Rose gün boyu evden çıkmadı.
Aynadaki izlere bakmayı da bırakamıyordu. Sanki her baktığında biraz daha belirginleşiyor, biraz daha “ona ait” hale geliyordu.
Ama asıl sorun izler değildi.
Sessizlikti.
Juni konuşmuyordu artık.
Zihninde onun sesi yoktu.
Bu, Rose’u daha çok korkutuyordu.
Akşam çöktüğünde odanın ışığı bir anda titredi. Ampul zayıf bir vızıltıyla yanıp söndü.
Ve sonra…
Soğukluk geldi.
Pencereler kapalıydı.
Ama perde hareket etti.
Rose yavaşça ayağa kalktı.
“Biliyorum buradasın…” dedi titreyerek.
Cevap yoktu.
Bir adım geri attı.
Ve o an…
Boynundaki izler yandı.
Sanki ateş dokunmuş gibi.
Rose acıyla elini boynuna götürdü—
Ve dünya bir anda karardı.
Uyandığında artık odasında değildi.
Taş duvarlar… eski bir yapı… mum ışığı…
Ve karşısında Juni.
Hiç kıpırdamıyordu.
Sadece bakıyordu.
Rose geri çekilmeye çalıştı ama hareket edemediğini fark etti. Sanki görünmez bir bağ onu yerinde tutuyordu.
“Ne yaptın bana?” dedi nefesi kesilerek.
Juni bir adım yaklaştı.
Sesi ilk kez zihinden değil, gerçekti.
“Kaçmıyorsun.”
Rose’un kalbi hızlandı.
“Beni kaçırdın mı?!”
Juni’nin bakışı daha da koyulaştı.
“Hayır.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra yavaşça ekledi:
“İşaretledim.”
Rose’un nefesi titredi.
“Ne demek işaretledin?!”
Juni, onun boynundaki izlere baktı.
Sanki hem gurur hem de öfke aynı anda vardı yüzünde.
“Artık seni bulamazlar.”
Rose dondu.
“Kimler?”
Juni’nin gözleri ilk kez kaçtı.
“Benden önce seni görenler.”
Bir adım daha yaklaştı.
Ve bu kez sesi neredeyse fısıltıydı:
“Sen artık onların değil… benim izimsin, Rose.”