Yatağımın altından gelen o tiz ve ritmik telefon melodisi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardığında, sanki tüm kanım çekildi. Kalbim o kadar şiddetle göğsüme vuruyordu ki, kaburgalarımın kırılacağını sandım. Telefon elimde titremeye devam ediyordu ama yatağın altındaki ses tamamen bağımsız, yabancı bir telefona aitti. Zihnim bana oyunlar oynamıyordu; odamda, tam olarak yattığım yerin birkaç santim altında bir başkası vardı. Ya da bir şey.
Korkudan felç olmak üzereydim ama o melodinin sesi beni delirtiyordu. Eğer şimdi bakmazsam, ömür boyu o yatakta bir daha asla uyuyamazdım. Parmaklarımın titremesini durdurmaya çalışarak, yavaşça yatağın kenarından yere doğru kaydım. Her hareketimde parkelerin gıcırdamaması için dua ediyordum. Dizlerimin üzerine çöktüm, soğuk zemin tenimi ürpertti.
Derin bir nefes aldım, gözlerimi kapattım ve saniyeler süren bir kararsızlığın ardından başımı yatağın altına doğru eğdim. Telefonumun fenerini açıp o zifiri karanlığa doğrulttum.
Işık hüzmesi yatağın altındaki toz zerrelerini ve boşluğu aydınlattı. Kalbim duracak gibi oldu ama... Orada kimse yoktu. Sadece boş zemin, birkaç eski kutu ve ekranı karanlıkta parlayan, yabancı, eski model bir cep telefonu duruyordu. Melodi tam o an kesildi. Derin bir "oh" çekecekken, fenerin ışığında yatağın altındaki o detay gözüme çarptı: Tozların üzerinde, bir insanın gövdesine ait taze sürünme izleri vardı. Biri saniyeler önce buradaydı.
Odanın içindeki hava bir anda buz kesti. Yatağın altı boşsa, o burç burç kokan yabancı parfüm kokusu nereden geliyordu? Kulaklarımda uğultulu bir ses yükselirken, arkamdaki o hafif fısıltıyı, enseme çarpan o soğuk nefesi hissettim.
Henüz arkama bakmamıştım ama o karanlık gölgenin tam arkamda, ayakta dikilmiş bana doğru eğildiğini odadaki tek boy aynasının yansımasından görebiliyordum...





