Gece Ortası Kitapevi Üyelik Kartı
Bora C.- Reha A.
İletişim: 555 897 **
Yatağımda sırtüstü uzanmış pencereden odama düşen ayın ve sokak lambalarının ışıkları altında bugün öğleye doğru gittiğim ve kendimi müthiş rezil ettiğim rüya gibi kitapçıdan kalan elim boyutundaki dikdörtgen kartı yüzüncü defa okuyordum. Ben okudukça harflerin yerleri değişiyor, takla atıyor, dönüyor ve "Rezil Kitapçı Müzesi Üyelik Kartı: Dünyanın en rezil kızı burada. Eğer siz de müzemizin bu özel parçasını görmek isterseniz bu kartla bedavaya ziyaret edebilirsiniz." yazısına dönüşüyorlardı.
Aklımı peynir ekmekle değil, aklımı bir kitapçının üyelik kartıyla yemiştim. Hem de beleşe bir üyelik kartıyla.
Ve karşılığında teşekkür etmediğin üyelik kartı, evet.
Kartı yatağın az ötesindeki masanın üzerine-garip bir şekilde vicdan azabı duyarak-koydum ve yorganı üzerime uyuma umudu ile çektim. Bu umut daha ilk gözümü kapatışımda yok oldu. Aklıma şimdiden yeni bir düşünce düşmüştü.
Kartın üstündeki isimler kitapevinin sahipleri olmalıydı, Kuzey Kore Cumhurbaşkanının ismini koyacak değillerdi ya. Peki bugün orada gördüğüm kişi... Onlardan biri miydi? (Böyle söyleyince sanki bir çetenin üyesiymiş gibi oldu ama...) Yeni açılmış bir dükkan olduğu düşünülürse muhtemelen öyleydi. O zaman adı Reha mıydı yoksa Bora mı?
Gözlerimi kapattığım anda yüzü tekrar aklıma düşünce dağınık saçlarının üzerinde B, o, r, a harflerini birleştirdim. Yanaklarında beliren minik çukurlar eşliğinde gülümsüyor ve "Yardıma ihtiyacınız var mı?" diye soruyordu. Bu arada başının üzerinde Bora kelimesi yanıp yanıp sönüyordu.
Hmm...Olabilir. Ona uyan bir isim.
Sonra birden bu görüntü yok oldu ve yerini yenilenmiş yüzü aldı. Bu sefer kocaman harflerle Reha ismi bulut gibi uçmaya başladı üzerinde. Tekrar gülümsedi. "Hmm demek kitap arıyorsunuz."
Ne? Kendi hayalimde benimle dalga geçmek ha?
Reha hiç sevmedim seni doğrusu! Ben oyumu Bora'dan yana kullanıyorum. Umarım adın Bora'dır kitapçı çocuk, yoksa benden çekeceğin var!
Yatakta dönerek yorganı kenara fırlattım. Duvardaki Sinan İnşaat elit markalı saatim on ikiyi gösteriyordu ve bu gece gerçekten de bana uyku yoktu. Ee bana uyku yoksa o zaman kalem ve kağıtlara da yoktu. Belki de yine uzun ve acılı bir yazma serüveni üçümüzü kucaklıyordu.
Yaşasın!(Allah belanızı versin.)
Masa lambası boş kağıdın üzerini sarı ışıkla aydınlatırken elimdeki dolma kalem ve aklında tek bir fikir olmayan ben kağıdın bembeyaz boşluğundan küçük dilimizi yutmuştuk. Ne yazacaktım şimdi ben?
Elimi kağıdın üzerine koydum ve düşünmeden içimde ne varsa yazmaya başladım... Belki de bir dünya klasiği çıkacaktı ortaya... Bir şaheser... Düşüncelerinde boğulan kızın intihar gölü diyeceklerdi buna... Basımı için mürekkep yetmeyecekti, sayfaları içinse ağaç... Sonra ünlü bir-
Reha.
Kağıda şaşkınlıkla bakakalan suratımı biri görse önümde şınav çeken bir sinek falan olduğunu sanardı ama hayır, tabi ki de önümde şınav çeken bir sinek yoktu. Daha da kötüsü vardı. Bir kalem bir kağıt ve üstünde yazılı tek bir kelime. Reha.
Hani lan bu mu senin dillere destan eserin? Ne de felsefik ne de derin düşüncelere sahipmişsin vallahi, beni bile şaşırttın! Duygusallıktan ağlayacağım birazdan. Mürekkep yetmez, ağaç yetmez, mendil yetmez okurken!
Hemen kalemi tekrar elime aldım ve üstünü karaladım ismin. Ne yani içimden geçen tek şey bu muydu? Kafayı yemişsin sen kızım. Ne oldu o her akşam ayrı ayrı tellerden edebi edebi cümleler döktüren gizli yazara?
Belki özlülüğe dönmek istemiştir. Hani az kelimeyle çok şey anlatılan şu türlerden. Reha kelimesiyle birçok şey anlatılabilir sonuçta. Mesela rezil bir kızın aşık olduğu falan...
Ne? Sus, kes sesini! Yok öyle bir şey. Sadece hayalimde beni çok sinirlendirdiği için aklım ona takıldı. Ayrıca isminin Reha olduğunu nereden biliyorsun? Bence Bora. Evet, kesinlikle Bora. Hatta yarın gidip soracağım. Bakalım hangimiz haklıymışız. Eğer haklı olan bensem yakamı bırakacaksın ama.
"Mehir sen daha yatmadın mı kızım?"
Beynimle öyle bir hesaplaşma içine girmiştim ki annemin odamın kapısından kafasını uzattığını çok sonradan fark edebilmiştim. Yorgun yüzü masa lambasının loş ışığı altında daha feci görünüyordu. Kırışıklıklar artmıştı, göz altları morarmış, gözlerinin feri sönmüştü. Saçlarına düşen aklardan bahsetmiyorum bile. Bunun sadece ışıktan kaynaklı bir yanılsama olmasını umdum.
"Uyku tutmadı ne yapayım?"
Annem gülümsedi ve o an az önce gördüğüm nenenin yerine gerçek annemin geri geldiğini anladım. İçeri girdi, yatağıma kollarını kavuşturararak oturdu. "Söyle bakalım, bu defa ne takıldı aklına?"
"Gece gece psikiyatristçilik mi oynayacağız yani?"
"Hayır, anne kızcılık oynayacağız tabi ki."
Bunun üzerine yüzüme yayılan gülümsemeyle ben de yanına oturdum. Başımı sıcacık göğsüne yaslamak gibisi yoktu bu dünyada. "Öyleyse ben varım, hadi oynayalım."
"Oyunda kızı annesine aklına ne takıldığını söylüyor ama." Koluyla beni sardı, sıcacık nefesini içime üflüyor ve bana yeniden hayat veriyormuş gibi hissettim.
"Sence bu dünyada iyi insanlar var mıdır?" Aklıma istemeden de olsa karlı bir günde elinde bavuluyla kapıyı çarpıp giden o adam geliyordu. Beynimi defalarca resetlememe, defalarca temizlememe rağmen bir köşeden çıkageliyordu bu görüntüler.
"Vardır tabi ki. Neden olmasın?"
"Ben hiç rastlamadım ama."
Annem iç çekti. Göğsü yavaşça inip kalkarken beraberinde başımı da hareket ettiriyordu. "Bizim hep kötü insanlarla karşılaşacak kadar kötü talihli olmamız dünyada iyi insanlar da olmadığı anlamına gelmiyor. Hem bak, biz varız işte dünyada." Başını eğip bana gülümsedi. "Biz kötü insanlar mıyız?"
"İyi olduğumuzdan eminim anne ama insan olup olmadığımızı bilemeyeceğim."
Annem gülerken altımızdaki yatak gıcırdadı.
Bu kadının gülüşüne bayılıyorum yav.
Sonunda beynimle ortak fikirde olduğumuz bir konu.
"Ben inanıyorum ki zaman geçtikçe sen de iyi insanlar tanıyacaksın. Kendin gibi insanlarla karşılaşacaksın. Sadece biraz zamana ihtiyaç var. Bilirsin, zaman her şeyin ilacıdır."
Bir de anne koynunda deliksiz bir uyku, diye geçti aklımdan...