İçeriğe geç

Gece Ortası

Bölüm 26 · 8 dk okuma

Gece Ortası

Bölüm 26

15

İçimi titreten buz gibi havada hastanenin önünde dikilirken kendime lanetler yağdırıyordum. Etrafımı saran rüzgar da bana geri dön der gibi esiyordu. Ama yatakta olmam gerekirken buraya gelmiştim bir kere, hem Reha'nın beni bırakmaya niyeti yok gibiydi.

Hastane güvenlikçisiyle sohbet eden Reha'nın.

Bir daha onunla bir yere gideceğimi sanmıyordum çünkü dünyada ne kadar insan varsa hepsi Reha'nın tanıdığıydı. Yol kenarındaki simitçi, pazar poşetleriyle dolaşan yaşlı teyze, sokakta top oynayan çocuk, lüks arabasıyla işe doğru yol alan iş adamı... Memlekette ne kadar dertli insan varsa Reha hepsini etrafına toplamıştı ve her birine altın tepsi içinde yardım sunmuştu sanki.

Neyse ki soğuktan donmadan önce güvenlikçinin hasta kızı adına yardım edebileceği bir şey olup olmadığını defalarca soran Reha peşinde benimle birlikte hastane bahçesine girdi. Binaya yaklaştığımız her adımda içimdeki korku sesini yükseltiyor ve "Hastane hastalar içindir, sonunda ait olduğun yere geldin." Diye bağırıyordu.

"Yüzün niye asık?" Reha'nın ağzını kapattığı atkının içinden çıkmaya çabalayan sözcükleri oflamama neden oldu.

"Sanırım sıcacık yatağımda uyuyor olmak yerine zorla hastaneye getirilip bir de dünyanın en sosyal insanı yüzünden iki saat ayakta beklediğim için olabilir. Ama emin değilim."

Reha biraz da şakasına ettiğim şikayeti ciddiye almış gibiydi, bana doğru dönerek mahcubiyetle gülümsedi. "Üzgünüm. Bak şimdi içeri giriyoruz, orada oturur dinlenirsin."

Bir gülüş, yanaklarda beliren iki gamze ve hoop... Karşınızda kandırılmaya hazır bir Mehir. On dakika önce de aynı şeyi söylemişti sanki ama... Unuttum gitti.

Geleceğim öğrenilince bugün ekstra kalabalıklaştırılmış hastanenin içine ilk adımımı attığım anda içerideki sıcak hava beni kucakladı, vücudum rahatlayınca kasılı kaslarım serbest kaldı. Fakat önümde uzanan buruk manzara bedenimi acıyla titretmeye yetti.

Evine hoşgeldin.

Çığlık çığlığa ağlayan çocuklar, iş arkadaşına seslenen hemşireler, beyaz önlüklerini bir kahraman edasıyla savurarak gezen doktorlar, hasta insanlar, hasta insanlar... Çaresiz bakışlar ve ölüm korkusunun saf kokusu... Her biri ruhuma ip gibi dolandı, nefessiz bırakana dek sıktı ve sıktı.

Reha ilerideki merdivenlerden adımı seslenene kadar nefesimi tutmuş olduğumun farkında değildim. Etrafa bakmamaya çalışarak konuşacak yeni bir insan bulmadan önce Reha'nın yanına koşturdum.

İkimiz dar ve karanlık bir koridordan geçerken bir kadın hastane canavarı gibi önümüzde belirdi. Yüzünü pek seçemiyordum fakat sesine bakılırsa görmüş geçirmiş bir kadındı.

"Hoşgeldin Reha!" Diye bağırdı neşeyle, omzuna vurdu. "Bugün annene resmimi çizdirdim, öyle güzel öyle gerçekçi oldu ki... Yatağımın baş köşesine asacağım!"

Reha cevap veremeden gözleri bana çevrilince açtı o şom ağzını. "Bu kız kim?" Omuza bir darbe. "Yoksa sevgilin mi hıı?" Sanki öyle yaparsa ben duyamayacakmışım gibi dudaklarını kıpırdatmadan konuşuyordu.

Ah ne güzel. Ne zaman iki kişiyi yan yana görseler farklı farklı anlamlar çıkaran teyzeler çetesinin bir üyesi.

"Yok... Değil." Diye cevapladı Reha, hafifçe kızararak. "Arkadaşım."

Kadın göbeğini tutarak çizgi filmlerdeki kötü karakterleri andıran bir kahkaha attı. "Ay canım anlamadık sanki! Ne diye utanıyorsunuz? Sevmek ayıp mı çocuğum?"

Reha dudaklarını araladığı an omzunu sıkarak-canı acımıştı-onu susturdu. "Gidin hadi gidin. Annenle tanıştıracaksın belli ki." Bizim garip, adlandıramadığım bakışlarımız altında koridorda bir hayalet gibi kayboldu. "Düğününüze beni de çağırın!" Diye bağırdığını duydum en son. Arkasında ne söyleyeceğini kestiremeyen iki kişi bıraktı.

Reha aramızda dolaşan bu gergin havayı dağıtmak istercesine öksürdü. "Hadi, gidelim."

Onu takip ettiğim yollar sonunda kendimizi bir kapının önünde bulduk. Reha bana kısa bir bakış attıktan sonra sürgülü kapıyı çekerek açtı.

İçeri girdiğimde çiçek ile karışmış karanfil kokusu karşıladı beni. Aydınlık odanın bir duvarını boydan boya kaplayan pencerenin önüne cam bir vazonun içinde renk renk çiçekler yerleştirilmişti. Ve yatağın üstünden yere sarkan yorganın tepesine yerleşmiş, kucağında bembeyaz parlayan deftere bir şeyler karalayan kadın yüzünde küçük bir tebessüm taşıyordu. Benzi solgun, saçları ağarmış ve sırtı kamburlaşmıştı. Buna rağmen kalemi kağıt üzerinde zarifçe gezdirişinde bir parça asillik vardı.

İçeri girdiğimizde ilk Reha'yı gördü, gözleri sevinçle parıldayarak gülümsedi. Bana dönünce bakışları, tanıdık bir yüz görmüş gibi oğluna verdiği gülümsemenin aynısını sundu.

"Hoşgeldiniz." Oğlunu andıran sesi odayı doldururken yatağın karşısındaki koltuğa yerleşen Reha'nın yanına oturdum.

"Bugün çiçekler yok ama onun yerine bir misafirin var."

"Gördüm." Diye cevapladı oğlunu, gözleri üzerimde halen gülümsüyordu. "Çok güzel bir misafir."

Bir şey söyleyip söylememem gerektiğini düşünürken "Teşekkür ederim." kelimeleri döküldü ağzımdan. Kadının tebessümü arttı. Daha sonra yavaş bir harektle Reha'ya döndü.

"Bana biraz meyve alabilir misin? Dünden beri canım mandalina istiyor."

Reha göz ucuyla bana baktıktan sonra hafifçe kıpırdandı. "Alırım tabi ki. Ama şimdi mi?"

"Evet şimdi." Elindeki kalemle beni işaret etti. "Biz de arkadaşınla biraz sohbet ederiz."

Reha başını salladıktan sonra ayağa kalktı. "Hemen dönerim." Dedi kapıdan çıkıp beni annesiyle baş başa bırakmadan önce. Odada kadınla yalnız kalınca içimde büyük bir huzursuzluk hissi oluştu. Yerdeki beyaz fayansları izlemeye koyuldum.

Ben sessizce otururken kadın defterini yeniden kucağına koymuş, kalemle beyaz sayfanın üzerini çizmeye başlamıştı. Odanın sessizliğinde kalemin kağıda kavuşma sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Ve bu ses içinde tanımlayamadığım birçok duyguyu taşıyordu. Bir annenin özlemi, genç bir kızın hüznü, hasta bir kadının korkusu...

"Reha senden çok bahsetti."

Kadın konuşmaya başlayınca başımı kaldırıp kağıda eğdiği yüzüne baktım.

"Adın... Mehirdi değil mi?"

Başımı salladım önce fakat tamamen kucağındaki deftere odaklandığı için "Evet." Diye yanıt vermek zorunda kaldım.

"Reha'nın arkadaşı olduğun için teşekkür ederim Mehir." Gözlerini yüzüme doğrultunca benimkileri hemen yere indirdim. "Ben gittiğimde yalnız kalacağından korkuyordum."

Bugün gördüğüm kadarıyla pek de yalnız kalabilecek birine benzemiyor, diye geçirdim aklımdan.

"Yardım etmeyi, insanlara derman olmayı çok sever. Fakat sıra kendisine geldiğinde... Zalim bir insana dönüşüverir. Kendine yardım etmeyi asla düşünmez." Yüzümü dikkatle inceledikten sonra başını yeniden kağıda eğdi. "Bu yüzden Mehir, işte bu yüzden sana minnettarım. Ona kendini hatırlattığın için."

"Ben... Ne söylemek istediğinizi anlamadım."

Hafifçe güldü, elleri kağıt üzerinde oynarken. Bir süre çizdiği şeye baktı, daha sonra aklında kederli bir anı belirmişçesine iç çekti. "Biliyor musun? Eskiden ünlü bir şarkıcıydım." Bunu övünerek değil o günlere hasret duyar gibi söylemişti. "Hayranların çığlıkları, tek bir imza için çıldıran gençler, adımın kazındığı sahneler, mikrofon, parlak ışıklar... "

Coşkuyla konuşurken o ana gitmiş de bahsettiği parlak ışıklar gözlerini alıyormuş gibi ellerini yüzüne siper etti. Ardından ansızın heyecanla parıldayan gözleri söndü, dudaklarındaki özlem dolu gülümseme yok oldu, eli yatağa düştü. Olduğu ana geri dönmüştü. "Şimdi bir bak bana. Değişimi hiç bu kadar derinden hissetmemiştim. Sanki o günler hiç yaşanmamış, sadece rüyamda gördüğüm sahnelermiş gibi puslu." Elini alnına götürdü. "Bazen hatırlayamıyorum bile. Aradan yalnızca beş yıl geçmiş olmasına rağmen..."

Gözlerimi kadına kenetlemiş nereye varacağını merakla beklerken o kalemi eline alıp yeniden karalamaya koyuldu. "Reha bu çöküşü benden daha derinlerde yaşadı. Küçük yaşta hayallerinden, onu hayata bağlayan her şeyden vazgeçmek zorunda kaldı. Yüksek dağların zirvesindeyken hiç beklemediği bir anda sarsılarak derin bir kuyuya düştü." Gözlerinin ne denli yorgun baktığını fark ettim o anda. Böyle bir devrilişin acısını tatmış, artık bir uçuruma doğru yol alırken mecali kalmamış gözler.

"O kuyudan çıktı belki ama düşerken aldığı yaralar hâlâ taze." Bakışlarını bana yöneltti. "Ve sen Mehir, nasıl yaptın bilmiyorum ama o yaraları sen kapattın."

Sen kelimesini vurgulayarak söylediğinden bu sözcük beynimde çınladı. Ben.

Kadın şaşkınlıkla bakan yüzüme gülümsedikten sonra yatağın yanındaki çekmeceye uzanıp eline bir zarf aldı.

"Bu yüzden sadece senden isteyebileceğim bir iyilik var." Gözleri elindeki beyaz zarfın üzerinde dolaştı. "Çok vaktim kalmadı. Doktorlar öyle söylüyor. Normalde doktorların bu tür laflarına inanmam. İki yıl önce de aynı şeyleri zırvalıyorlardı. Fakat bu sefer ben... Ben bunu hissedebiliyorum. Uçurumun kıyısında, bir ayağım havada arkamda beni ittiren ölüm rüzgarıyla sallanıyorum. Çok geçmeden düşeceğim. Ve bu gerçekleşmeden önce yapmam gereken pek çok şey var. Telafi etmem gereken hatalar, onarmam gereken kalpler..."

Elindeki zarfı bana, duydukları karşısında gözleri dolan bana titreyen elleriyle uzattı. Tereddütle ayağa kalkıp elindekini sanki dokunursam tenimi yakacakmış gibi ucundan tutarak aldım. Kadın elini kendisine çekti. "Ben öldükten sonra," diye başladı cümlesine, ben elimde tuttuğum zarfı incelerken. "Bunu Reha'ya vermeni istiyorum."

"Peki ama siz... Siz neden şimdi kendiniz vermiyorsunuz?"

Kadın gülümsedi, başını eğip kurşun kalem ve kağıtla yarattığı dünyasına geri döndü. "O içindeki mektubu okuduğunda... Ben burada olmamalıyım."

Daha fazla üstelemedim ve bana verdiği zarfı çantamın bir köşesine, en derin köşesine yerleştirdim. Sadece benden isteyebileceğini söylediği bu iyilik umarım gerçekleşmek zorunda kalmaz, diye düşündüm. Umarım Reha'nın kalbinde bir yara daha açılmaz.

Sen kapatırsın tekrar.

Ama izini silemem...

Aklımda dönen düşüncelerle boğuşurken kadın buraya geldiğimden beri elinden bırakmadığı defteri, çizdiği resmi göstermek adına yüzüme doğru çevirince gözlerimde biriken gözyaşlarının serbest kalmasına engel olamadım.

Kara kalemle çizilmiş bu portre; gülümseyen kısa saçlı bir kızı etrafında kuşların uçtuğu, yıldızların parladığı masalsı bir arka planda tasvir ediyordu. Gözlerinin içi gülüyordu kızın, ta içi...

İlk defa kendime bu kadar yakından, bu kadar güzel bir açıdan bakıyor ve bu kızın ben olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum.

Gördüklerim ve duyduklarımın ardından kendini toparlamaya çalışan beynimi rahatlatmak için Reha elinde poşetlerle geldiğinde aldığı çeşit çeşit meyvelerden ikram etmek istediklerinde reddetmiş, tuvalete gitme bahanesiyle yanlarından ayrılmıştım.

Hastanenin labirente benzeyen koridorlarında yürürken sonsuz bir rüyada kulaç atar gibiydim. Bu rüyada duvarların üzerinde kısa saçlı kızın resmi beliriyor, çantamda duran zarf ağırlığı ile beni aşağı çekmeye çalışıyordu.

Ve sen Mehir, nasıl yaptın bilmiyorum ama o yaraları sen kapattın.

Benim gibi bir beceriksiz nasıl yapar böyle bir şeyi? Kendine bile yapamıyorken bir başkasını nasıl iyileştirir?

Yanılıyor. Sen öyle bir şey yapmadın. Sen hastasın. Sen delisin. Sen ömrün boyunca silinmeyecek bir simgeyle damgalandın. Bu farklılığın simgesi. Normal bir insan olamayacak olmanın simgesi. Ve inan bana... Diğerleri asla seni kabul etmeyecek.

Dışlayacaklar seni,

Çemberin dışına atıp bir de tekmeleyecekler,

Kovacaklar oldukları yerden,

Mahzun yüzüne tükürecekler,

Nerede insan varsa sen orada kan kusacaksın.

Çünkü insanlar Mehir, insanlar senin hastalığından daha acımasız.

Unutma, onlar senin en büyük düşmanın.

Başım birinin bedenine çarptı. Beyaz önlüklü bir adamın bedeni. Özür dilemek için kaldırdım başımı, açtım ağzımı. Ve bir özür değil başka bir şey döküldü dudaklarımdan. Ya da sadece aklımdan geçti.

Sözde babam olacak adam. Çağlar.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.