İçeriğe geç

Gece Ortası

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Gece Ortası

Bölüm 4

2

Şu ana kadar her şey oldukça iyiydi. Otobüs durağında beklememden okula kadar yürüyüşüme ve derstte sesli yoklamada "Buradayım!" Dememe kadar. Beynim hepsine tam not vermişti ve salak şeyin beni sıkan zincirlerini kısa süreliğine de olsa gevşettiğini sanmıştım. O kadar iyiydi performansım.

Şimdiye kadar.

Karşımda oturan kırmızı dalgalı saçlarını her iki dakikada bir farklı tarafa atan, ağzında sakızlı mavi lolipopu-en sevdiğimden olduğunu paketinden çıkarırken görmüştüm, aslında eğer varsa bana da vermesini isteyebilirdim ama salak şey duruma el atmıştı-çevirip duran, sürekli konuşarak kulaklarıma eziyet eden ve kendimi ona ilk tanıttığımda "Ne Mehir mi? Nehir olmasın o? Mehir ne? Çok saçma." diyerek ortamdaki herkesi güldüren kız "Bence Mehir alsın. Hiç konuşmuyor zaten." Diyene kadar.

Ulan ağzını seveyim.

Sözde grubun en zekisi ve lideri şişe dibi mercekli gözlüklerini düzeltirken umursamazca "Tamam, olur." Dediğinde ve diğerlerinden de hiç ses çıkmadığında kızıl kafanın bu fikri oy birliğiyle onaylanmıştı.

İşte tam da bu yüzden grubun toplandığı kafeden çıkıp kütüphaneye doğru yürüyordum. Proje için gerekli olan bir kitabı kütüphaneden almak için. Şimdi kitabı pdf olarak indirmek varken neden beni bu kadar yürüttüklerini düşünüyorum. Belki de arkamdan konuşabilmek için beni kovmaya çalışma girişimidir. Yoksa...

Eyvah! Dün banyo yapmış mıydın? Belki de kötü koktuğun için seni başlarından atmaya çalışmışlardır!

Tabi ki de yaptım. Böyle bir şeyi unutmam mümkün mü! Sonra susmuyorsun.

Ellerim ceplerimde insan kalabalığı arasından geçerken kendimi her zaman olduğu gibi görünmez hissediyordum. Sanki insanların bana çarpan omuz ve çantaları içimden geçip gidiyordu. İçim bomboş, ıpıssız, bumbuzdu. Filmlerdeki hologramlar gibi. Bir de dünyada hacim kaplayan bedenim olmasa kimse beni fark etmezdi.

İnsanı insan yapan ruhtur diyorlar. Peh. Saçmalık. Beden olmadan ruh bir hiç. İçinde bir ruh olmasa bile beden hep bir cisimdir ve fark edilir. Yerde yatan leş kokulu etrafı sinek kaplı bir cesedi görebilirsin ama ruhu çürümüş bir insanın ruhunun kötü kokusunu alamazsın. Kimse fark etmez. Böylece içten içe çürümeye devam eder, devam eder, devam eder... Ölene kadar. Ve ölü bir ruhla bile yer kaplamaya devam edersin dünyada. İnsanlar tarafından görülürsün, fark edilirsin, yersin içersin... Kısacası insan bedeni var olduğu sürece yaşar. İnsan cisimden ibarettir.

Yine düşüncelere öyle bir dalmıştım ki neredeyse hiç bilmediğim bir sokağa girdiğimi fark etmeyecektim. İnsan sürüsü burada seyrekleşmeye başlamış, bununla ilintili olarak da gürültü belirgin bir biçimde azalmıştı. Öğlede Şehir Orkestrasının sesi burada uzaklardan duyuluyordu. Sanki sokak simsiyah kentin ortasında parıldayan bir elmastı. İnsanlar her yere götürmüştü de o kocaman inşaat aletlerini, bir buraya getirmeyi unutmuşlardı.

Tam bu dalgın halime güler ve geç kalacağım endişesiyle sokağa arkamı dönerken ayaklarım kendini olduğu yere sabitledi. Gözlerime değen küçük bir ışıltıydı buna sebep olan. Bir şey... Bir... Kitapçı! Neredeyse görmeyecektim bile. Koca koca binalar arasında varlığı zar zor belli oluyordu. Görünmez gibiydi.

Ben ne olduğunu anlamadan küçük binanın önünde buldum kendimi. Lacivert duvarlar üzerini süsleyen parlak yıldızlar, her evresiyle ay, gezegenler ve bulutsular... Gözlerimin önünde evren süzülüyor gibiydi. Çatısından aşağı uzanan yıldızlar da hafif esen rüzgarla sallanıyor ve sanki bana içeri gel diye işaret ediyorlardı. Yıldızların çağrısı içeriden dışarıya doğru dağılan hafif bir müzik sesiyle tamamlanıyordu. Kapının yanındaki raflarda kitaplar diziliydi ve şöyle bir baktığımda çoğunu okumuş olduğum kitapların oluşturduğu tatlı küçük bir kitaplık olduğunu gördüm. Gurur ve Önyargı, Fareler ve İnsanlar, Dorian Gray'in Portresi, Yaşamak, Böyle Buyurdu Zerdüşt... Saysaydım asla bitiremezdim herhalde.

Vay canına... Tasavvur edemeyeceğim kadar güzel.

Biraz olsun sakinleşen beynim beni içeri girmem için itekliyordu sanki. Onu dinleyerek bir iki adım attım ve kapıyı yavaşça iterek açtım. İçeriyi zarif bir zil sesi doldurdu. Tıpkı burnumu da dolduran kitap kokusu gibi. Duyularımı alıp bambaşka diyarlara uçuran yegane uyuşturucum kitap kokusu.

Loş bir ışık vardı içeride. Uyuyabilecek kadar karanlık ama kitap okuyabilecek kadar aydınlık. Duvarlar lacivert gri karışımı bir boyayla boyanmıştı ve önümde milyonlarca kitap raflarına yerleşmiş okunmayı bekler halde duruyordu. Raflar arasında gezinirken kendimi Harikalar Diyarına inen Alice gibi hissediyordum. Beni buraya getiren tavşan olan derin düşüncelerime o an teşekkür ettim.

Raflardan elime bir kitap aldığımda üstünde zerre toz olmadığını, hatta deyim yerindeyse anadan doğma kadar yeni olduklarını fark ettim. Sanki daha önce kimse bu sayfalara el değdirmemişti ve ben bu büyüyü bozmuştum. Yürürken hafif bir müzik dışında sessiz olan dükkanda takur tukur sesler çıkarırken bu bozulmuş büyünün tadını çıkarıyordum.

Burası bir cennet!

Bana sonsuz uzunlukta gibi gelen rafların sonunda masalar ve sandalyeler göründü. Öyle şirinlerdi ki! Yıldız şeklinde altın sarısı masalar ve üzerlerine yumuşak minderler serilmiş sandalyeler bana onlar üzerinde kitap okuyor olduğumu hayal ettiriyordu istemeden.

"Yardım edebileceğim bir şey var mı?"

Korkuyla yerimden sıçradığımda elimde tuttuğum kitap ahşap zemine gürültüyle düştü ve sesi tüm dükkanı boğdu. İkinci bir kez daha korkudan zıpladım. Bana seslenen kişi-ona bakmayı unutmuştum çünkü çok utanmıştım, yanaklarımın kızardığına yemin edebilirdim-endişelenmiş olacak ki bir iki adım yaklaştı.

"Korkuttuysam gerçekten özür dilerim. Sadece yardıma ihtiyacınız olup olmadığını sormak istemiştim."

Yere eğilip kitabı karıştırmadan almaya çalışırken "Sorun değil." Diye geveledim ağzımda. Her bir sayfasını kontrol etmeye başladım.

Umarım duymuştur, umarım duymuştur, umarım duymuş-

Eğilip kitabı yavaşça elimden aldı. "Kırışmamış merak etmeyin. Demek sizin de böyle takıntılarınız var. Mesela ben buruşmuş bir sayfa gördüğümde kitabı çöpe atasım geliyor. Küçücük şey tüm kitabı mahvediyormuş gibi."

"Hıhı." Ayağa kalkarken ağzımdan çıkan ses bir onaylama hıhısından çok "Sen nereden çıktın be?" hıhısına benziyordu. Karşımdaki de bunu anlamış olacak ki-kaba biri olduğumu da düşünmüştür kesin-daha fazla benimle kitap takıntıları hakkında konuşmaya çalışmadı.

"Nasıl yardım edebilirim?" diye sordu sadece.

Yüzüne bakmamaya çalışarak-gözlerim raflarda dolanıyordu-cevapladım. "Bir... Bir kitap arıyordum."

Etrafına bakındı. "Hmm demek kitap arıyorsunuz."

Sordun cevap verdik işte kardeşim! Ne diye alay ediyorsun? Müşteriye böyle mi davranılır ha? Onu da biz mi öğretelim?

Beynimin ani çıkışıyla yüzümü ona döndürdüğümde keşke daha önceden baksaydım diye geçti içimden. Oldukça iyi birine benziyordu aslında. Müşterisiyle dalga geçen bir terbiyesizin daha kötü bir yüzü olduğunu hayal etmiştim ama o aksine... Güzeldi. Yakışıklıydı yani. Yani ikisi de. Her neyse. Çok da önemli değil. Gülümserken sol yanağında yok yok sağ yanağında hayır hayır ikisinde de beliren gamzeler bu gülüşü tamamlıyor ve içimin yumuşamasına yaltaklık ediyorlardı. (Her şey o gamzeler yüzünden, tutuklanmalı!) Benden çok da yaşlı durmuyordu, hatta hiç yaşlı durmuyordu. Yirmili yaşlarında gibiydi ama bir çocuk gibi de. Tamam bunu açıklamam imkansız. Küçülmüş de büyümüş gibi diyeceğim ve kalıpları tersine çevireceğim.

Benden ancak bir iki karış kadar uzundu-böyle dediğime bakmayın kendi elime göre ölçü alıyorum ve benim boyum olmasa da elim çok uzundur-ve kömür karası gibi simsiyah deyimini kanıtlayan saçları alnından aşağı dökülürken bir kısmı koyu kahverengi gözünün içine giriyor gibi duruyordu. Acaba rahatsız olmuyor mu diye düşünürken elimle o saçları geri itme dürtüsüne karşı koymaya çalışıyordum. Salak şey yine iş başında, beni tuttuğu zincirleri tıngırdatmaya başlamıştı.

Ne dağınık saçlar! Her yerden çıkıyorlar! Şuna bak şuna gözüne giriyor neredeyse! Gözüne girsin o saçlar senin.

Tamam dağınık ama çok da hoş duruyor aslında ya...

Sus.

Ona baktığım bir iki saniyenin bende bıraktığı izlenim iyiydi ama salak şey için aynı şeyi söyleyemeyeceğim.

"İsmini söyleyeyim mi? Şey... kitabın."

Güldü. "Söyleyin."

"İsmi şey..." Beynimi iyice yokladım ama içinde 'Rezil oldun' düşüncesinden başka bir şey yoktu. Neydi yahu bu kitabın ismi? Kafeden çıkmadan önce unutmamak için yüz defa tekrarlamıştım oysa ki. Hu huuu! Nereye gittin?

"Şey diye bir kitabımız yok maalesef."

"Hayır, adı şey değil. O düşünme şeyi."

"Düşünme şeyi mi?"

"Şey dedim ya o düşünme şeyi işte. Şey yani... Sıfat. Evet, düşünme sıfatı."

Çocuk eğlenmişe benziyordu. Yüzünde geniş bir sırıtış belirmişti.

Rezil ettin kendini. Rezilsin resmen rezil! Ne saçmalıyorsun sen yahu!

Yüzümün kızardığını hissettiğimde içimde dolaşan utanç dalgası tüm vücuduma hücum etti. Ağlamamak için zor tutuyordum kendimi. Resmen gülerek benimle dalga geçiyordu işte.

"Demek ortaokulda Türkçe öğretmeninizi iyi dinlememişsiniz. Şey sıfat değil zarftır."

"Öyle miymiş?"

"Hıhı."

Bu gerçek bir onaylama hıhısıydı işte.

"Türkçe dersi için teşekkürler. Hayatıma çok şey kattı."

Bunları söyledikten sonra uzun bir cümle kurmuş olmanın verdiği yorgunluğu hissettim bedenimde. Ama bir yandan da kendimi tebrik etmek zorundaydım çünkü kelimeleri birbirine karıştırmamış ve düzgün bir şekilde-sesim de gayet duyuluyordu-dile getirmiştim.

Tebrikler! Bebeği konuşmaya başlayan bir anne gibiyim şuan! Neredeyse ağlayacağım!

"Ne zaman isterseniz. Ama bundan sonrası bedavaya olmaz."

Gülümsemek istedim ama yaptığım tek şey dudağımı azıcık kıpırdatmak oldu. Bu da artık konuşma dozunu çoktan aştığımı gösteriyordu ki zaten hayatımda tanımadığım biriyle ilk defa bu kadar uzun bir diyalog içinde bulunmuştum. (5 dakika mı? Bu benim için rekor.)

Artık buradan çıkmak istiyordum. Gittikçe daha rahatsız hissediyordum kendimi ve boynumdaki atkı tenimi kaşındırmaya başlamıştı. Bir şey söylemem lazımdı. Hadi çalış be beyin! Salak şey sen uzak dur ha! Hadi hadi! Çok heyecan yapma sakın. Heyacan yapma bak. Heyacan yap-

"Ben geleyim de sonra giderim o zaman."

Cümlem sonrası oluşan birkaç saniyelik sessizlikte birbirimize baktık sadece. Daha sonra çocuk kaşlarını çatmış gülerken ben neden böyle bir tepki aldığımı ölçüp biçiyordum aklımda. Allah Allah ne dedim ki ben?

Sonunda fark ettiğimde-neyse ki fark etmişim etmesem ne olacaktı-baştan aşağı-bacaklarım bile yandı-kızardım.

Allah belanı vermesin! Ne diyorsun sen! Ayy ben nerelere gidem ben ne yapam! Yılın en rezil insanı seçileceksin bu gidişle! REZİL PİSLİK!

"Ay yani gideyim de sonra gelirim."

Kaç! Kaç çabuk kaç Mehir! Kaç yoksa bu leke başka silinmeyecek üzerinden.

Belki de beynimin bu önerisini değerlendirmeye bile almamalıydım ama o an ne yaptığımın pek de bilincinde değildim. İplerim salak şeyin elindeydi.

Hızlıca çocuğun yanından geçerek çıkışa doğru yöneldim. Koşar adımlarla raflar arasından geçerken ayakkabılarımın çıkardığı tok sesler çok gürültülüydü ve bu beni daha da utandırıyordu. Elimden geldiğince çabuk çıkmalıydım buradan.

"Bir dakika bekleyin lütfen!"

Aslında ardımda yükselen bu sözü dinleme gibi bir niyetim yoktu. Hop diye kapıdan kaşla göz arasında toz olmak istiyordum ama ayaklarım durdu. Durmak için sebepleri neydi hiç bilmiyorum ama öylece duruverdiler işte. Bugün onlardan uzun bir hesap sorulacaktı.

Arkamda bıraktığım çocuk bana yetişince elinde küçük bir kağıt parçası tutuyor olduğunu gördüm. Yüzüne bakamazdım tabi ki, bu kadar utançtan sonra olmazdı. Bedenimi yarım buçuk döndürerek gözlerimi ellerine sabitledim. Elindeki kartı bana uzattı. Gülümsediğinden emindim ama kanıtlayamazdım.

"Siz bizim ilk müşterimizsiniz. O yüzden bu da ufak bir hediyemiz olsun."

Ne olduğunu bilmediğim kart için teşekkür bile edemeden büyük bir atiklikle elindekini kapıp dükkandan çıktım. Arkamdan kapıdaki zil sesi rüzgarla uzaklara karışırken beynimle savaşım tekrar başlamıştı.

...Yuh insan bir teşekkür eder odun! Dengesiz! Bir de diğer insanlara laf ediyorsun. Senin onlardan farkın ne? Sen de aynı onlar gibisin. Kaba, bayağı, pislik, aptal, cimri, bencil, cahil.....

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.