İçeriğe geç

Gece Ortası

Bölüm 3 · 5 dk okuma

Gece Ortası

Bölüm 3

1

Ocak

2013

"İnsan başına gelmediği sürece diğerlerinin yaşadığı hiçbir derdi anlayamaz. Bir hikayeden öteye geçmez onun için, ne kadar yaşanmış dahi olsa. Kendi yaşamadığı zaman onun için gerçek değildir.

İnsanlar anlamaz. Sadece kendi gözünden bakar, kendi penceresinden yorumlar. Onun doğruları herkesin doğrularıdır. Tahammül bile edemezler kendi doğrularına müdahale edilmesine. Suçlar ve yargılarlar. Yakıp yıkana, tüketene ve öldürene kadar... İnsan kendi kendini mahveder. Başka hiçbir şey değil."

Kalemden mürekkep dökülmeye başlayıp kağıt üzerindeki harfleri karanlığa boğarken yazılanlar yavaşça kaybolmaya başladı. Gözlerim beyaz kağıdı kaplayan siyahlığı takip ederken içimi dolduran ve taşan sıkıntıyla ofladım. Kaç gündür bu odaya tıkılmış, aynı şeyleri yüzlerce defa aklımda tekrar etmekten yorulmuştum. Sürekli geliyorlardı. Sürekli ve daima.

Bazen boşaltmak için o düşünceleri, elime ne geçerse alıyor ve aklıma doluşanları hiçbir düzeltme olmaksızın yazıya döküyordum. Böylece ortaya ne idüğü belirsiz kağıtlar çıkıyordu. Hepsi birbirinden bağımsız, ayrı duygu patlamalarıyla yazılmış karışık kağıtlar. Bu hayvanat bahçesine benzeyen-belki bir hayvanat bahçesi buranın yanında gül bahçesi gibi kalabilirdi-keşmekeş odanın kim bilir nerelerinde dolaşıyordu o buruşmuş mürekkep lekeli sayfalar. Ama kağıtların yarattığı bu dağınıklık benim için pek de önemli değildi. Bana yardımcı olan tek şey bu, tutunacağım tek dal buydu. O yüzden tek çaremden ne pahasına olursa olsun vazgeçmeyecektim.

Şey bir de tüm bunlar bir yana düzenli, tertemiz bir odaya da bayılmazdım doğrusu. Aksine, böyle bana ilham getiren her şeyin iç içe girdiği yerleri severim. Tabi... İnsanlar olmadığı sürece.

İnsanlar nereye ayak bassa ardından orayı çürütüyor, karartıyorlardı. Tıpkı aniden bastıran yağmur yüzünden buruşan ve boynu bükülen çiçek tarlası gibi. İnsanlar aniden bastıran bir yağmur, şimşek çaktıktan dakikalar sonra gelen rahatsız edici o sesti. En azından gök gürültüsünden korkan ben böyle düşünüyorum.

İnsanlara olan nefretimi daha iyi anlatamazdım herhalde. Ya da anlatabilirdim ama... İnsanlar bir ıspanak g-

Neyse.

Masanın üzerinde, mürekkebi taşan kalemin hemen yanında duran ve bana her an bir şey söyleyecekmiş gibi bakan telefon aniden vızırdamaya başlayınca koltuğumda dönmekte olan bedenimi durdurup elimle çabucak onu aldım ve akşam yatmadan önce sabah sekize kurduğum alarmı kapattım.

Yine alarma gerek kalmamıştı. Beynimdeki düşünceler sağolsun, beni erkenden kaldırmışlardı. Horozları da kaldırayım diye. Ne iyi bir beyin. Hakkı ödenmez.

Her neyse... Esnememi durduramayarak ayağa dikildim. Yeni bir hayatta kalma macerasına başlamanın zamanı.

Evet, hayatta kalma macerası. Benim her gün yenilenen-değişen tek şey tarih ama olsun-hayat maceram. Liste bugün çok uzun. Oldukça da zorlayıcı.

1-Okula gitmek üzere otobüse binmeliyim.

Eğer şansım yaver giderse ve tam zamanında yetişirsem sorun yok ama durağa erken varırsam önümde iki seçenek var; Ya bankta boş yer vardır ya da yoktur.

Dört yapraklı bir yoncaysam ve boş yer varsa sıkıntı değil ama doluysa...

O zaman nasıl duracağım konusunda uzun uzun düşünmeliyim. Dik mi durmalı, bir yere mi yaslanmalı? Telefonla oyalanıyormuş gibi yapma olasılığım da var. Veya kenarda volta atarak da bekleyebilirim. İşte seçenekler böyle uzuyor. Hangisini seçeceğim tamamen o anki ruh halime bağlı.

2-Otobüsten indikten sonra fakülteme varmak için biraz yürümem gerek.

Basit gibi görünebilir ama benim gibi kişiler için bu tam bir eziyet-gerçi o kadar yolu yürümek herkes için zordur ama...

Eğer yürürken tanıdığım birini görmezsem muhteşem, tadından yenmez. Fakat görürsem... Seçenekler işte tam burada dallanıyor.

Onu görmemiş gibi yapabilirim. Ya da ona el sallayıp selam verebilirim.

Onu görmemiş gibi yaparsam iki seçenek var; Beni fark etmez ve hiçbir sorun olmaz. Ama beni fark ederse... Ona selam vermediğimi görüp beni kaba biri sanar veya ona bozulduğumu düşünür. Her türlü felaket.

Ona selam verirsem de iki seçenek var; Bana güzel bir şekilde karşılık verebilir. Bu en iyi ihtimal. Ama daha kötüsü de var. Beni tersleyebilir. Ki bu benim için yoğurtlu bir ıspanaktan bile daha korkunç. Bunlar tamamen o kişinin o günkü ruh haline bağlı.

3-Okuldan çıktıktan sonra grupça bir proje için çalışacağız, bu nedenle kütüphaneye gideceğiz.(Bugüne özel bir madde. Korkunç! Gerçekten korkunç!)

Burada olacaklar çok çeşitli ve hayal edemeyeceğim kadar fazla. Grupta dışlanıp arkada yürümeye mahkum edilmem, biri bir şey istediğinde onu uzatmak zorunda kalmam, bir şey satın almamı istemeleri, bana projeyle ilgili fikrimi sormaları ve en kötüsü içlerinde karnımın aniden guruldaması gibi olasılıklar mevcut.

Elbette, bunları yaşayarak göreceğim. Ama aklım şu anda bunları düşünmeye başladı bile. En kötü ihtimalleri düşünerek beni onların olacağına ikna etmekle meşgul. Her ne kadar bedenim hazırlanıp çıkmakla uğraşıyor olsa da. (Az önce iki farklı çorap mı giyindim?)

"Mehir!" Annemin telaşlı ve yeni uyanmış hali de bu maratona eşlik ediyor tabi ki. "Kahvaltı yaptın mı?"

"Evet, elbette." Annemin her gün istisnasız sorduğu soruya cevap verirken ayakkabılarımın bağcıklarını bağlıyordum.

Aman! Sıkı bağla çözülmesin de sonra tekrar bağlamak için durmak zorunda kalma. Ne kadar stres verici olduğunu biliyorsun!

Beynimin uyarısına karşılık ikinci düğümü atarken annem üstümden bana bakıyordu. "Dikkatli ol, yoldan karşıdan karşıya geçerken dikkat et. Özellikle de arkadaşlarına dikkat et ha," işaret parmağını üzerime doğrulttu ve gözlerini kıstı. "En tehlikelisi de erkekler."

Ayağa kalkıp elimi silkeledim. "Tabi ki anneciğim, yabancılardan şeker de almam."

"Bunlar dalga geçilecek şeyler değil kızım ha. Hayatını karartır. Yaşandı, tecrübe edildi ve onaylandı."

"Paketlenip servis de yapılacak mı?"

Annem oysa ki bana oldukça komik gelmiş olan esprime karşılık meşhur anne kozunu kullanarak terliğini ayağından çekip aldı. "Hadi git kız! Yürü! Anneyle dalga geçiyor bir de!"

Gülerek koşarken ona el salladım ama bana terliğini göstererek büyük bir uyarıda bulundu.

Sokaklar sessizdi, kuş cıvıltıları ve erkenden işlerine gitmekte olanların arabaları dışında hiçbir ses duyulmuyordu. Kuşlar sanki öterken hüzünlü bir türkü döktürüveriyor, ara ara yanımdan geçen arabaların sesleri tarafından gösterileri boğuluyordu. Kaldırımda yürürken ayakkabılarımın çıkardığı sesler kulağıma ulaşınca bu orkestra tamamlanıyor, adı Sabahları Şehir Orkestrası oluyordu.

Önümde otobüs durağı belirdiğinde kendimi orkestraya öyle kaptırmış haldeydim ki yavaş yürümeyi unuttuğumu o an fark ettim. Elbette yavaş yürümeliydim! Al işte, otobüs daha gelmemişti.

Boku yedin. Seçimini yap şimdi.

Günün erken saatlerinde hayat savaşı benim için şimdiden başlamıştı.

Ben tüm bu savaşa, düşüncelere ve telaşlara salak şey diyordum.

Diğer insanların tabiriyle anksiyete ve şizofreni.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.