Beni mermer zeminin üzerinde, o zifiri karanlığın daha da derinlerine doğru çekerken tek yapabildiğim ona ayak uydurmaktı. Elinin buz gibi soğukluğu, damarlarımda akan kanı donduruyor ama garip bir şekilde bana etrafımdaki her şeyden daha gerçek geliyordu.
"Ben bu hikayeyi sadece yazmıyordum... Burayı kendi ellerimle büyütüyordum," demişti.
Kafamın içinde bu sözler yankılanırken, birden göğsüme keskin bir ağrı saplandı. Duraksadım. Attığım her adımda, buranın gerçekliği zihnimi zorlamaya başlamıştı. O an, odamdaki masanın üzerinde duran, annemin her sabah içmem için başımda beklediği o küçük, beyaz haplar geldi aklıma.
Annem her seferinde saçlarımı okşar, "Bu senin suçun değil Raya," derdi. "Bu ailemizdeki seyrek genlerin, o lanet şizofreninin mirası. Gerçekle hayali ayırt edemediğin anlar olacak, sadece ilaçlarını aksatma."
Yoksa... Yoksa şu an her şey zihnimin bana oynadığı acımasız bir oyun muydu? Bu yakışıklı çocuk, aynanın içindeki bu karanlık dünya, arkamızda kalan o hırlayan yaratık... Hepsi genlerimin beni hapsettiği birer sanrıdan mı ibaretti?
Korkuyla elimi çocuğun avucundan çekmeye çalıştım. Gözlerim dolmuştu.
"Dur..." diye fısıldadım, sesim karanlıkta yankılandı. "Sen gerçek değilsin. Burası gerçek değil. Ben... ben yine ilaçlarımı almayı unuttum, değil mi? Sen sadece kafamın içinde yarattığım bir illüzyonsun!"
Çocuk adımlarını kesti. Ağır ağır bana doğru döndü. O pürüzsüz, keskin yüz hatlarında bu kez dalga geçen değil, derin bir hüzün barındıran bir ifade vardı. Elimi daha da sıkı kavradı, öyle ki parmaklarının baskısını kemiklerimde hissettim.
"Keşke sadece bir hastalık olsaydı Raya," dedi, sesi ruhuma kadar işleyen bir ciddiyetteydi. "Keşke zihnin seni korumak için bu yalanı uydurmuş olsaydı. Ama canını yakan bu soğukluk varya? İşte bu, buradaki tek gerçek şey."
Tam o anda, ayaklarımızın altındaki siyah mermer zemin büyük bir gürültüyle çatlamaya başladı...
ÇAAAT!
Ayaklarımızın altındaki o dipsiz, siyah mermer zemin devasa bir buz kütlesi gibi ortadan ikiye ayrıldı. Dengemi tamamen kaybederek geriye doğru savruldum. Yerçekimi bir anda yok olmuş gibiydi; sonsuz bir karanlığın içine, aşağıya doğru hızla düşmeye başladık.
Korkuyla çığlık atmaya çalıştım ama rüzgâr sesimi boğazıma geri tıktı. Etrafımdan yukarıya doğru uçuşan simsiyah, parlak kristal parçaları geçiyordu. Tam o panik anında, bileğimi tutan o buz gibi elin beni kendine doğru çektiğini hissettim. Çocuk, düşüşün ortasında beni havada yakalamış ve göğsüne doğru çekmişti. Onunla birlikte, nereye varacağını bilmediğimiz bu dipsiz boşlukta süzülüyorduk. Kulağıma doğru sertçe fısıldadı:
"Gözlerini kapat Raya! Sakın aşağıya bakma!"
Dediğini yaptım ve yüzümü onun omzuna gömdüm. Şizofreni, ilaçlar, odamdaki yaratık... Hepsi o an zihnimden silindi. Sadece rüzgârın uğultusu ve onun kalbinin tekinsiz, ritmik atışı vardı.
Ne kadar süre düştük bilmiyorum; saniyeler mi sürdü yoksa saatler mi? Sonunda düşüş hızımız yavaşladı ve garip bir şekilde yumuşak, pamuksu bir zemine ayak bastık. Gözlerimi yavaşça araladım.
Burası... Burası benim odam ya da aynanın içi değildi. Gökyüzünün kapkara olduğu, havada devasa, mor ve lacivert bulutların dalgalandığı, etrafta ise simsiyah çizgilerden oluşmuş, tamamlanmamış ağaçların ve binaların bulunduğu bir vadinin ortasındaydık. Sanki birisi bir resmi çizmeye başlamış ama yarıda bırakmış gibiydi. Her şey karakalem bir çizimden ibaretti.
"Neredeyiz biz?" diye sordum şaşkınlıkla etrafıma bakarak. "Burası neresi?"
Çocuk üstündeki tozları silkeleyerek doğruldu ve o kömür karası gözlerini vadinin ilerisindeki karanlık bir fener kulesine çevirdi.
"Burası senin henüz sonunu yazmadığın o yarım kalan bölüm, Raya," dedi, sesinde ilk kez hafif bir endişe vardı. "Ve sorun şu ki; sen bu bölümün sonuna ne koyduğunu hatırlamıyor olabilirsin ama o bizi çoktan fark etti."
Vadinin derinliklerinden, çizgi binaların arkasından bize doğru yaklaşan devasa, parıldayan kırmızı gözler belirdi...

