Mart
2013
Renk renk boyalar fırçadan tuvale akarken birbirleriyle birleşip kucaklaşıyorlardı. Renkler kol kola verip yayıldıkça beyaz geri kaçıyor, üzerini örtmelerine izin veriyordu. Yeşil ve kahverengi ulu bir çınara dönüşüyor, sarı ve kırmızı dağların arkasına göç eden güneşi oluşturuyordu.
Bu renk cümbüşünün içinde kendimi yaralarıma ilaç süren bir doktor gibi hissediyordum. Resimden fırçaya düşen boyalar bir zincir oluşturup ruhuma akıyor, rengarenk boyuyorlardı her yeri.
Annemin hep söylediği gibi, "Dostu renkler olanın sırtı yere gelmez."
Kızıl renge bürünmüş gökyüzüne güneş ışığını soğuran bulutları çizmekle uğraşırken içeriden gelen zil sesi bana müşterinin geldiğini haber veriyordu. Saat sabahın erken saatlerini gösterdiği halde son günlerde kitapçımız oldukça talep gördüğünden dolayı bunu garipsemedim.
Elimdeki paleti masanın üzerine bıraktıktan sonra naylon önlüğe elimi silerek içeri girdim.
Gelenin sadece bir müşteri değil, kitapçımızın sürekli ve ilk müşterisi Mehir olduğunu görünce yüzüme bir gülümseme yayıldı. Artık içeri çekinmeden giren Mehir de gülümsememi iade etti.
Beraber gizli odada oturup sohbet ettiğimiz günden bu yana iki ay geçmiş ve o iki ay boyunca Mehir neredeyse her gün buraya uğramıştı. Önce bir çift korkak göz, tereddütlü adımlar ve diline dolanan kelimeler ile gelmişti; daha sonra gülümseyen bir yüz, rahatça dolaşan ayaklar ve neşeli ruh hali ile. Dükkan, kitaplar ve hatta Bora ile ben varlığına öyle alışmıştık ki ne zaman normalde geldiği saati birazcık kaçırsa başına kötü bir şey geldiğini düşünüp telaşlanıyorduk. Bir keresinde üç gün üst üste gelmediği bir hafta evine gitmeyi bile düşünmüştük. Sonradan sınavı olduğu için gelemediğini öğrendiğimiz zaman gülmüştük halimize.
"Ressamımız yine iş başında demek." Mehir benimle birlikte yarım bıraktığım resmin durduğu odaya girdi, kendini tembelce koltuğa attı.
"Dün başladım ama pek istediğim gibi olmadı." Uzaktan tuvale bir bakınca onca saat verdiğim emeğin karşılığı beni memnun etmedi.
"Gayet güzel olmuş, saçmalama." Diye azarladı beni, gözleri resmin üzerinde dolaşırken. "Ama belki de aynı şeyleri çizmek yerine farklı şeyler de denemelisin."
Renklerin keşmekeş oluşturduğu paleti elime alırken kaşlarım çatıldı. "Ne gibi?"
"Portre gibi."
Başımı kaşırken daha önce hiç portre çizmediğim geldi aklıma. Çiçekler, köy evi, dağlar, gökyüzü... Dışarıda görmeye değer doğal güzelliklerden ne varsa onları geçirmiştim beyaz sayfalara. Ama insan yüzü çizmek... Hiç denememiştim.
"Öyleyse seni çizerek başlayayım mı?" Biraz şakayla karışık sorduğum bu soru Mehir'in yüzünün kızarmasına sebep oldu.
"Benim çizilmeye değer bir yüzüm yok ki."
Ah bir bilseydi yüzünü görmeyi nelere tercih edeceğimi... O zaman kendiyle ilgili böyle küçümser konuşamazdı.
"Çizmeye başlıyorum." Diyerek elimdeki fırçayı ona doğru salladım. Bu sırada tamamlanmayan güneş manzaralı resim kendini yerde buldu.
"Özel hayatın gizliliğini delmekten seni şikayet etmezsem çizersin."
"O zaman ressamının uğruna hapis yattığı resim olarak satışa çıkarılan bir tablo yaratmış olurum."
Mehir güldü. "Yine de pek satılacağını sanmam."
Fırçayı yerine koyduktan sonra ben de koltuğa oturdum. Gıcırtılı ses odada dolaştı. "Kendine hakaret etmeyi ne zaman bırakacaksın acaba?"
Mehir sorumu pas geçerek konuyu değiştirmeye girişti. "Dükkanın neden sessiz olduğunu düşünürken aklıma geldi. Bora nerede?"
İntihar mektubu gibi yazıp masanın üstüne bıraktığı not aklıma gelince içimden gelen gülüşü tutamadım.
"Sevgili dostum Reha'cığım," diye başlıyordu not. "Seninle geçirdiğimiz günler gözlerimin önünden geçiyor şu anda... Özleyeceğim o günleri. Ne güzel günlerdi... Ama geri dönmenin bir yolu yok, kararımı çoktan verdim. Lütfen arkamdan çok ağlama. Seni seviyorum dostum. Uçağa binip İstanbul'a ailemin yanına uçmam lazım. Elveda...."
Bu satırlar kulaklarımda Bora'nın sesi olarak yankılanırken cevapladım Mehir'in sorusunu. "Ailesi çağırmış, onların yanına gitti koşa koşa."
Mehir sessizce kıkırdadı. "Tam tarifsiz adamlık bir hareket.
Mehir'in cümlesini anlamaya çalıştım bir süre. Marvel'dan bir karakter falan mıydı tarifsiz adam? Demir adam gibi?
Yüzümdeki ifadeyi fark etmiş olacak ki açıklamaya girişti süklüm püklüm bir şekilde. "Yani şey... Bora'yı kast ettim. Tüm o moda anlayışı... Tarif edilemez, biliyorsun. O yüzden ona tarifsiz adam diyorum. Yani beynim diyor."
Sesi gittikçe kısıldı, o karlı günde gözlerinde gördüğüm telaşla karışık korku dolu parıltı yeniden belirdi. Sanki söylememesi gereken bir şeyi ağzından kaçırmış da bundan dolayı cezalandırılacakmış gibi başını önüne eğdi, tırnağıyla etini kazımaya başladı.
Onu rahatsız eden şey her neyse etkisini azaltmak adına güldüm. "Çok güzel anlattın gerçekten. Bora daha iyi tarif edilemezdi."
Mehir'in bir anda büzüşen bedenini ve saçlarıyla yüzünü saklama çabasını görünce aklımda gerçekleştirilmesi zor ama bir o kadar da mükemmel bir fikir belirdi.
Onu bekleyen büyük bir sürpriz vardı.