Telefonum kulağımda, taş kaldırımlarda bardaktan boşalırcasına yağan yağmurun altında yürüyordum. Kararmış havayla ve aniden bastıran yağmurla birlikte boşalan sokakta gözlerimi hızlıca gezdiriyor, bir yandan da telefondaki Reha'nın sesine cevap veriyordum.
"Evet, işte gördüğün o marketten sonra sağa dön."
"Döndüm." Diye haber verdim, ayaklarım Reha'nın söylediği tarafa dönerken çoraplarıma bulaşan ıslaklığın hissine bulanmışlardı.
"Heh işte orada, tam solunda göreceksin."
Başımı sola döndürdüğümde Reha'nın bahsini ettiği küçük binayı gördüm. Köhne, yıkık dökük bina uzun zaman önce terk edilmiş gibi duruyordu. Hiçbir ışık, hiçbir yaşam belirtisi yoktu; sadece başımı döndüren bir karanlık. Binanın üzerinde çamurla kaplanmış bir tabela vardı, büyük bir puntoyla 'Çiçek Sanat Galerisi' yazılmıştı.
Telefonu kulağıma daha fazla yaklaştırdım, kararsızlıkla sordum, "Burası olduğuna emin misin? Biraz şey duruyor da... Korkutucu."
Reha telefonun diğer tarafından güldü. "Dışarıdan öyle gözükebilir ama içeri girdiğinde tüm önyargıların silinir gider. Hadi gel, seni bekliyorum."
"Geliyorum."
Telefonu kapatıp cebime attıktan sonra altına sığındığım apartmandan koşarak araba yolundan karşıdan karşıya geçtim. Neyse ki yollar ıpıssızdı, yoksa kendimi bir arabanın altında ezilmiş halde bulabilirdim.
Eski sanat galerisinin önüne varınca hiç beklemeden içeri attım kendimi. Sonunda kuru bir yer. Saçlarımı sıkıp yerde küçük bir gölcük oluşturduktan sonra içeriye göz attım. Giriş karanlıktı fakat binanın derinlerinden turuncu bir ışık huzmesi yayılıyordu. Reha orada olmalıydı. Gözlerimi kısarak ışığın geldiği yöne baktım, adımlarım gayriiradi o tarafa gitmeye başladı.
Üzeri beyaz çarşafla örtülü hayalet gibi yapıların yanından geçtikten sonra ışığın kaynağına vardım. Küçük bir sergi alanıydı burası, Reha'nın da dediği gibi içeri girmeden önceki tüm önyargılarımı silip atmıştı. Açık kahverengiye boyanmış duvarlar üzerinde çerçeveler içinde resimler asılı duruyordu. Gözüm Reha'yı aradı fakat aradığımı bulamayınca cebimde duran telefonumu almak için hareketlendim.
Tam Reha'nın numarası üstüne tıklıyordum ki...
Telefonu tutan elim aşağı düşerken kaşlarım çatık, gözlerim kısılı bir şekilde duvardaki portreye bakakaldım.
Bu... Düşündüğüm şey olamaz değil mi?
Bedenim duvara asılı resime doğru yöneldi, gördüğüm şey bir an soluksuz kalmama neden oldu.
Koltuğa yayılmış kitap okuyan, yağlı boyayla çizilmiş resmimin altına incecik bir yazıyla 'Kitap okurken...' yazılmıştı. Yazının yanında küçük bir ok yan taraftaki resmi işaret ediyordu.
Bu da neydi böyle?
Hemen yan taraftaki resme yöneldi şaşkınlık dolu bakışlarım ve sonra diğerine ve diğerine...
Masada oturmuş tabaktaki pastayı mideye indiren Mehir.
'Tatlı yerken...'
Telefonu yüzüne tutmuş kaşlarını çatan Mehir.
'Telefona bakarken...'
Elleri saçlarında, yüzü kızarmış Mehir.
'Kelimeler diline dolandığında...'
Uyuyan Mehir.
'Mışıl mışıl uyurken...'
Ağzını açmış kahkahalarla gülen Mehir.
'Kendi yaptığın esprilere gülerken...'
Kütüphanede yere kapaklanan Mehir.
'Ve hatta düştüğünde...'
Duvara iliştirilmiş küçük tablolar sona erdiğinde son cümlenin yanındaki okun gösterdiği tarafa, altında bir şey saklayan kırmızı kadife örtüye baktım. Bunu... Açmam gerekiyordu sanırım. Gözlerim şaşkınlık ve merakla açılıp kapanırken uzunca yutkunarak elimi örtüye götürdüm.
Kumaş masallardaki uçan halılar gibi zemine konduğunda ortaya çıkardığı şey, işte bu şey gerçekten nefesimi kesti.
Boyumu aşan dev portrenin önünde eriyip gidiyordu adeta bedenim. Ela renkli semavi gözler, ışıltılı yanaklar, müşfik bir gülümsemeyle kıvrılmış dudaklar, üzerinde yıldızların dans ettiği pırıl pırıl kahverengi saçlar... Ve hepsi birleştiğinde ortaya çıkan eksantrik yüz...
'Hayatının her anında çok güzelsin Mehir.'
Hayatının
Her anında
Çok güzelsin...
Portrenin ihtişamını ve üzerine aşkla kondurulmuş cümlenin güzelliğini aklıma kazımak istercesine uzun uzun inceledim. Her bir ayrıntıyı, her bir rengi, her bir gölgeyi, her bir fırça darbesini... Sahibi olduğum yüzün her zerresini...
Ressamının hünerli elleri miydi bu resmi böylesine güzel kılan yoksa çizilen yüzün sahibi mi?
"Artık güzel olduğuna inanıyor musun?"
Ardımda yankılanan sesle bakışlarımı tuvalden zorla ayırarak arkamı döndüm. Reha ellerini belinde birleştirmiş, gururlu ressam edasıyla gülümsüyordu al al olmuş yüzüme. Ressam ruhlu, edebi cümlelerle dolu, bataklığın içinden bana el uzatan bu güzel kalpli adama bakarken iyi ki o gün Gece Ortası'nı bulmuşum diye düşündüm.
Evsiz ruhuma sıcacık bir yuva, karanlık zihnime renklerle dolu bir fırça, kurak kalbime su olan Gece Ortası... Galaksilerin arasında, yıldızlar içinde yolunu kaybedenleri ağırlayan; umut veren, ışık veren... En önemlisi de bana, bana Reha'yı veren...
Şu ana dek aşkın sadece insanların hayal dünyasından taşıp kitaplara damlayan hayali bir his olduğunu sanırdım. Gerçek olamayacak kadar gerçek dışıydı çünkü... Fakat önümde durmuş bana gülümseyerek bakan Reha, bana yirmi üç yıllık ömrümde ilk defa gerçekten yaşıyormuş gibi hissettiren Reha tüm fikirlerimi alaşağı etmişti. İçimde ona sarılma arzusuyla yanıp kavrulurken aşkın hiç olmadığı kadar gerçek olduğunu öğrenmiştim. Kitaplarda yazanlardan daha eşsiz, hiçbir kalıba sığdırılamayacak kadar özgür olduğunu. En az hırçın dalgaları kıyıya vuran bir okyanus kadar özgür...
"İnanıyorum." Diye fısıldadım. Kalplerimizden çıkıp bir noktada birleşen o aşk ipinin beni ona doğru çektiğini hissediyordum. "Sayende artık kendime inanıyorum."
"Ben de sana inanıyorum Mehir. Ne olursa olsun tüm kalbimle sana inanıyorum."
Bedenim kolları arasında yeniden can bulmuş gibi filizlenirken, kalp atışlarımız aynı ritimde atıyordu. Artık kendimi daha özgür, zincirlerinden kurtulmuş bir mahkûm gibi hissediyordum.
Tatlı kokusunu içime çekerken "Teşekkür ederim." Diye fısıldadım.
Nefesiyle saçlarımı uçuşturarak cevap verdi. "Sayende yeniden yaşadığımı hisseden ben, asıl ben teşekkür ederim sana."
Gecenin ortasında sıkı sıkı sarılan iki sevgili artık her şeyin bittiğini düşünerek rahatlıyor; böyle kenetlenirlerse birbirlerine, hayatın onları sürükleyemeyeceğini sanıyorlardı.
Fakat hayatta tek gerçek varsa o da değişimin insanın ta kendisi olduğuydu...