"Hadi ama Mehir, bırak şu elindekini de anın tadını çıkar. Bir daha böyle bir yere gelme şansını nereden bulabiliriz ki?"
Oflayarak karalama yaptığım kağıdı buruşturup top haline getirdikten sonra annemin şans olarak nitelendirdiği mekana baktım. Gözlerimi acıtan parlak sarı ışıklar altında masalara oturmuş bir elinde bıçak bir elinde çatal zarif bir şekilde önündeki yemeğe dokunan modern insanlar sürüsü. Diğerlerinden üstün görünmek uğruna kendilerini paralayan sahte suratlar. İnsanlar ve insanlar... Tek gördüğüm şeyler bunlardı. Ve bunu muhteşem bir fırsat olarak gören anneme acıyordum, popüler kültürün kölesi haline gelmiş ve burada bulunan elit insanlara benzeme çabasına girişmişti.
Uğruna neredeyse öldüğüm elbiseyi giymişti annem. Her ne kadar elbiseye bir servet harcamış olmasından yakınsam da bu mavi kumaş yığını içinde bir prensesi andırdığını inkar edemezdim. Gözleri gibi mavi renk olan yıldız tozlarıyla bezenmiş elbise üstüne cuk oturmuştu. Öyle güzel, öyle parlaktı ki ışığı, ben onun yanında sıradan günlük kıyafetlerimle-kazak ve pantolon ikilisi-sönük kalıyordum.
"Bana bak." Yanımdaki sandalyede kıpır kıpır oturan annem parmaklarını büyüsünü etkinleştirmek isteyen bir büyücü gibi gözümün önünde şıklattı. "Misafirimiz geldiğinde de böyle somurtmaya devam edersen seninle bozuşuruz."
Elimde top haline gelmiş kağıdı sandalyeye astığım montumun cebine koyarken gözlerimi devirdim. "Sahte gülümsemelerden nefret ediyorum."
"Biliyorum," diye cevap verdi annem, uzanıp elimi tuttu. Gözlerini bana doğrultarak tatlılıkla kırpıştırdı. "Ama benim için yaparsın değil mi? Yaparsın ha? Hı?"
"Yaparım. Ama sadece bu akşam. Bir daha beni o adama gülümserken göremezsin haberin olsun."
Annem zafer kazanmış bir yarışmacı edasıyla gülümsedi ve başını salladı. Aynı anda önüne düşen iki saç tutamı ile kulağındaki gümüş küpeler bir sağa bir sola oynadı. "Pekala. Anlaştık."
Gözlerim ihtişamlı kıyafetler içerisinde gülüşen, beni çıldırtacak bir sakinlikle peçete yardımıyla tertemiz dudaklarını temizleyen ve makyajlarını tazeleyen kadınlar arasında gezinirken, kulaklarım klasik müziğin-Beethoven Moonlight Sonata 1.kısım-kalın notaları ile sarılıyordu. Aklımda ise tek bir sahne oynuyordu tekrar tekrar, bozuk bir plak gibi.
Kahve fincanının yere düşüp kırılması ve deli bir kızın karlar üzerindeki kaçış mücadelesi. Ardından bağıran bir erkek sesi. Ve tüm hepsinden sonra ruhunda beliren korkunç sessizlik. Beyninin sakil sessizliğinden korkan kızın çaresiz haykırışları.
Bunlar gerçekten yaşandı mı diye düşünmüştüm o gece. Bir rüya olmasını dilemiştim defalarca, bunamış aklımın bir hayal ürünü olmasını... Ama şimdi düşünüyorum da, tüm o hisler ve tüm o görüntüler öyle gerçekti ki; ne bir rüya, ne bir hayal ile sınırlandırılabilirdi. Gerçeğin ta kendisiydi.
Ben masadaki beyaz güllere dalmışken geçmişi düşünür halde, annemin fısıltısı aklımı yeniden o ana döndürdü.
"Geliyor Mehir!"
Annem kolumu dürtekleyerek kendisinin ardından beni de ayağa kaldırdı. İstemeye istemeye uzun bir oturuş sonrası ısıttığım sandalyeden kalktığımda bu görüşmeye aslında hiç de hazır olmadığımı fark ettim. Bir yandan annemin mutlu olmasından büyük bir sevinç duyuyor olmama rağmen diğer yandan evimde baba olarak tanımlanan yabancı bir adamın yaşayacak olması düşüncesi midemi ağzıma getiriyordu.
Belki de ayrı eve çıkardım. Pek sorumluluk alabilecek biri olmasam da.
"Hoşgeldin!"
Annemin geniş bir gülümsemeyle selam verdiği adama bakınca yapmacık gülümsemem gittikçe yok oldu.
Herhalde iki metreyi geçen uzun boyu ve yapılı vücudu ilk başta bir sporcuyu andırsa da yüzü bunun tam tersini söylüyordu. Işık altında parıldayan solgun sarı renkli saçları yana doğru taranmış ve şekillendirilmişti. Tıraşlı yüzü pürüzsüz, genç gibi görünüyordu fakat yuvalarından fırlamış gibi görünen koca kahverengi gözleri ve altındaki halkalar yaşının hayli ilerlediğini haber veriyordu. Adama boğuluyormuş gibi bir görüntü veren lacivert takım elbisesi yeni alınmışa benziyordu, yirmi üç yıllık hayatımda ilk defa böylesine temiz bir kıyafet görmüştüm.
"Hoşbuldum, iyi akşamlar hanımlar."
Oldukça nazik çıkan-kadın gibi demek daha doğru olur-sesi ve r harfini yuvarlayarak söyleyişi yüzümü buruşturmama neden olsa da anneme verdiğim söz tiksintime baskın gelmeyi başarmıştı.
İkisi selamlaşma fasıllarını bitirince annem beni gösterdi iki eliyle, buyurun dercesine. "İşte sana bahsettiğim kızım. Mehir."
Adamın gülümseyen yüzü bana çevrildi, elini iş anlaşması yapan bir patron gibi uzattı. "Seninle tanışmak için sabırsızlanıyordum canım. Ben Çağlar. Annen bahsetmiştir tabi ama yine de belirteyim, annenden iki yaş küçüğüm. Öyle yaşlı görüntüme aldanıp beni ihtiyar sayma diye söyledim. Eh, elim havada kaldı ama..."
Yüzüne öyle bir odaklanmıştım ki bana uzattığı eli unutuvermiştim. Hemencecik elini tuttum ve çalıştığı işten dolayı mıdır bilmem, oldukça kuru ve nasırlı olduklarını fark ettim.
"Memnun oldum."
Adamın sevecen ve yakıncanlı tavrına karşılık benimki oldukça kaba kalıyordu. Annemin içinden bana sövdüğünü hissedebiliyordum. Ama ne yalan söyleyeyim, bu Çağlar denen adamdan hiç hoşlanmamıştım.
Sonraki bir saat boyunca yemek yiyip-tabağa avucumun içinden bile az yemek koymuşlardı-sohbet etmiştik. Daha doğrusu annem ile o adam etmişti. Ben yanlarında süs vazosu gibi duruyordum, ne yemek atmıştım ağzıma, ne de bir kelime çıkmıştı dudaklarımın arasından. Kendi dünyamda, kendi düşüncelerimde kürek çekiyordum.
Ta ki koyu sohbetlerinin içinde adım geçene dek. Ne hakkında konuşuyorlardı, hiçbir fikrim yok fakat ikisinin de bakışları bana yönelince telaşlandım.
Lütfen bana bir şey söylemeyin, lütfen bana bulaşmayın, lütfen, lütfen...
"Et yemeyi çok sevdiğini duydum Mehir. Anlaşılan ağzının tadını biliyorsun." Adam gözlerimin içine lazer fırlatacakmış gibi bakarken benim gözlerim tek lokma alınmamış tabağımın üzerindeydi. "En çok hangi et yemeğini seversin?"
"Bilmem." Diye mırıldandım çataldan kaçmaya çabalayan bezelyeyi kovalarken.
"Ben oyumu haşlamadan yana kullanıyorum. O suyu varya suyu... Şifa resmen. Mükemmel bir şey."
Benden tepki alamayınca yavaşça öksürdü ve mendille ağzını sildi. "Demek konuşmayı sevmiyorsun."
Annem masanın altından ayağıma basıyor, beni uyarmak için her yöntemi kullanıyordu. Ama onu dinleyecek halim kalmamıştı. Sahte gülümsemeler ve samimiyetsiz cevaplar da bir yere kadardı. Artık bu adamın laubali tavırlarına katlanamıyordum. Eğer annem olmasaydı bir saniye bile düşünmez çekip giderdim.
"Olsun. Ben konuşmayan tiplere alışığım. Hepsi de zamanla papağana döner. Bu sefer de susturmayız onları."
Bir papağan. Ne güzel.
Adam bacak bacak üstüne attıktan sonra ellerini dizlerine kenetledi. Göz ucuyla gördüğüm kadarıyla yüzünde küçümser gibi bir ifade vardı. Ya da tam anlamıyla anlatmak istersem 'Ben senin üstünde durduğun o yollardan çoktan geçtim evlat.' Der gibi. "Senin yaşlarındayken ben de böyleydim. Kimseyle konuşmak istemez, hep kabuğuma çekilirdim. Tabi bu davranışlarımın ne kadar yanlış olduğunu ancak otuzlu yaşlarımı geçince anladım. Meğer böyle yaşamak benim için bir eziyetmiş, hayatı kendime dar etmişim." Duraksayıp anneme baktı. "Biliyorsun belki de artık senin baban-"
Aniden ayağa kalktığımda benimle birlikte sandalye de geriye doğru gitti, restoranda gıcırtılı bir ses yankılandı. Karşımda bana ne olduğunu anlamaya çalışırcasına bakan adam konuşmayı kestiği için memnun olmuştum. Yüzünde telaş ve korku ile beni izleyen anneme "Üzgünüm anne ama ben gidiyorum." Dedikten ve montumu hışımla çekip aldıktan sonra servis yapan garsonlardan birine son anda çarpmaktan sıyrılarak çıkışa doğru neredeyse koşar gibi ilerledim.
Babaymış.
Değil yeni bir babam olmasını, o iğrenç kelimeyi duymak bile istemiyordum. Ben baba kavramını tüm duyularımdan sileli tam dört yıl olmuştu.
Artık geri dönmesinin de hiçbir imkanı yoktu.