"Sıcacık bir evde, birbirine kan ve kalpleriyle bağlanmış birkaç insan. Buna aile derler. Zor günlerde birbirlerine koltuk çıkan, dayanak olan, güç olan... Bazen sinirlenseler, nefret etseler de birbirlerinden asla bağlarını koparamayan... Seven, sevilen... Doyuran, doyan... Birlikte ağlayıp birlikte gülen... Aile buna denirdi işte. Aile sırf adı geçtiğinde bile kalpleri sımsıcacık saran, ışığıyla hayatı aydınlatan bir güneşti.
Aile benim sahip olamadığım her şeydi."
18.45
Gözlerimi telefondan ayırdığımda yanıyorlarlardı yorgunlukla. Önümdeki kağıda baktığımda kelimeler dağılıyor ve uçup gidiyor gibiydi. Ellerimi yastık olarak kullanarak başımı masanın üzerine bıraktığımda gözlerim kapandı hemen. Bedenim kendini yeniden belki de uzun bir uykunun pençesine bıraktı.
Bir daha buraya gelmemeye yeminli olduğum halde burada, kütüphanedeydim. Artık dünyada ıspanaktan başka sebze kalmayacaktı belki de. Ya da Reha beni sevmeyecekti. Tabi yeminimi bozmasaydım dahi sevmezdi. Deli kızı kim sever?
Dün yaşanan faciadan sonra-annemi rezil ettikten sonra-eve gitmeyi hem istememiş hem de çekinmiştim. Annem birkaç kez beni arayıp eve gelmem için mesaj atsa da o bile pes etmişti. Gelebileceğim en iyi yer kütüphane olduğu için ayaklarım istemeye istemeye buraya yönelmişlerdi.
Aslında Gece Ortası'na gitmeyi aklımdan geçirmedim de değildi fakat bir gün önce yaşanan o olay beni durduran tek şey olmuştu. Bir daha oranın yanından dahi geçemezdim.
Sayfaların sessiz sesi ve kitapların müziği eşliğinde uykuya dalarken...
Ne?
Başım mama kokusu alan bir köpek gibi hızla havaya dikildi. Gözlerimi kocaman açarak baktığım şeyin gördüğüm şey mi olduğunu anlamaya çalıştım birkaç dakika boyunca.
Hayır olamazdı.
O daha uzundu ve saçları daha karışıktı. Çalılık gibi. Ama şuan gördüğüm kişinin saçları özenle taranmıştı. Benim sandığım kişiyle alakası yoktu.
Elbette. Reha'nın burada ne işi vardı ki zaten? Olsa olsa dükkanda kitap okuyor veya rafları düzenliyordur diye düşündüm.
Kendi kendime şizofren olduğumu düşünerek ve biraz da rahatlayarak başımı tekrar masanın üstüne koydum. Şimdi de halüsinasyon görmeye başlamıştım. Salak şey geri mi dönmüştü yoksa? Öyleyse beynim neden susmuştu? Hayır yani konuşmasını istiyor değildim ama... Hayat böyle çok sıkıcılaşmıştı. İçimde salak salak konuşan bir beyin olmayınca...
Gözlerim yeniden kapanmaya başladı, göz kapaklarım üstüne ağırlık çökmüş gibi inmeye başladı. Biraz uyuduktan sonra eve gidebilirdim. Annemden özür diler ve bir baba istemediğimi güzelce anlatırdım. Annemin bunu anlayışla karşılayacağından emindim. Sonuçta-
Bu sefer ciddiyim. Kütüphanede Reha var ve şuan benim olduğum tarafa doğru yürüyor. Ayakkabılarının tık tık sesi kulaklarımda yankılanıyor sanki, geri sayım yapan bir saat gibi ve bana kaçmamı söylüyor.
Önümde ne varsa hepsini masanın üstünde olduğu gibi bırakıp Reha'ya arkamı dönerek koşmaya başladım. Dur. Hayır koşmamalıyım. Bu daha fazla dikkat çeker. Tamam, sakince yürüyelim. Sakince, sakin-
Allaaaaahhhhh! Kaç kaç kaç!
Geri döndün!
Bensiz yapamayacağını bildiğimden bir kıyak geçeyim dedim.
Ya demek öyle. Sevinmedim tabi ki sadece şaşırdım. Yanlış anlaşılma olmasın diye söylüyorum.
İçten içe beni sevdiğini biliyordum.
Ne alaka-
Reha ortalıklarda görünmüyordu. Belki de şu rafların arasından sıvışıp çıkışa ulaşabilirdim. Ama eğer o da şuan rafların arasında kitap arıyorsa beni görmesi muhtemeldi. Bu riski göze alamazdım. Onun çıktığını görene kadar burada bekleyecektim. En fazla ne kadar durabilirdi ki?
Bir kitap severi sınırlandırmaya kalkma.
Üzülerek söylüyorum, haklısın.
Sağ tarafımda ayak sesleri duyunca telaşla elime aldığım ilk kitabı yüzüme tutarak kimliğimin gizli kalmasını sağladım. Gelen kimdi bilmiyorum ama sonuç olarak kim olursa olsun beni tanıyamazdı. Çok iyi saklanıyordum. Bir gölge gibi-
"Pardon, biraz çekilebilir misiniz?"
Reha bu! Reha'nın sesi. Nerede duysam tanırım.
Ne yapacağım şimdi?
Yerinden çıkacakmış gibi atan kalbimin sesi kulaklarıma kadar geliyordu. Alnımdan aşağı süzülen bir damla ter şakağıma kondu. Ne? Yapacaktım? Ben? Şimdi?
Kitabı yüzüme iyice yaklaştırarak bir iki adım geriledim. Nereye gittiğime dair bir fikrim olmadan ayaklarım hareket ederken bu işin sonu hayır değildi, bunu biliyordum. Hissediyordum.
Mehir, dur dur!
Hayır. Olamaz. Hayır şuan düşüyor olamam. Hayır şimdi düşemem lütfen!
"Aaahh!"
Bir kız çığlığı kütüphanede yankılandı. Raflara çarptı, kitaplara çarptı, masalara çarptı, önümde bana şaşkınlıkla bakan Reha'ya çarptı ve kulağıma geri döndü. Elimdeki kitap yerde on metre savrulurken kimliğim açığa çıktı, oyun bitti.
Olsun, denedik en azından.
"Mehir?"
Reha yerdeki bedenime öylece bakakalmış yardım etmeyi bile unutmuştu. Apaçık karşısında duran ben ise kaçsam mı diye düşünmeden duramıyordum.
Bir kere kaçtın, bir kez daha yapacak mısın bunu?
Eh, yapamazdım değil mi?
"İyi misin?" Şaşkınlığından sıyrılıp bana yardım etmek için eğildiğinde hızlıca ayağa kalktım. Uzattığı yardım elini havada bırakarak.
Az önce düşen ben değilmişim gibi gülümsedim. "İyiyim tabi, neden kötü olayım ki?"
"İyi o zaman. Yani iyi olmana sevindim."
Aramızdaki o gergin ipi hissedebiliyordum. Sessizlik ikimizi de boğuyor ama ne o ne ben olduğumuz yerden ayrılıyorduk. Hadi ben ayıp olmasın diye duruyordum da o ne bekliyordu?
"Yine uyumaya mı çalışıyordun?" Diye sordu Reha gülerek.
"Bu sefer düşmeye çalışıyordum."
İkinci gülüşü doldu kulaklarıma. Nedense kendimi ferahlamış gibi hissettim. Kaçmaktansa yüzleşmek daha iyiydi sanırım.
"Ben..." Reha utangaçca boynunu ovalarken ilk defa benden çekinen birini görmenin farkındalığıyla dolup taşıyordum. İlk defa bir ortamda utanan kişi ben değildim. Vay canına.
"En son karşılaşmamızda... Yani, bilirsin seni... Merak ettim."
Hasta olup olmadığımı merak ediyor.
"Şey... Özür dilerim. Bardağını kırdım. Ortalığı temizlemek zor olmuştur..."
Reha başını iki yana salladı. "Hayır, hayır o sorun değil. Sen iyi misin?" Verecek cevap bulamayınca susan bana karşı konuşmasına devam etti. "Birden çıkıp gidince telaşlandım doğrusu. Bir de benim yüzümden olduğunu düşününce... Asıl ben özür dilemeliyim."
Öyle suçluluk dolu bakıyordu ki gözleri, neredeyse her şeyin benim hastalığım yüzünden değil de onun yüzünden olduğuna inanacaktım. Neredeyse.
"Benim suçum. Ben... Aklıma bir şey gelmişti ve... Gerçekten özür dilerim."
Yüzümü kızardığı için yere eğdiğimde saçlarım da başımla birlikte aşağı düştüler. Yüzümü örttükleri için o anda saçlarıma karşı büyük bir minnet hissiyle doldum.
"Daha fazla burada durup gevezelik etmeyelim." Dedi Reha. "Birkaç kitap alıp dükkana gidecektim. Benimle... Gelmek ister misin?"
Kütüphanenin sert yatağında-masasında-uyumak yerine Reha ile kitapçıya gitmek daha iyi bir seçenekti. Eve de gitmeyeceğime göre... Onunla gitmek istiyordum.
Yeniden bir şeyler kırıp kaçmayacaksan tabii...
Lütfen şunu hatırlatıp durma. Hiç olmamış gibi davranmak istiyorum.
Oldu ama...
Hayır olmadı!
"Olabilir." Teklifine dünden razıymışım gibi cevap vermek istememiştim de ortaya böyle müphem bir yanıt çıkıvermişti.
"Gidelim öyleyse." Beni düşerken gördüğünde rafa koyduğu kitapları kolunun altına sıkıştırıp yürümeye başladı. Derin bir nefes alıp adımlarını takip ettim.
Bu sefer olmayacak... Bu sefer kaçmayacağım... Normal bir insan gibi davranacağım... Normal bir insan gibi...
Yol kenarlarında tek tük çamurla karışmış karlar birikmiş, bunun dışında bir gün önceki karların çoğu erimişti. Aslında buna memnun olmuştum çünkü artık bana pek güzel şeyler çağrıştırmıyordu gökten düşen o beyaz tanecikler. Şu ana dek en sevdiğim mevsim olan kışı sonbaharla değiştirme fikri aklıma yerleşmişti bile.
Rahatsız edici bir sessizlikle tamamlanan yorucu yol sonrası tekrar aynı yerde, Gece Ortası'nın önünde dikiliyordum. Milyonlarce kez bir daha gelmemeye yemin ettikten sonra her seferinde kendimi burada bulmam ne kadar kararlı bir insan olduğumu gösteriyordu. Sözlerimden asla dönmezdim ben.
Reha dükkanın kapısını açıp içeri girdi, benim de peşinden gelmemi bekledi. Artık geri dönüş yoktu, böylece ben de kendimi içeri attım.
Alışık olduğum manzara karşıladı beni ve bir anda burayı özlediğimi fark ettirdi. Aradan sadece bir gün geçmiş olmasına rağmen yıllar boyunca uğramamış gibi hissediyordum ve ne olursa olsun şimdi olduğum yerde huzurluydum. Reha'nın dediği gibi, uzun geceler ardından her şeyi unuttuğum büyülü bir evdi burası.
"Hoşgeldin Reha'cığım. Hoşgeldin müşteri!" Rafların arasındaki küçük odadan çıkan tarifsiz adam gülümseyerek yanımıza geldi. Beni görüp de ağzını açtığı anda ne söyleyeceğini zaten anlamıştım.
Parmağını kıran ilk müşteri.
"Ooo parmağını kıran ilk müşterimiz de buradaymış. Seni görmek çok güzel, bu sıkıcı ortama şeref verdin." Ellerini beline yerleştirdi ve elindeki kitapları kasaya koyan Reha'yı işaret etti. "Yoksa siz birlikte mi geldiniz? Vayy müşterilerimizle samimiyet kuruyorsun da haberimiz yok Reha bey."
Reha tarifsiz adamın yanından geçerken bana eliyle gelmemi işaret etti. "Bu değerli müşterimize bir kahve borcum var."
"Bir fincan kahve kırk yıl hatır." Diye mırıldandı tarifsiz adam. "Bana da yapıver, biraz sohbet edelim yoksa patlayacağım burada sıkıntıdan."
En son kütüphanede halsizce yatıyorken şimdi kendimi küçük bir odada pek de tanımadığım iki kişi ile birlikte elimde müthiş bir kahveyle otururken bulmuştum. Biri koltukta yanımda sessizce kahvesini içerken diğeri karşımıza, halının üstüne kurulmuş bir saniye dahi susmuyordu.
Tarifsiz adam en son lisede ona laf eden bir çocuğu nasıl dövdüğünü anlatırken Reha duruma el koydu.
"Nasıl olmuş?" Diye sordu başıyla kucağımdaki bardağı işaret ederek.
"Daha önce hayatımda böyle bir kahve içmemiştim gibi olmuş."
Tarifsiz adam küçük bir kahkaha attı. "Hazır paketin üstüne su döküyor, yaptığı başka bir şey yok ki!"
"İçine sevgimi de katıyorum Bora."
"Vayy, içinden çıkan kalpleri görebiliyorum. Sen de görebiliyor musun Mehir?"
Tarifsiz adam gözlerini bardağın içine dikmiş kahveyi incelerken onun bu haline gülmeden edemedim. "Ben de diyorum ki neden içtikçe kalbimin güçlendiğini hissediyorum. Meğer kalp takviyesi yapıyormuş."
Tarifsiz adamla birlikte odada uçuşan kahkahalarımız Reha'nın yüzüne bir tokat gibi çarpmıştı anlaşılan. "Haha, çok komik gerçekten."
"Üzülme kardeşim." Diye el yaptı ona Bora. "Bir yudum kahve iç, gözlerinden kalpler çıkacak."
Saat ona kadar konuşup konudan konuya atladık. Bora'nın kuzeninin babasının düzenlediği bir iş görüşmesini nasıl berbat ettiğinden Reha'nın yemek tariflerine, benim kütüphanede uyuyakalmamdan son çıkan kitaplara kadar ne kadar birbirinden alakasız konular varsa odanın sıcak havasında içimizde eriyip gitmişti.
Ve orada onlarla sohbet ederken kahvenin tadının bana eşsiz gelmesinin sebebinin kahve değil içinde bulunduğum ortam olduğunu anladım.
Bir aile gibi sıcacık, bir aile gibi aydınlık...