İçeriğe geç

Geceye bırakılan gül

Bölüm 1 · 6 dk okuma

Geceye bırakılan gül

Bölüm 1

1.

— Bak Zoe, emin misin ya? Sana da yük olmayayım şimdi.

Şu an elimde valizimle otobüs durağına doğru yürüyor, aynı zamanda en yakın arkadaşım Zoe ile mesajlaşıyordum.

— Grace, kızım, ne sorunu olacak? Kaç yıllık arkadaşımsın. Hem zaten tek yaşıyorum, benim için hiçbir sıkıntı olmaz.

Ailemi yeni kaybetmiştim. Trafik kazasında ikisi de olay yerinde can verdi ama bana hiçbir şey olmadı. En acısı da buydu; bütün acıyı benim üzerime bıraktılar. Bir acı daha var: O gün benim doğum günümdü, 23 Şubat. Asla unutamadığım o tarih... Annemin ölmeden önce yanına ulaşabilmiştim. Takla atmış arabadan sürünerek çıktığımda ne bir yerim kırılmıştı ne bir yerim parçalanmıştı ne de kanıyordu. Sanki hiç o arabada değilmişim gibi. Annemin yanına ulaştığımda bilinci bir gidip geliyordu. Elini tuttuğumda başını bana doğru çevirdi: “Grace, canım kızım, güzelim. Lütfen bu hayatta hep mutlu ol, tamam mı?” Sustu ve yumruk yaptığı elini yavaşça açtı. Ucunda kırmızı gül olan bir kolye vardı. “Canım benim, bunu al ve boynundan asla çıkarma, tamam mı Grace? Bizi her görmek istediğinde kolyeye bak, canımın içi. Seni her zaman seviyor olacağız.” Sustu. Ebedi bir suskunluktu bu. Gözyaşlarım teker teker yere damlıyordu. Annemin gözleri tamamen kapandı. O güzel ela gözlerinin ardında sadece karanlık kaldı.

Gözyaşımdan akan bir damla yaş, kolyenin ucundaki metal güle damladığı an, gül bembeyaz oldu. Bunu fark ettiğim an annemin soğuk teninden hızlıca kolyeyi alıp boynuma geçirdim. Annemin kızıl saçlarının arasındaki bir tutam beyaz saçı ellerimin arasına aldım ve yavaş hareketlerle saçlarını okşadım; yumuşak, tertemiz saçlarını. Ve o an anneme söz verdim: Asla çıkarmayacağıma, bu kolyeye her baktığımda onun yüzünü gözlerimin önüne getireceğime.

Hâlâ kolyenin soğuk metal ucu tenime değiyordu. Otobüs durağına geldiğimde Zoe hâlâ mesaj atıyordu.

— Hem bak Grace, zaten kasabanın ismi bile Küçük Kasaba. Sen bana demiyor muydun, küçük bir yere gitmek istiyorum diye?

Evet, haklıydı. Ailemi kaybettikten sonra daha küçük bir yere taşınmak istiyordum ama ona da rahatsızlık vermemek için mesajı kısa tuttum:

— Tamam, peki.

Anında cevap verdi:

— He şöyle ol canım!

Otobüs tam önümde durduğunda hava bugün biraz soğuktu. Arkadan gelen rüzgârla kızıl saçlarım önüme geldiğinden, hızlıca elimle kulağımın arkasına sıkıştırdım. Elimdeki telefonu da hırkamın derin cebine attım. Otobüsün kapıları açıldığında durakta çok az kişi vardı; olan kişiler de çoğu orta yaşlı insanlardı. Otobüse bindiğimde cebimdeki bileti çıkardım. 6A numaralı yerdi. Yerimin cam kenarı olması beni mutlu etmişti; araba yolculuklarında da hep yolu izlerdim, o günkü gibi.

Bavulumu, koltukların tepesindeki bölmeye koymak için parmak uçlarımın üstünde yükselsem bile çok yukarıda olduğu için yerleştiremedim ya da benim boyum çok kısaydı. Otobüsün en köşesinden bir erkek muavin bana doğru seslendi:

— Geç hanım, siz yerinize yerleşin. Ben hallederim.

Orta yaşlı adama dönüp gülümseyerek —artık ne kadar gülebildiysem— “Teşekkür ederim,” dedim.

Adam hızlı adımlarla yanıma gelip, bavulu hızlıca kaldırıp bölmeye yerleştirdikten sonra kollarını havaya kaldırdığı için yukarıya doğru toplanan gömleğini çekiştirerek düzeltti ve tekrar bana dönüp “Ne demek, görevimiz,” deyip uzaklaştı.

Yerime yerleştiğim gibi başımı koltuğa yasladım. Boynuma sert bir cisim baskı uygulayınca, başımı kaldırıp ne olduğunu anlamak için elimi boynuma götürdüğümde, kolyemin kilidinin ucunun kulaklığımın altında kaldığını anladım. Bordo kulaklığımı başıma geçirdim. Bu kulaklığı sırf bordo olduğu için babamla saatlerce AVM’nin girişinde beklemiştik. Peki neden? Kızı Grace o kulaklık bitmeden alabilsin diye. Babam orada saatlerce benimle, kış soğuğunda beklemişti. Hiçbir kere bile şikâyet etmemişti, sırf ben o bordo kulaklığı alabileyim diye.

Telefonumu cebimden çıkartıp kulaklığa bağladıktan sonra rastgele bir şarkı seçip dinlemeye başladım. Otobüs aynı anda ilerlemeye başladığında ben de başımı koltuğa yasladım. Elim kolyenin gül kısmına gittiğinde, kolyenin soğuk olduğunu fark ettim ama bu bildiğimiz metal soğukluğu değildi, sanki avucumun içinde bir buz tutuyordum. Gözlerimi kolyenin ucuna kenetlediğimde garip bir şey fark ettim: Normalde kıpkırmızı olan gül, şimdi masmaviydi. Garip bu durumu birkaç kez daha yaşadım ama gülün neden renk değiştirdiğini asla anlayamıyordum. Ya çok ısınıyordu ya da çok soğuyordu.

Kolyeyi bırakıp başımı pencereye doğru çevirdim. Acaba yol ne kadar sürecekti? Zoe’nin bahsettiğine göre ortalama bir ila bir buçuk saat sürermiş. Aslında Zoe ile çok uzun süredir arkadaştık ama hiç onun yaşadığı kasabaya gelmemiştim. Çok sık görüşüyorduk ama ya hep başka yerlerde buluşuyorduk ya da o hep bizim kasabaya geliyordu.

Aslında benim için de bir artı olacaktı, çünkü evde kaldığım her zaman garip halüsinasyonlar görüyor ve sesler duyuyorum. Kimi zaman arkası dönük biri, kimi zaman çığlık sesleri... Çoğu zaman çok tiz çığlıklar oluyordu bunlar. Ve bazenleri de mırıldanmalar, ama mırıldanmalar daha tok oluyordu, daha erkeksi bir ses. Nedenlerini bilmiyorum ama kazadan sonra olmaya başladı. Kazanın üstünden neredeyse iki ay geçti ama son şu iki haftadır halüsinasyonlar ve sesler daha da arttı. Belki şimdi zihnimi başka yönlere yoğunlaştırırsam sesler ve halüsinasyonlar ortaya çıkmayı bırakır. Birkaç kişiye sorduğumda, yoğun duygular ve ağır olaylar geçirdiğim dönemlerde bunların olması olasılıkmış ama ben pek böyle düşünmüyorum. İki ay mı sürer böyle bir şey?

Pencereden gözüme çarpan bir tabela gördüğümde bakışlarımı o yöne çevirdim. Siyah kalemle ve büyük harflerle yazılmış olan Gül Kasabası 60 Kilometre yazısını görünce şaşırdım. Bir saat kalmıştı, zaman ne kadar da hızlı geçmişti.

Ön taraftan az önce bana yardımcı olan orta yaşlardaki adam yanıma doğru gelerek yapay bir gülümsemeyle:

“Genç bayan, bir arzunuz var mı? Sıcak, taze kahvemiz mevcuttur.”

Küçüklüğümden beri kahve hep mideme dokunduğundan, “Sağ olun ama teşekkürler, istemiyorum,” dedim. Adam onaylar şekilde başını oynatıp diğer yolculara istedikleri bir şeyin olup olmadığını sormaya başladı.

Geri kafamı pencereye çevirdiğimde, bir anda omzumda bir el hissettiğimde korkuyla irkildim. Başımı elin olduğu tarafa çevirdiğimde hemen yanımdaki cam kenarında oturan bir kadınla karşılaştım. Ellili yaşlarda olmalıydı. Dalgalı, uzun ve beyaz saçları vardı. Yemyeşil gözleri ve çilek gibi kızarık olan yanaklarıyla gülümseyerek bana bakıyordu. En sonunda elini omzumdan çekerek “Rahatsız mı ettim sizi genç hanım?” dedi, gülümseyerek.

Kadına gülümseyerek, “Hayır, sadece bir anda irkildim,” dedim. Kadın olumlu anlamda başını salladığında, “Anladım canım. Sen nereye gidiyorsun bakalım?” dedi, meraklı gözlerle beni süzerken.

“Gül Kasabasına gidiyorum hanımefendi. Siz?” Kadının suratı bir anda değişti. Konuşmaya devam ederek “Pardon, bir sıkıntı mı var? Yanlış bir şey mi söyledim?” dediğimde kadın söze atladı:

“Yok, hayır. Aynı yere gidiyormuşuz ama sadece garip geldi. Bu genç yaşında sadece bir okulun olduğu bir kasabaya gelmen, çünkü çok az genç var da.”

Evet, bunu biliyordum. Çok fazla aktivitenin olmadığı bir yerdi ve bildiğim kadarıyla herkes birbirini tanıyormuş. Bunun ne kadar iyi, ne kadar kötü olduğunu bilmiyorum artık. Aman neyse, fark etmez.

Bir anda otobüs durunca yüksek bir sesle anons yapılmaya başladı: “Değerli yolcularımız, Gece Kasabası’na ulaşmışızdır. Lütfen arka kapıdan iniş sağlayalım.” Birkaç kişi inmeye başladığında gözüme biri çarptı. En önlerden geliyordu. Benim yaşlarımda, platin sarı saçlı, kırmızı ruj sürmüş ve ağzında çilekli sakız olan bir kız vardı. Evet, garip bir şekilde çilekli sakız kokuyordu. Kız buram buram parfüm ve sakız kokuyordu. İnmeden önce kibirli bir şekilde bakışlarını üzerimde gezdirdikten sonra indi.

Bu nasıl bir tipti ya? Dilerim ki gittiğim kasabada bu tipte çok insan yoktur.

Kapılar kapandıktan sonra otobüs tekrar hareket etmeye başladı. Belki beş ya da on dakika sonra otobüs tekrar durdu. Tekrar benzer anons geçti ama bu sefer Gül Kasabası olarak isim değişmişti. Valizimi almak için ayağa kalktığımda, görevlilerden biri gelip valizi indirdi. Teşekkür edip otobüsten indim. Önümde az önce konuştuğum kadın vardı. Kasabanın girişinin hemen yanında Gül Kasabası tabelası asılıydı ama ilk dikkatimi çeken şey, yol boyunca güllerin olmasıydı. Hem de tek renk: Kırmızı. Ve burnumdaki tek koku, tertemiz gül kokusuydu. Donup kaldığımda etrafa biraz daha göz gezdirdim. Çok fazla ağaç vardı, bundan kaynaklı da çok temiz bir havası vardı. Resmen zihnim açıldı. Şu an bile bu durum hoşuma gitmişti. Bakalım neler yaşayacağız ama içimde iyi bir his var ya da ben böyle umuyorum.

Bölüm sonu

5 yorum