"Anılar bazen 'keşke o zamana tekrar gidebilsem' diyebileceğimiz kadar mutluluk doludur. Ansızın aklına gelir, uzaklara daldırır ve gerisinden de hüzün, özlem, buruk sevinç dolu bir gülümseme bırakır insan yüzünde. 'Vay be,' Şaşkınlık içinde geride kalan onca yıla bakar durduğu yerden. 'Zaman ne çabuk akıyor.'
Fakat bazen de anılar hatırlanmak istenmeyecek kadar acı vericidir. Onları unutmak için tüm izleri silmeye çalışır insan. Önce evdeki bir vazo, sonra her gün onunla işe gidip geldiği külüstür araba, yaşadığı mahalle, şehir, ülke... En son da kendisi. Ruhu, aklı ve kalbi... Hepsini tek tek siler hayatından. Tertemiz eder, bir de üstüne cila atar. Ama hayatı pahasına unutmaya çalıştığı o anılar hep bir yerden çıkıverir. Hiç tahmin etmediği bir anda, en derinlerinden... Tüm çabalarını boşa çıkarır, hayatını ele geçirir...."
Etrafa bakınmak için kağıt üzerinde gezdirdiğim kurşun kalemi masanın üzerine bıraktım. Altın sarısı, yıldız şeklindeki masanın üzerine. Bu sandalyeler hayal ettiğimden daha rahattı doğrusu. Oldukça kaliteli bir marka seçmişlerdi herhalde minderler için. Seçimlerini takdir ettim gerçekten.
Ortalıkta kimse görünmüyordu, aynı dünkü gibi ıpıssızdı. Yeniden arkamdan biri çıkagelip, "Nasıl yardımcı olabilirim?" Diye soracak olursa diye her an teyakkuzdaydım. Bu defa rezil olmak yoktu. Bu sözcüğü lugatımdan çoktan çıkarmıştım.
Sen yine rezil olursun bu kafayla merak etme.
Yeniden buradaydım çünkü beynimle girdiğim iddiayı kazanmak istiyordum ve bu ancak o çocuğun adını öğrenerek mümkün olacaktı. Ona adını soracaktım. Ve elbette bana "Bora." Diyerek cevap verecekti. Şüphesiz.
O kadar emin olma istersen, yoksa hayal kırıklığına uğrarsın.
Evet burada oturmuş onun dükkana gelmesini bekliyordum ama dünkü kadar şanslı değildim. Çünkü burada değil bir insan bulunması, bir sinek bile uçmuyordu. Hangi akılsız dükkanını açık bırakıp giderdi ki? Hani ben iyi bir insan olduğum için yapmam ama dünyanın hali de artan hırsızlık olayları da ortada. Neyine güveniyordu bu Bora ile Reha?
Gerçi içeride, depoda falan da olabilirlerdi, bilmiyorum. Seslenme fikri aklımdan geçse de salak şey buna elbette izin vermedi. Böylece burada oturup bir şeyler karalamaya başladım. Önce bir sayfayla başlamıştım ama hızımı alamayınca tam beş sayfa kadar birbiriyle alakasız konularda yazılar yazdım.
Aman ne güzel! Odanın bir köşesine fırlatılacak beş sayfa çöp daha.
Hey! Onlara çöp diyemezsin. Onlar benim emeklerim. El ağrıları çekiyorum ben onları yazacağım diye. Hem zaten s-
"Hoşgeldiniz!"
"Ahhh!"
Korkudan elimi masaya çarptım, masa büyük darbemi yiyince üzerindeki kağıt ve kalemi üstünden fırlattı. Beş sayfa havada süzüldükten sonra farklı köşelere savruldular. Kalem de tüm bunların sorumlusu kişinin ayaklarının dibine yuvarlandı. Tabi tüm bunlar ağır çekimde gerçekleşirken gözlerimin önünde, ben yerimde büzülmüş acıyan elimi hızlıca ovalıyordum. Ve tüm bunlar da yetmezmiş gibi bir de acı dolu feryadım dükkanın her bir köşesini dolaşıp sahibine geri döndü.
Gerizekalısın sen Mehir. Gerizekalı, saf bir gerizekalı. Hani teyakkuzun senin?
"Ay ne oldu öyle? İyi misiniz?"
Adam yanıma gelerek sandalye ile bütünleşen bedenimin yanına çömeldi. "Ah ah ne kadar acımıştır şimdi o. Çok iyi bilirim o acıyı. Araba çarpsa daha az acır!"
Elimin acısından gözlerimden yaşlar gelirken bir de dibime girmiş boş boş konuşan bu adamla uğraşmam gerekiyordu. Sanki kendi elini çarpmış gibi dramatik davranıyordu bir de. En nefret ettiğim insan tipi. Yalakalar. Sülükler.
Ben söylemiştim rezil olacaksın diye. Hem de böyle bir adama ahahaha!
"Buz getireyim mi, ister misiniz?"
Elimi hızla hayır anlamında salladım. Salak şeyin beni kısıtladığı bir konu da buydu işte; kimseden yardım alma, sonra onu nasıl geri ödeyeceksin? "İyiyim, gerek yok."
Kızarmış olan elime bir göz attı. "Bence gerek var ama..." Daha sonra omuzlarını silkerek ayağa kalktı. "Siz bilirsiniz tabi, sonuçta sizin eliniz. Benimkiler burada hahaha."
Çok komik or-
Tamam sus bir!
Benimkilerle aynı boyda-boynun yarısı kadar-kumral loş ışık altında parıldayan saçları, bakmak için fazla yeşil gözleri ve burnundan yanaklarına dağılan çilleriyle sıradışı bir görünümü vardı. Sadece... sokakta böylelerini çok göremezdiniz. Özellikle de bir sürü altın renginde kolye ve neredeyse tüm kulaklarını kaplayan küpeler takan bir adamı. Şey bir tarzı vardı... Tarif edilemez.
Tarifsiz adam.
Aynen öyle.
"Talihsizliğe bak, dükkanı yeni açtık ama bir müşterimiz ilk günden neredeyse parmağını kırıyordu. Bundan kimseye bahsetmezsiniz ama değil mi? İtibarımız için iyi olmaz. Biliyorsunuz kötü dedikodular ışık hızında yayılır."
Adamın nefes nefese hızla sıraladığı cümleler beynimde çorbaya dönüşürken bir şey yapıyor olmak için-aslında konuşurken gözlerine bakmak zorunda kalmamak için-eğilip yerlere dağılan kağıtları toplamaya başlarken sordum, "İlk gün mü? Burası dün de açıktı ama?"
Neyse ki bana yardım etmeye çalışmadan sadece soruma cevap verdi. "Ha doğru. Aslında o gün resmen açılmamıştık. Arkadaşım birkaç işle ilgilenmeye gelmişti. Ona denk gelmiş olmalısınız." Ben başka bir sayfayı almak üzere uzandığımda hemen kenara çekildi.
Evet, evet. Arkadaşın. Nerede o? Ve adı ne?
Bunu tabiki de soramadım. Salak şey asla izin vermezdi böyle bir şeye. Bunun yerine, "Demek arkadaşınızdı." Demekle yetindim. Umarım her şeyde ettiği gibi onun hakkında da gevezelik ederdi.
"Evet. Bu kitapçıyı ikimiz beraber açtık. Yani aslında o sadece birazcık yardım etti. Çoğu işi ben hallettim." Ellerini beline yerleştirerek göğsünü şişirdi. Sanki onu övmemi falan isteyecekti benden. "Neyse işte... İkimiz kurduk diyelim. Nasıl, beğendiniz mi burayı?"
"Güzel." Diye cevap verdim kısaca, aklımdan saniyenin onda biri kadar sürede onlarca betimleyici kelime geçmesine rağmen.
Ne güzel söylediniz yazar hanım... Güzel ha? Çok sembolik, kapalı bir betimleme olmuş, biraz daha açık konuşsaydınız keşke.
Kısa ve hissiz cevabıma karşı karşımdakinin morali bozulmuş gibiydi ama parıl parıl parlayan bembeyaz dişlerini göstererek gülümsemeyi kesmedi.
"Eee, kitap mı alacaktınız? İstediğiniz bir şey var mı?"
İstediğim tek bir şey varsa o da senin beni rahat bırakman. Görmüyor musun birini bekliyorum işte.
Evet, sevdiği adamı bekliyor. Rahat bırakın onu.
Saçmalamayı kes artık! Gerçek adını öğrenince bak nasıl da susturacağım seni.
"Yok... Ben biraz dolaşacağım sadece."
"Ha, peki. Nasıl isterseniz. Sizi rahat bırakayım da güzelce dolaşın. Özgürsünüz."
Uzaklaşan bedeni raflar arasında tamamen kaybolunca içimi bir rahatlama sardı. Sonunda sessizlik. Seviyorum sessizliği. Mucize gibi bir şey.
Fakat sandalyeye tekrar çöktüğümde umutsuzluk doldurdu düşüncelerimi. Ne yapıyordum ben burada Allah aşkına? Bir yabancının adını öğrenmek mi? Ah, iyice saçmaladın sen Mehir. Kalk, kalk gidiyoruz. Burada boş oturacağına git de ders çalış, en azından bir faydasını görürsün.
Aynı annen gibi konuştun be.
Annem çok haklı ama.
İçine kağıtları ve düştüğünde ucu kırılan kalemi tıkıştırdıktan sonra krem rengi bez çantayı-annem bunun paradan tasarruf olduğunu söylerdi, bu yüzden kendisine olduğu gibi bana da dikmişti-omzuma attım. Şakağıma yaşadığım yoğun stres sonrası terle yapışan saçları geri yerine koyduktan sonra çok ses çıkarmamaya çalışarak kapıya doğru yöneldim. Ben içerideyken güneş açmış, her yer bir anda aydınlanmıştı.
Bugün de rezil oldun işte. Şimdi de bana karşı yenilgiyi kabul etmiş bir şekilde elin boş dönüyorsun.
Yenilgi mi? Yenilgi falan yok ortada. Sadece... Daha fazla gereksiz bir iddia uğruna boşa vakit harcayamam. Hem eve gidip-
Kapı ben daha ona uzanamadan içeriye kulaklarımı okşayan zil sesi ve soğuk bir rüzgar girmesine izin vererek hızlıca açıldı. Telaşlı beynimi dinlemeyip bir iki adım gerilemeseydim içeri giren kişiyle çarpışacaktım.
"Ah, gelmişsiniz. Yeniden merhaba."
Dağınık saçlar, iki çukur ve parıldayan gözler. Böyle karşılaştığımıza inanamıyorum. Ne diyeceğim şimdi ona? Ya yine çok heyecanlanıp salakça şeyler söylersem? Evet kesin öyle olacak. Kesin kelimeler karışacak hep ağzımda. Benim çok aptal biri olduğumu düşünecek.
Aşıksın sen anla işte.
Yav bir sus sen de. Ben ne anlarım be aşktan? İşim olmaz. Ben sadece... Ona bir soru soracağım ve iddiayı kazanacağım tamam mı? Yoksa buraya asla adım atmazdım. Asla.
"Aradığınız kitabı buldunuz mu?"
"Kitap mı? Ne kitabı?"
Demek aşk insanda B12 eksikliği de yapıyormuş. İlginç.
"Hani dün burada aradığınız kitap. Onu diyorum."
"Evet, o kitap. Şey... Yani, buldum sanırım."
Kolunun altındaki kitapları eline alarak hafifçe güldü. "O da ne demek? Kitabı ya bulmuşsunuzdur ya bulmamışsınızdır. Üçüncü bir seçenek de mi var?"
"Evet var," dedim ellerim bez çantanın sapını sıkıca tutarken. O an kızarmış yüzümü kapatabileceğim uzun saçlarım olmasını dilesem de hâlâ saçlarımı seviyordum.
Ne seçeneği var Mehir? Kitabın yarısını buldum yarısı da vahiyle inecek mi diyeceksin?
"Kitabı buldum ama almama gerek kalmadı seçeneği."
"Hmm, gerçekten de üçüncü seçenek varmış. Hiç böyle düşünmemiştim gerçekten."
Başımı salladım hafifçe ama o kadar hafifti ki dışarıdan görüldüğünden şüpheliydim. Bedenim ağır gelmeye başlamıştı, taşa dönüşmüş gibi hissediyordum.
Medusa'dan son öpücüğünü almış bir aşık gibi.
Kes artık!
"Sanırım çıkıyordunuz." Kapının önünden çekilerek geçmem için yer bıraktı. Gözüm çocuğun kim bilir kaç para eden gri kazağının atomlarını parçalamaktan vazgeçerek kapıya yöneldi. Artık asla soramazdım. Yüzüme karşı resmen git diyordu ve bana da gitmekten başka çare bırakmıyordu.
"Tekrar gelin!" Diye seslendi arkamdan ama bunu söylerken çoktan arkasını dönüp dükkanda yürümeye başlamıştı, yürürken krem kahverengi karışımı renkli, paçaları neredeyse yere değen ve hoş bir şekilde üstünde bol duran pantolonu haşur huşur sesler çıkarıyordu.
İşte tarz buydu. Renkli renkli üst üste geçirilmiş altın kolyeler ve üstünde Rock And Roll yazan karmakarışık resimli bir sweatshirt değil.
Aklımda ikisini karşılaştırıp ne kadar da ayrı tellerden olduklarını düşününce gülmeden edemedim. İkisi bir dükkanı nasıl idare edeceklerdi acaba?
Kapıdan çıkmadan önce tarifsiz adamın sesini duydum. Aynen şöyle diyordu kulak tırmalayan sesiyle,
"Oooo hoşgeldin Reha."
Galibiyetimi kutlamaya hazır ol!