Tam o an, adamın silüeti bir duman bulutu gibi havada süzülerek geriye doğru, duvarın hemen yanındaki boy aynasına doğru çekildi. Adam aynanın pürüzsüz yüzeyine adeta bir sıvı gibi karıştı. Fakat korku dalgası henüz geçmemişti. Aynanın içindeki yansımamda, o adam tam arkamda dikilmeye devam ediyordu.
Dehşet içinde nefesimi tutmuşken, adam aynanın içinden bana doğru ağır bir hareketle elini uzattı. İşte o an zihnimin sınırlarını zorlayan bir şey oldu: Adamın uzun, kemikli parmakları aynanın sert cam yüzeyini bir su birikintisiymiş gibi delip geçti. Gerçek dünyaya, benim odama doğru uzandı. Soğuk, tekinsiz eli tam önümde, havada duruyordu. Aynanın yüzeyinde tıpkı suya atılan bir taş gibi hafif dalgalanmalar oluyordu.
Bedenim korkudan tir tir titriyordu. Hayatımda ilk defa gördüğüm, yüzünü bile tam seçemediğim bu tekinsiz varlığa nasıl güvenebilirdim ki? Kim olduğunu, beni nereye götürmek istediğini bilmiyordum. Adım atmak, o ele dokunmak ölüm fermanımı imzalamak gibi hissettiriyordu. Gitmek istemiyordum. Korkuyla bir adım geri çekilmeye yeltendim, odadan kaçıp kurtulmak istedim.
Tam o sırada odanın zifiri karanlığını adamın sesi doldurdu. Bu seferki bir fısıltı değildi; odadaki eşyaları titretecek kadar kalın, pürüzsüz ve ölümcül bir ciddiyete sahip bir sesti:
"Güven bana, Raya."
O seste beni hipnotize eden, karşı koyamadığım gizemli bir güç vardı. Korkum tamamen yok olmamıştı ama mantığım bir anlığına tamamen devredışı kaldı. Sanki ruhum o sese itaat etmek zorundaymış, başka hiçbir çarem yokmuş gibi hissettim. Titreyen sağ elimi yavaşça havaya kaldırdım ve saniyeler süren o felç edici kararsızlığın ardından parmaklarımı onun aynadan taşan buz gibi eline bıraktım.
Dokunduğum an, parmaklarımdan kollarıma doğru elektrik benzeri bir soğukluk yayıldı. Ve ben daha ne olduğunu, neye karar verdiğimi bile anlayamadan, adam parmaklarını elime sıkıca doladı. Korkunç bir güçle beni kendine doğru çekti. Bedenim bir tüy gibi havalandı ve kendimi bir anda aynanın o soğuk, karanlık derinliklerine doğru çekilirken buldum...
Zamanın ve mekânın tamamen altüst olduğunu hissettiğim o sonsuz boşluk hissinin ardından, ayaklarım sert bir zemine çarptı. Dengemi kaybedip dizlerimin üzerine düştüm. Akciğerlerime hücum eden hava o kadar soğuk ve yabancıydı ki, boğazım acıyla yandı. Titreyen ellerimi yere koyduğumda hissettiğim şey oda parkesi değildi; sanki donmuş, pürüzsüz siyah bir mermerin üzerinde duruyordum.
"Raya..."
O kalın ses zihnimin içinde tekrar yankılandığında, korkuyla gözlerimi açtım. Karşımda odam duruyordu ama her şey tersti! Benim yatağım odanın solunda kalması gerekirken sağındaydı, çalışma masamın yeri değişmişti. En korkuncu ise, odamın ortasında, tam boy aynasının önünde duran o feneri açık telefonumdu. Ben şu an kendi odama, aynanın diğer tarafından, tekinsiz bir camın arkasından bakıyordum. Kendi evimde bir yabancıydım.
Yavaşça arkamı döndüm. Beni buraya çeken o kapüşonlu adam, sadece birkaç adım uzağımda dikiliyordu. O kömür karası gözlerini gözlerime dikerek fısıldadı:
"Burası Gece Yarısı Çizgileri, Raya. Ve sen, yazdığın her satırla zaten buraya ait olduğunu kanıtladın. Şimdi asıl oyun başlıyor."
Adam elini yavaşça kapüşonuna doğru götürdü. Yüzünü tamamen göstermek üzereydi ki, aynanın diğer tarafındaki gerçek odamdan, koridordan gelen ağır ayak sesleri yankılandı. Birisi odamın kapısına doğru yaklaşıyordu ama ben artık orada değildim...





