Kasım
2012
İstanbul
Kaldırıma oturmuş sigara dumanını denizin sonsuz ufkuna doğru üfleyen yirmili yaşlarındaki genç oğlan üzerindeki takım elbisenin kravatını gevşetmiş, gömleğin birkaç düğmesini çözmüştü. Evden kaçtığından beri çaresizce nefes almaya çalışıyor fakat üzerindekiler onu daha da boğuyordu. Tüm o çatal bıçak sesleri, parlak ışıklar, lüks eşyalar... Hepsi onu öldürüyordu.
Annesinin arkasından ona seslenişi kulaklarından silinmiyordu ama oraya geri dönmeye de niyeti yoktu. Oraya geri dönmek demek, kendi kendini boğazlamak demekti. Ve onun tek bildiği bir şey varsa o da artık huzurlu bir yaşam sürmek istediğiydi. Nerede ne yapması gerektiğini kontrol eden bir ailesi olmadan.
Elindekini yere atıp paketinden bir dal sigara çıkarıp yaktı. Daha içine çekemeden yanındaki banka oturan kendi yaşlarındaki genç çekti dikkatini. Pejmürde kıyafetleri ve yağlanmış dağınık saçlarıyla ona dilencileri andırmıştı. Görünüşünün aksine güçlü bir vücudu vardı ama. Gömleğinin altındaki kasları kendini belli ediyordu.
İlgisini çeken bu gence bir ıslık çaldı. Bakışları buluşunca yaktığı sigarayı ona uzattı. Öteki, elini hızlıca hayır anlamında sallarken yüzünde bir tiksinti ifadesi oluşmuştu. "Şu illeti bırakmak için ne eziyetler çektiğimi bir bilsen..."
Omzunu silkerek sigarayı dudaklarının arasına yerleştirdi. Yeşil gözleri yeniden dalgalı denize çevrildi. "Niye bırakmaya uğraşıp da kendine eziyet ediyorsun? İç gitsin."
Bankta oturan genç alnından aşağı süzülen teri gömleğinin koluna silerken kendi kendine gülümsedi. "Annem kokusundan nefret eder. Hem insanın içine sinen o koku çıkmayan bir leke gibi kalıyor, tüm dertleri geri çağırıyor. Hatırlamak istemediğin her şeyi."
"Sen sigarayı bıraktın da unuttun mu hatırlamak istemediklerini?"
Kendisine bakmayan kumral uzun saçlı gence doğru başını sağa sola salladı. "Unutmadım tabi ki. Unutmak imkansız." Havada çığlık çığlığa süzülen martı sürüsünü takip etti gözleri. "Ama ruhuma yapışan o lekeden kurtuldum."
Kravatını daha da gevşetirken kaşlarını çattı. "Hâlâ hafızandayken her şey, ne anlamı var bunun?"
"Olmaz olur mu? Yaşananları kabul edince, sana acı veren her bir anına sıkı sıkı sarılınca anlıyorsun bunun değerini."
"Yani şimdi sen diyorsun ki sigarayı bırakırsan her şey düzelecek."
Sigarasının dumanı yüzüne vuran genci ona baktıran hafif bir kahkaha attı. "Ben ne zaman öyle bir şey söyledim? Sigara sadece bir örnek. Kabullenmen lazım diyorum. Acılarını sevmelisin tüm kalbinle."
Göz devirerek olumsuz anlamda başını salladı. "Bence sen sigaraya tekrar başla. Kafa yapmış sende sigarasızlık." Ayağa kalkıp üstünü silkeledikten sonra devam etti. "Ne bu edebi cümleler falan? Sanki kendin de bir şey anlıyorsun da gelmiş bana burada akıl veriyorsun. Ne dedin? Acıları sevmek mi? İnsan acıyı nasıl sevebilir ki? Ancak bir delinin sözleri olabilir bunlar kardeş."
"Öyleyse ben bir deliyim." Diye mırıldandı yavaşça. Gözleri ayağa kalkmış ona yukarıdan bakan gencin yüzünü kaplayan çilleri üzerinde geziniyordu.
"Belli zaten." Diye söylendi öbürü de. "Adın ne senin? Bilgiç falan mı?"
"Adım Reha."
Cevabı güldürdü karşısındakini. "Senin gibi birine ancak böyle garip bir isim yakışırdı zaten."
"Ben Bora." Diye sürdürdü konuşmasını. Etrafına bakındı. "Madem sigara içmiyorsun sana şuradan mısır ısmarlayayım. Garip garip konuşuyorsun ama ilgimi çektin doğrusu."
Oturduğu banktan ayağa kalkan genç gülümsedi. "Mısırlar benden. Senin de anlatacak çok şeyin var gibi."
Böylece iki genç biri uzun biri kısa, biri takım elbiseli biri yırtık gömlekli, biri sesli biri sessiz deniz kenarında yürümeye başladılar...