “Yorulmuşsundur, yukarıda odanı hazırladım. Kıyafetlerini yerleştirirsin. Bu arada acıktın mı, yola hazırlık bir şeyler yapmamı ister misin?” Zoe her zamanki gibi çok konuşuyordu ama her zaman merhametliydi. “Yerleştiririm ama acıkmadım, sakın bir şeyler hazırlamaya kalkma,” dediğimde gülümseyerek valizimi kucakladı. “Zoe, ben alırdım, çok ağırdı!” desem de merdivenleri tırmanmaya devam etti. Onu takip ederek beyaz bir kapıdan içeri girdim.
Odaya adım attığımda dikkatimi çeken ilk şey, uçsuz bucaksız bir ormana bakan kocaman pencereydi. Manzara o kadar büyüleyiciydi ki birkaç saniye gözlerimi ayıramadım. Odanın ortasında, tam cama bakan kısımda salondaki şarap kırmızısı yatağın eşi vardı. Karşısında orta boylarda açık krem rengi bir dolap, sağında küçük bir çalışma masası ve camın önünde armut puf duruyordu. Zoe’nin sesiyle ona döndüm. “Nasıl buldun odanı? Biraz küçük olabilir ama...” Ona yaklaşarak, “Sen ciddi misin? Burası harika, manzaraya bayıldım!” dedim. Zoe’nin yüzünde küçük bir tebessüm oluştu. Yatağın üstüne oturup ellerimi çarşafın üstünde gezdirdim. “Beğenmene sevindim. Geceleri rüzgâr yaprakları hareket ettirince biraz ürkütücü sesler çıkabiliyor, korkmazsın değil mi?” diye sordu. İçimden "Ne kadar korkunç olabilir ki?" diye geçirdim. “Yok ya korkmam, aksine böyle manzaraları severim.”
Başıyla onayladıktan sonra duraksadı: “Dilerim yanına kalın şeyler almışsındır çünkü burası sıcak bir yer değil; yazın bile en fazla 20 dereceye çıkıyor.” Valizimdeki kazakları hatırlayınca derin bir nefes aldım. “Yanımda çoğu şey oldukça kalın, üşümem.” Zoe, “Anladım, o zaman kahve mi içelim yoksa bir şeyler mi yiyelim?” diye sorunca gülümseyerek kahveyi tercih ettiğimi söyledim.
O odadan çıkınca valizimi kaldırıp yatağın üstüne koydum ve dolabı açtım. Bütün kıyafetlerimi düzenli bir şekilde yerleştirdim. Kişisel bakım eşyalarımın olduğu çantayı en üst rafa bıraktım. Dolaba son bir kez göz gezdirip...
Her şeyi yerleştirdiğime emin olmak istedim; zira bir yerlere gittiğimde diş fırçamı veya tarağımı unutmak gibi kötü bir alışkanlığım vardı. Eskiden annem her seferinde "Şunu aldın mı, bunu unuttun mu?" diye sorardı ama artık bunu söyleyecek kimse kalmamıştı. Bazen bir yerlerden çıkıp "Grace!" diye sesleneceğini düşünsem de o ses artık gelmiyordu. Babamın işe gitmeden önce yanıma gelip ben uyurken beni öperek uğurlaması da artık sadece birer anıydı.
Tam o sırada göğsümde hissettiğim yakıcı bir acıyla irkildim. Elim istemsizce boynumdaki kolyeye gittiğinde, sızı yavaş yavaş azalmaya başladı. Acı duraksayınca kolyenin ucunu yavaşça kaldırdım; tam temas ettiği yerde derin bir yanık izi oluşmuştu. Hiç vakit kaybetmeden kolyeyi boynumdan çıkardım. Parmak ucu kadar bir izdi ama canımı fena yaktığı her halinden belliydi.
Hızla odadan çıkıp merdivenleri inerken Zoe’ye seslendim. Sesim biraz garip çıkmıştı. "Grace, bir şey mi oldu? İyi misin?" diye cevap verdi Zoe. Merdivenleri henüz bitirmiştim ki mutfak tarafına bakan arkadaşımla göz göze geldik. "Grace, canın mı acıdı? Korkmuş gibisin," dedi. Kolyenin böyle bir şeye sebep olması imkânsızdı; acaba kafayı mı üşütüyordum yoksa yine hayal mi görüyordum? Zoe’ye doğru ilerleyip, "Zoe, şu an boynumda bir yanık izi var mı?" diye sordum. Gözlerini kısarak boynuma baktığında, şaşkınlıkla gözlerini kocaman açıp bana döndü.
"Evet, var! Bu ne zaman ve nasıl oldu? Bende yanık kremi var mıydı acaba?" diyerek beni hemen koltuğa oturttu. Omuzlarımdan sarsarak ekledi: "Evet Grace, cevap versene, nasıl oldu bu?"
"Bilmiyorum, sadece kolyeyi takıyordum. Kolyenin ucunun durduğu yer bir anda yanmış."
Bana tuhaf bir ifadeyle baktı. "Yani bunun sorumlusunun bir kolye olduğunu mu söylüyorsun?" dediğinde başımla onayladım.
"Peki, şu an nerede o?"
"Yukarıda, sanırım yatağın üstünde olmalı."
Zoe bir rüzgâr gibi fırlayıp merdivenleri çıkmaya başladı. En son duyduğum şey kapının sertçe kapanma sesiydi. Yanıma geri döndüğünde kolyeyi avucunun içinde sımsıkı tutuyordu. Hemen yanıma oturdu; elini açtığında kolyenin ucu havada sallanmaya başladı. Gözlerini kısarak kolyeyi dikkatle inceledi. Bakışlarını önce boynumdaki yanığa, sonra da gözlerime diktiğinde ona tedirginlikle bakıyordum. Bir şey mi anlamıştı? Ne anlamış olabilirdi ki? Sessizliği Zoe bozdu: "Grace, bu kolyenin neyden yapıldığını biliyor musun?"
Bu soru karşısında kaşlarım çatıldı. "Hayır, neden ki?"
Zoe dik dik yüzüme bakmaya devam etti. "Peki, bunu sana kim verdi?"
Ona şaşkın bir ifadeyle bakarak cevap verdim: "Annem verdi, doğum günümde."
Zoe birkaç saniye bekledikten sonra bir anda ayağa kalktı ve kolumdan tutarak beni de kaldırdı. "Grace, bunu annenin sana verdiğine emin misin?" diye üsteledi. Onaylarcasına başımı salladığımda sesi daha da ciddileşti: "Peki, bu kolyenin neyden yapıldığını ya da neden boynunu yaktığını öğrenmek ister misin?"
Geriye doğru çekilip onu kınayıcı bakışlarla süzdüm. "Zoe, ne var bunda? Niye bu kadar takıldın ki? Bir yanık kremi sürer geçeriz, bu kadar endişelenmene gerek yok."
Cevabımı beklemeden montlarımızı astığımız yere gidip ceketini giydi, ardından benimkini de bana uzattı. "Seninle bir yere gitmemiz gerekiyor Kızıl Kraliçe. Şu kolye meselesi için biraz yürüyeceğiz."
Ne olduğunu anlamamış gözlerle onu izlerken, ceketimi elimden alıp üstüme geçirmeme yardım etti. Telefonumun yanımda olup olmadığını kontrol etmeye fırsat kalmadan Zoe beni kolumdan çekiştirerek dışarı çıkarmıştı bile.
Kapıdan çıkar çıkmaz sağa, biraz yürüdükten sonra da sola döndük; karşımıza ormana doğru uzanan bir patika çıktı. Zoe o kadar hızlı yürüyordu ki ona yetişmeye çalışırken nefes nefese kalmıştım. "Zoe, nereye gidiyoruz? Çok yoruldum!" diye seslendim. Bana dönüp gözlerini devirdi ve patikaya doğru ilerlemeye devam etti. Zorunlulukla peşinden gittim. Hava iyice soğumaya başlamıştı. Ceketimin önünü kapattım ama Zoe ile arama o kadar mesafe girmişti ki birkaç saniye boyunca neredeyse koşar adım yürümek zorunda kaldım. Bu kızın nerede, nasıl bir antrenman yaptığını merak ediyordum; dakikalardır yokuş yukarı hiç yorulmadan, sanki yürümüyor da koşuyor gibiydi.
En sonunda isyan ederek durdum. "Zoe! Dakikalardır yürüyoruz, hava buz gibi, yoruldum ve fena halde acıktım. Nereye gittiğimizi artık söyler misin? Yoksa yemin ediyorum 'İmdat, adam kaçırıyorlar!' diye bağıracağım!"
Bağırmamla birlikte durup bana baktı. "Graceciğim, canım benim... Bak az kaldı. Söz, eve döndüğümüzde sana yemek hazırlarım ama şu an gitmemiz gerekiyor. Hem sen eskiden bu kadar çabuk yorulmazdın, ne oldu sana?"
Gözlerimi devirerek karşılık verdim: "Bunun yorulmayla bir ilgisi yok, hava gerçekten çok soğuk ve üşüyorum."
Gülümseyerek yürümeye devam edince, ellerimi ceplerime yerleştirip istemeye istemeye arkasından ilerledim. Hava artık kararmaya başlamıştı. Soğuk rüzgârın etkisiyle ağaç yapraklarının birbirine sürtünerek çıkardığı o hışırtı, her duyduğumda içimi ürpertiyordu.
Biraz daha yürüdükten sonra Zoe patikadan çıkıp sola döndü. Onu takip ettiğimde, çatısı yosun tutmuş küçük bir ahşap evle karşılaştım. Çatıdaki o yosunların arasından küçük pembe çiçekler açmıştı; bu detay evi o kadar tatlı ve büyüleyici gösteriyordu ki bir an gözlerimi alamadım. Zoe kapıyı tıkladı. Birkaç saniye sonra kapıyı bir kadın açtı. Yetmişlerinde görünmesine rağmen beline kadar uzanan beyaz kıvırcık saçları hiç dökülmemiş, gür ve canlıydı. Kırışık yüzünü pembe yanakları ve yemyeşil gözleri gizliyor, ona taze bir ifade katıyordu.
Zoe’ye gülümseyerek, "Misafirim varmış, hoş geldiniz," dedi ve bizi içeri davet etti. Zoe oldukça rahat bir tavırla içeri girerken, ben kadına çekinerek başımla selam verip peşinden gittim. İçerisi inanılmaz düzenliydi. Tam karşımızda duran kocaman kitaplıktaki eserler o kadar titiz dizilmişti ki kadının bir düzen hastası olabileceğini düşündüm. Kadın ellerini önünde birleştirip, "Kızlar bir şeyler içer misiniz? Sıcak çayım var, üşümüş olmalısınız," dedi. Zoe hemen atıldı: "Olur Ella teyze, hava gerçekten çok soğuk."
Kadın mutfaktaki ocaktan çaydanlığı alıp iki fincan çay doldurarak getirdi. Fincanı alırken teşekkür ettim. O da hemen karşımızdaki tekli koltuğa oturdu. "Zoe kızım, arkadaşın kim? Daha önce hiç görmemiştim."
Zoe yaslandığı yerden doğrularak cevap verdi: "O Grace, kasabaya daha bugün geldi."Harika, hikâyenin bu can alıcı kısmını da akıcılığı bozan tekrarlardan (özellikle "dediğinde", "çıktığında", "olduğunda" gibi -da/-de ekleriyle biten fiillerden) arındırarak daha etkileyici bir dille düzenledim. Duygusal gerilimi ve gizemi korumaya özen gösterdim.
İşte metninin bu dördüncü ve şimdilik son parçası:
Zoe sözünü bitirir bitirmez elini cebine atıp kolyemi çıkardı; o sırada Ella teyze onu dikkatle izliyordu. Zoe kolyeyi havaya kaldırıp, “Asıl ziyaretimizin nedeni bu Ella teyze,” dediğinde, kadının bakışları kolyeye kilitlendi. Ben ise Zoe’nin kolyeyi ne ara yanına aldığını düşünüyordum. Arkadaşım konuşmaya devam etti: “Bu kolyenin neyden yapıldığını öğrenmek istiyoruz.”
Ella teyze yavaşça elini uzatıp, “Bakabilir miyim?” diye sordu. Zoe kolyeyi kadına teslim edince, yaşlı kadın boynunda asılı gözlüklerini burnuna yerleştirip incelemeye koyuldu. İkimiz de nefesimizi tutmuş, onun ne diyeceğini merakla bekliyorduk. Kadın en sonunda gözlüklerini çıkarıp bize baktı. “Nereden buldunuz bu kolyeyi kızlar?” diye sorunca bu sefer ben atıldım: “Annem verdi, iki ya da üç hafta önce.”
Kadın bana dönüp, “Peki annenin bunu sana neden verdiğini ya da nereden bulduğunu biliyor musun?” diye sordu. Ona şaşkınlıkla bakarak kadına doğru biraz yaklaştım. “Pardon, bunları neye dayanarak soruyorsunuz?” dediğimde, sanki çok doğal bir şey soruyormuş gibi tatlı bir tebessümle yanıt verdi: “Tatlım, seni rahatsız ettiysem kusura bakma ama kolyedeki taşı fark etmişsindir. Bu taş zehirli; gözlemlediğim kadarıyla krokoit taşından yapılmış.”
Şaşkınlıktan donakalmıştım. Annem neden bana zehirli bir kolye vermek istesin ki? Neden zarar görmemi istesin? Zoe’nin kadını pürdikkat dinlediğini fark edince ister istemez kaşlarım çatıldı. Kadın anlatmaya devam etti: “Kızlar, siz bilmezsiniz ama bu kolyenin diğer ismi kurşun kromattır. Tene beş dakika temas etmesi bile ciddi sıkıntılara yol açar. Bana asıl garip gelen ise taşın yapısı; normalde çok kırılgandır ama buna şekil veren kişi, taşı bir milim bile çatlatmadan muazzam bir işçilik çıkarmış. Asıl merak ettiğim, sen bu kolyeyi ne zamandır takıyorsun? Hiç taktın mı?”
Ella teyze cevap beklerken zihnimde tek bir düşünce dönüyordu: Beş dakikada bile zarar verebiliyorsa, ben nasıl iki buçuk haftadır takabiliyordum? Üstelik ilk defa bugün küçük bir yanık oluşmuştu. Kadının gözlerinin içine bakarak, “Yaklaşık iki buçuk haftadır,” dedim. Bu cevabımla kadının benzi beti tamamen attı. Birkaç kez öksürdükten sonra, “Ve vücudunda tek bir yara izi bile yok, öyle mi?” dedi. Sözünü keserek ceketimin önünü açtım ve boynumu gösterdim: “Hayır, yani ilk defa bu oluştu.”
Kadının gözleri boynumdaki yanığa kaydı. Vücudumu dikkatle süzüp tekrar gözlerime baktı. Elindeki fincandan bir yudum aldım ama çay çoktan buz gibi olmuştu. Zoe’nin ağzını bıçak açmıyordu. Sessizliği yine Ella teyze bozdu: “Peki kızlar, şu an Grace’in boynu için bir ilaç veremem ama kolyeyi biraz daha araştırabilirim.” Zoe elindeki çayı bir dikişte bitirip fincanı koltuğun köşesine bıraktı ve ayağa kalktı. “O zaman Ella teyze, kolye sende kalsın, biz sonra alırız,” dedi. Kadın başıyla onaylayınca ben de ayağa kalktım.
Zoe teşekkür edip kapıya yöneldiğinde, yaşlı kadın kolyeyi koltuğun kenarına bıraktı. Onlar vedalaşırken, bir an bile tereddüt etmeden kolyeyi gizlice alıp cebime koydum. Annem bir söz vermiştim ve o sözü tutacaktım. Kapıdan çıktığımızda Ella teyze bana dönüp, “Tanıştığıma memnun oldum canım, tekrar beklerim,” dedi. “Ben de,” diyerek Zoe’ye döndüm. Başıyla gidelim işareti verince yürümeye başladık.
Yol boyunca ikimiz de tek kelime etmedik. Ella teyze'nin dedikleri zihnimde yankılanıyordu. Annem neden canımı yakmak istesin ki? Sonuçta bu bir doğum günü hediyesiydi. Kolyeyi bırakmadığım için asla pişman değildim; bir kere söz vermiştim ve geri dönmeyecektim. Belki de kadın yalan söylüyordu, belki bizi kendi çıkarı için kullanacaktı. Ancak boynumdaki sızıyı hatırlayınca söylediklerinin doğru olabileceği ihtimali de içimi kemiriyordu.
Eve vardığımızda Zoe anahtarla kapıyı açtı ve sessizce odalarımıza dağıldık. Artık ne açlığım kalmıştı ne de üşümem. Dolaptan pijamalarımı çıkarıp giydim. Ceketimin cebindeki kolyeyi alıp tekrar boynuma taktım. Yatağa girdiğimde, günün ağırlığıyla kendimi hemen uykunun kollarına bıraktım.

