Enseme çarpan o buz gibi nefes, tüm bedenimi felç etti. Yatağın altındaki boşluktan daha korkunç olan tek şey, tam arkamda, odamın zifiri karanlığında dikilen o varlığın somut gerçekliğiydi. Telefonumun fenerini yatağın altından çekip, titreyen ellerimle ağır ağır ayağa kalktım. Dizlerim birbirine vuruyor, her saniye düşecekmişim gibi hissediyordum.
Geriye doğru sendelerken, fenerin ışığı odanın tavanına, duvarlara, sonra da tam karşıma düştü. Duvarın hemen dibinde, gölgelerin içinden yükselen uzun boylu bir adam figürü belirdi. Siyah kapüşonlu hırkasının kapüşonu başındaydı, yüzünün yarısını gölgede bırakıyordu. Sokak lambasının cılız ışığı pencereden süzülüp yavaşça yüzünün açıkta kalan kısmını aydınlattığında... Nefesim boğazımda düğümlendi.
Gözleri... Hayatımda gördüğüm en korkunç, en doğal olmayan gözlerdi. Bembeyaz, cansız bir sklera; ortasında ise kömürden, hatta gecenin kendisinden bile daha kara, ışığı yutan, dipsiz birer kuyu gibi duran irisler... O korkunç bakışlar, kapüşonun altından doğrudan benim gözlerime dikilmişti.
Bir adım geriye, yatağa doğru kaçmaya çalıştım ama o adam yerinden kıpırdamadı bile. Dudakları hafifçe kıpırdadı, odadaki sessizliği bir bıçak gibi yırtan o uğultulu fısıltı yayıldı:
"Zaten içindeydim Raya. Hep içindeydim."
Tam o an, adamın silüeti bir duman bulutu gibi havada süzülerek geriye doğru, duvarın hemen yanındaki boy aynasına doğru çekildi. Adam aynanın içine girerken, fenerin ışığında yatağımın altındaki tozların üzerinde, o adamın yatağa doğru sürünme izlerini bıraktığı taze, ıslak ayak izleri belirdi...






