Tae’nin eli Jungkook’un elinde sıkılaştı. Kapının çarpmasıyla odadaki hava daha da ağırlaşmıştı ama Jungkook’un bakışı bu kez kaçmıyordu.
“Bir şey… bizi buraya kilitlemiş değil,” dedi Jungkook yavaşça. “Bizi buraya geri çağırmış.”
Tae ona döndü.
“Kim çağırır?”
Jungkook cevap vermedi. Çünkü o anda piyanonun üstündeki ışık titredi ve kimlik yavaşça havada yükseldi. Sayfaları kendi kendine çevrildi.
Son sayfada tek bir cümle vardı:
“Eğer tekrar karşılaşırlarsa, okul uyanır.”
Tae’nin nefesi kesildi.
“Bu ne demek?”
Jungkook bir adım attı, kimliği yakaladı ama parmakları değdiği an geri çekildi. Sanki elektrik çarpmış gibi.
Ve o an… hafıza parçaları Jungkook’un gözlerinin önüne düşmeye başladı.
Koridor…
Bir el…
Tae’nin sesi…
Ve sonra çığlık.
Jungkook dizlerinin üzerine çöktü.
“Ben… seni orada bırakmadım…”
Tae hemen yanına çöktü.
“Ne diyorsun?”
Jungkook’un sesi kırıldı.
“Bir şey vardı… okulun içinde değildi. Okulun altındaydı. Biz onu uyandırdık.”
O anda yer hafifçe sallandı.
Piyanonun tuşları kendi kendine tekrar çaldı. Bu kez melodi daha hızlıydı, daha panik.
Ve odanın köşesindeki gölgeler hareket etmeye başladı.
Tae fısıldadı:
“Jungkook… arkamda biri var.”
Jungkook başını kaldırdı. Gözleri karanlığa kilitlendi.
“Bakma,” dedi sertçe. “Bakarsan seni hatırlar.”
Ama artık çok geçti.
Tae döndü.
Ve gölgenin içinde bir yüz belirdi… onun yüzüydü.
Ama gözleri boştu. Ağzı ise hafifçe gülüyordu.
“Sonunda…” dedi gölge Tae’nin sesiyle.
“Beni buldun.”
Tae geri çekildi.
“Bu… ben değilim.”
Jungkook ayağa kalktı, Tae’nin önüne geçti.
“Sen değilsin,” dedi kararlı bir şekilde. “Sen o değilsin.”
Ama gölge bir adım attı ve oda bir kez daha değişmeye başladı.
Duvarlar karardı. Piyano çatladı. Zemin altından siyah damarlar gibi bir şey yükseldi.
Ve fısıltı her yerden geldi:
“İkiniz birlikte uyandırdınız… şimdi birlikte kapatmalısınız.”
Tae, Jungkook’un elini tekrar tuttu.
Bu kez kaçmak için değil.
Hatırlamak için.