Sabah, binanın içine isteksizce sızdı. Işık vardı ama sıcak değildi; duvarlara çarpıp geri dönüyor, odaların içine tam olarak yerleşemiyordu. Defne gözlerini açtığında ilk fark ettiği şey buydu: Aydınlık olmasına rağmen hâlâ gece hissi vardı. Yatağın kenarında bir süre oturdu. Ayağını yere bastığında soğukluğu hissetti. Bu bina, insanı rahat ettirmek için yapılmamıştı. Burada her şey geçiciydi; yataklar, sandalyeler, hatta insanların birbirine bakışı bile. Kapıyı açmadan önce durdu. Kilide baktı. Anahtar hâlâ cebindeydi. Dün geceden beri onu çıkarmamıştı. Tanık kelimesi, metalin soğukluğuna işlemiş gibiydi. Anahtarı elinde evirip çevirdi ama anlamını çözmeye çalışmadı. Burada anlamlar geç ortaya çıkıyordu. Bazen de hiç. Koridora çıktığında ayak sesleri duydu. Başka odalardan da insanlar çıkıyordu. Kimse acele etmiyordu ama kimse de oyalanmıyordu. Göz göze gelmemek için herkes bir noktaya bakıyordu: duvara, yere, kapı koluna. Merdivenlerden inerken Miray’ı gördü. Saçlarını toplamıştı ama yüzü yorgundu. Defne’ye bakıp kısa bir baş selamı verdi. “Uyudun mu?” diye sordu Miray. Defne omuz silkti. “Sayılır.” Miray gülümsedi ama bu bir nezaket refleksiydi. “Burada herkes sayılır uyuyor galiba.” Salona girdiklerinde hava daha da ağırlaştı. Masa etrafında sandalyeler diziliydi. Hepsi doluydu. Artık boş sandalye yoktu. Bu, rahatlatıcı olması gerekirken tam tersine Defne’nin içini daralttı. Bir eksikliğe alışmışlardı; şimdi herkesin burada olması garipti. Cem masanın bir ucunda oturuyordu. Önünde defteri vardı ama yazmıyordu. Bakışları tek tek herkesin üzerinden geçiyordu. Not alır gibi değil; tartar gibiydi. Aras, pencereye yakın bir yerde ayakta duruyordu. Kollarını kavuşturmuş, dışarı bakıyordu ama dışarıyı gördüğü yoktu. Defne’nin salona girdiğini fark ettiğinde başını çevirdi. “Günaydın,” dedi. Tonunda samimiyet yoktu. Defne cevap vermedi. Yanından geçip masaya yöneldi. Sessizliği bilerek seçtiğini hissediyordu. Aras bunu fark etti. “Yine konuşmamayı mı seçiyorsun?” dedi. Defne durdu. Yavaşça döndü. “Bazen susmak, boş konuşmaktan iyidir.” Aras kaşlarını kaldırdı. “Bunu bana mı söylüyorsun?” “Üzerine alınıyorsan,” dedi Defne, “sen bilirsin.” Miray araya girdi. “Şimdi değil,” dedi kısık sesle. “Lütfen.” Aras kısa bir süre Defne’ye baktı. Gözlerinde sinir vardı ama aynı zamanda tuhaf bir merak da. Sonra yüzünü çevirdi. “Tamam,” dedi. “Ama bu sessizlik de bir noktada patlar.” Defne içinden, her şey zaten patlamak üzere diye geçirdi ama söylemedi. Kahvaltı diye önlerine konan şey, sadece açlığı bastırmak içindi. Kimse keyif almıyordu. Çatal sesleri, bardakların masaya değme sesi, arada boğaz temizlemeler… Konuşulmayan her şey masanın üzerinde dolaşıyordu. Cem sonunda defterini açtı. “Bir düzen kurmamız gerekiyor,” dedi. “Herkes kafasına göre hareket ederse bu iş daha da karışır.” “Ne düzeni?” dedi Aras. “Burada kilitliyiz.” “Tam da bu yüzden,” dedi Cem. “Kontrol edemediğimiz şeyler var. Ama edebileceğimiz şeyler de var.” Defne ilk kez ona baktı. Cem’in sesi sakin ama kesindi. Bu, insanı ikna etmese bile susturuyordu. “Mesela?” dedi Miray. “Mesela,” dedi Cem, “gece kim nerede olacak, kim kiminle konuşacak, kim yalnız kalacak.” Aras güldü. “Harika. Liste mi yapacağız?” “Gerekirse,” dedi Cem. “Çünkü biri eksildiğinde kimse ne olduğunu bilmiyordu.” Bu cümle, ortamı tekrar susturdu. Herkes aynı şeyi hatırladı. Kapalı bir kapı. Açıldığında görülen şey. Kimsenin yüksek sesle adını anmadığı o an. Defne’nin midesi kasıldı. Odaya bakmadan bile o görüntüyü hatırlayabiliyordu. “Ben kimseyle aynı odayı paylaşmam,” dedi Miray. “Şimdilik.” “Kimse zorunda değil,” dedi Cem. “Ama herkes görünür olmalı.” Defne kaşlarını çattı. “Görünür olmakla güvende olmak aynı şey değil.” Cem ona baktı. “Biliyorum,” dedi. “Ama görünmez olmak daha tehlikeli.” Bu söz Defne’ye dokundu. Çünkü o, hayatı boyunca görünmemeyi seçmişti. Şimdi bu tercih, aleyhine dönüyordu. Toplantı dağıldığında herkes farklı yönlere gitti. Kimse yalnız kalmak istemiyordu ama kimse de yakın durmak istemiyordu. Garip bir dengeydi bu. Defne üst kata çıkarken Aras arkasından geldi. Mesafesini koruyordu ama bilinçliydi bu. “Bir şey soracağım,” dedi. Defne durmadı. “Dinliyorum.” “Gerçekten mi böylesin,” dedi Aras, “yoksa burada mı böyle oldun?” Defne merdivenlerin ortasında durdu. Döndü. “Nasılım?” “Mesela,” dedi Aras, “hiçbir şey söylemeden her şeyi biliyormuş gibi bakıyorsun.” Defne gülümsedi ama bu bir savunmaydı. “Belki de fazla konuşanlar, bir şeyleri gizliyordur.” Aras bir an sustu. “Beni mi kastediyorsun?” “Üzerine alınıyorsan,” dedi Defne tekrar, “sen bilirsin.” Bu sefer Aras gülmedi. Gözlerini ondan ayırmadı. “Sen ilginç birisin,” dedi. “Ve bu genelde iyi bir şey değildir.” Defne cevap vermedi. Yukarı çıktı. Odasına girdi. Kapıyı kapattı. İçeride sessizlik daha yoğundu. Yatağın üzerine oturdu. Anahtarı cebinden çıkardı, masaya bıraktı. Uzun süre baktı. Tanık. Tanık olmak, masum olmak demek değildi. Sadece henüz suçlanmamış olmak demekti. Akşamüstüne doğru bina tekrar hareketlendi. Ayak sesleri arttı. İnsanlar yer değiştirdi. Kim kiminle konuşuyor, kim kime bakıyor… Herkes birbirini farkında olmadan izliyordu. Defne salona indiğinde Cem ve Miray’ı konuşurken gördü. Yanlarına gitti. “Bir şey mi oldu?” dedi. Cem başını salladı. “Henüz değil,” dedi. “Ama olacak.” Defne bu cevabı yeterli buldu. Çünkü burada henüz değil demek, çok yakında demekti. Aras uzaktan onları izliyordu. Gözleri Defne’ye takıldı. Bakışlarını kaçırmadı. İlk kez ikisi de bunu yaptı. Kısa bir an sürdü. Ama Defne, o anın gereğinden uzun olduğunu fark etti. Bu iyi bir şey değildi. Çünkü burada dikkat çekmek, hedef olmak demekti. Ve 4. gün henüz bitmemişti.
Bölüm 4
4. BÖLÜM DUVARLAR
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.