Saat gecenin ikisinde artık ışığı yüzünden gözlerimi yaşartmış telefonum elimde titreyince üzerimdeki yorganı atıp midemi hareketlendiren bir heyecanla mesaj uygulamasına girdim. Sessiz olmaya çalışıyordum çünkü annemin uykusu öyle hafifti ki yanında nefes alsam korkuyla uyanırdı.
'Sıra bende.'
Reha'nın mesajına karşı ellerim klavyenin üzerinde-yanlış yazıp düzelte düzelte-gezindi.
'Zor bir şey olsun bari.'
Bir süre, tırnaklarımı yediren stresle boğuştuğum uzun bir süre bekledim. Reha sonunda mesajını gönderdi.
'İçinde işe yarayan tek şeyin şu cümle olduğu bir kitap okuduğumu hatırlıyorum; insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkûmdurlar.'
'Bir İdam Mahkûmunun Son Günü. Zor olsun dediğimi hatırlıyorum ama...'
'Peki, sendeyim. Görelim bakalım zordan kastın neymiş.'
Telefon ışığını masama doğru tutarak üzerinde dizili kitap yığınlarına bir göz attım ve bu tek bir bakış bile mesajı hemen yazmam için yetti.
'Bülbüller sadece bizi keyiflendirmek için öterler. İnsanların bahçelerini didiklemez, mısır ambarlarına yuva yapmazlar. Kalplerini bize açıp şarkı söylemekten başka hiçbir şey yapmaz onlar. İşte bu yüzden bir bülbülü öldürmek günahtır.'
'Bülbülü Öldürmek. Sen eğer buna zor diyorsan ohooo.'
'Kabul ediyorum bu seferki kolaydı. Buyur, zorla bakalım sınırlarını.'
'Niçin hep acı şeyler yazayım? Dostlar, yufka yürekli dostlar bundan hoşlanmıyorlar. Hep kötü, sakat şeyleri mi göreceksin, diyorlar. Hep açlardan, çıplaklardan, dertlilerden mi bahsedeceksin? Geceleri gazete satıp izmarit toplayan serseri çocuklardan; bir karış toprak, bir bakraç su için birbirlerini öldürenlerden; cezaevlerinde ruhları kemirile kemirile eriyip gidenlerden; doktor bulamayanlardan; hakkını alamayanlardan başka yazacak şeyler, iyi güzel şeyler kalmadı mı? Niçin yazılarındaki bütün insanların benzi soluk, yüreği kederli? Bu memlekette yüzü gülen, bahtiyar insan yok mu?'
Bir süre telefona yapışmış harflerde dolandı gözüm, beynimin her bir köşesini allak bullak ederken. Ama tanıdık gelse de bu satırlar, aklıma adı düşmedi.
'Küçük bir ipucu versen?'
'Bilemeyeceğini biliyordum! Pekala... Bu bir öykü.'
'Yazarını da söylesen...'
'Direkt kitabın ismini söyleyeyim daha iyi.'
'Hadi, hadi söyle.'
'Sabahattin Ali.'
'Buldum! Bahtiyar köpek. Aslında klavyemin ucundaydı ama...'
'Klavyenin ucunda mı? Hahaha, inandım inandım. Hadi gönder bakalım yeni kitabı.'
'İnsan vicdanındaki sırları, kalbin en gizli köşelerine ulaşmadıkça bulmak imkansızdır. Kalbin sırları bilinmedikçe bir adamı söylenen sözlerle etkilemekse tamamıyla olmayacak bir şeydir. Çünkü fikir her ne düşünür ve görürse, zihnindeki hazlarla ve gönlündeki kederlerle karşılaştırır. Benzerse kabul eder, benzemezse etmez.'
'İntibah.'
'Yuh! Deha mısın sen, nasıl bildin?'
'Bir ihtimal deha olduğumdan değil, çok okuduğumdan dolayı bilmiş olamaz mıyımdır?'
'Ya da kitapları yediğinden.'
Reha'nın hafif, melodik gülüşü kulaklarımda çınlar gibi oldu. Dudaklarım ben fark etmeden iple çekilir gibi yukarı kıvrıldı.
Benim yazdığım mesajın ardından boş kalan ekrana baktım. Saat çoktan üç olmuş hatta üçü on beş dakika geçmişti bile. Tuhaftır ama uzun zamandır Reha ile birlikteyken iki şeyi siliniyordu hafızamdan; zaman ve salak şey.
Tonlarca ilacın, psikiyatristlerin yüzüme dik dik baktığı seansların ve hatta yılların düzeltemediği şeyi Reha iki ayda-ya da bir buçuk-kökünden söküp atmıştı. Bunu nasıl yorumlamam veya ne düşünmem gerektiğini bilmiyordum. Bildiğim bir şey varsa o da Reha'nın hayatımda derin bir iz bıraktığıydı. Ve bu iz uzun yıllar boyunca üzerimden silinecek gibi durmuyordu.
'Bu dehanın artık yatma vakti geldi.' yazan mesaj elimden düşmek üzere olan telefonu titretmeseydi öğle saatlerinde bitecek bir uykuya dalacaktım.
'Bekle. Sabah geçen gittiğimiz yerde yeniden yürüyüş yapmaya ne dersin? Hava durumuna baktım ve o havayı kaçırmak istemezsin eminim.'
Bunu yazarken de, gönderirken de ellerimin titremesi yüzünden zor anlar yaşamıştım. Salak şey belki zincirlerini gevşetmiş olabilirdi fakat ben hâlâ soğuk demirleri hissedebiliyordum içimde bir yerlerde.
'Evet demeyi çok isterdim ama sabah hastaneye, annemi ziyarete gideceğim.'
Beklentiyle açılmış gözlerim okuduğum mesaj sonucu hayal kırıklığıyla tekrar uykulu haline geri döndü. Heyecanla atan kalbim yavaşlayıp normal ritmi ile atmaya devam etti. Parmaklarım halsizce harflerin üstünde dolaşırken yeni bir bildirimle titreşti telefon.
'İstersen sen de benimle gel. Hem annemle tanışmış olursun. Nasıl fikir?'
Asla gitmezdim oraya. Gitmezdim işte. Hastanelerden ölesiye nefret ediyor, o koca ruh emici binaların yanından dahi geçmek istemiyordum.
Sabah bir hastanede değil; evimde, yatağımda olmak istiyordum.
'Seninle hastaneye gelmeyeceğim. İyi geceler.'
'Geleceksin. Sana da iyi geceler.'